Zülfü Livaneli’nin Abdülhamid’i

"Romandaki tarih malumatı eksikliğinden doğan sorunlar sadece Osmanlı geçmişine özgü değil. Fazla söz konusu olmadığı için Batı tarihine ilişkin genellemeler gölgede kalmış, ama bence son derece çarpıcı... Girişinde üç ciddi tarihçinin övgüsüne mazhar olan kitap ne roman olabilmiş ne de tarih."

11 Ağustos 2022 21:00

Pek sevmem tarihî roman ve filmleri, zaten hakkını veren de çok azdır. Az bulunanı, tarihi anlamak değil de arka planda tutarak insanlık durumuna ilişkin bir şeyler anlatmak üzere kaleme alınmış ya da çekilmiş olanlardır. Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları romanı gibi, Ettore Scola’nın Verannes Gecesi ve Özel Bir Gün filmleri gibi. İstendiği kadar ciddi araştırmalara dayalı romanlar, yüksek bütçeli filmler olsun, her zaman hata yapma ihtimali vardır. Hele filmlerde… Sanırsınız ki Fatih Sultan döneminde geçen filmde kol saati, telgraf direği olan sahneler olmaz, özenli davranılırsa söz konusu dönemin havası yansır, öyle değildir. Çok özenle çekilmiş olanlarda bile, mesela Shekhar Kapur’un I. Elizabeth filminde olduğu gibi, bazen modern dönemin vücut diliyle çekilmiş olması göze batar.

Milliyetçi heyecan uyandırmak üzere yazılmış popüler tarih romanları bir yana, doğrudan veya dolaylı siyasi, toplumsal, kültürel mesaj kaygısıyla yazılanların hemen hepsi edebiyat fakiri eserlerdir. Başta Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı gibi bazıları, iddiaları itibarıyla edebiyat dışı ekol oluşturur. Dolaylı yoldan, roman üzerinden tartışmalı dönem, olay veya şahıslara ilişkin fikir yürütmeye çalışmak ise, popülerlik kaygısı dışında, hiç anlamadığım bir gayrettir, çünkü ne tarihtir ne de edebiyat.

Zülfü Livaneli’nin, II. Abdülhamid’in Selanik’teki sürgün dönemine dair Kaplanın Sırtında – İstibdat ve Hürriyet başlıklı romanı, kitabın başlangıcında yer verilen üç tarihçiden övgü aldığı için ilgimi çekti. Aslında iyi bir müzisyen ama kötü bir yazar olan Livaneli’nin roman yazma konusundaki ısrarını hiç anlamamışımdır, o nedenle fazla bir beklentim yoktu. Ama dediğim gibi, üç tarihçi roman hakkında ciddi görüş bildirince, beğenilerinin nedenini anlamak istedim. Gerçi İlber Ortaylı tedbirli davranmış, “belki çok fazla abartılan Abdülhamid devri karşıtı düşünceye karşı bir reaksiyon” demiş. Ama malum, Abdülhamid devrine ilişkin karşıtlığın değil, övgünün resmî tarih anlatısı haline geldiği bir devirde yaşıyoruz. Diğer taraftan, yakın tarih araştırmaları alanında ‘80’li yıllardan itibaren Abdülhamid’e ilişkin tepkisel basmakalıp düşüncelere karşı pek çok ciddi çalışma yapıldı. Bunların başında Kemal Karpat, Engin Deniz Akarlı, François Georgeon, Selim Deringil’in çalışmaları geliyor.

Zülfü Livaneli tarihçi olmadığı için bu konuyla yeni tanışmış olabilir, ama velev ki roman yolu ile olsun, bu konularda yeni bir şey söylemenin güçlüğünü fark etmiş olmalıydı. Kaygı edebiyat ise, o zaman da tarihî karakterlere derinlik kazandırmak gibi bir işe girişmek gerekirdi. Livaneli’nin romanında ikisi de yok. Romanına esas teşkil eden Abdülhamid’in doktorunun anıları, doktorun ağzından yarım yamalak dile geliyor. Doktora karakter kazandırmak için âşık olduğu ‘Melahat Hanım’a mektuplar’ faslı dramatik derinlikten uzak, renk olsun diye romana monte edilmiş gibi. Abdülhamid’e insanilik kazandırmak için ise aksırması, tıksırması, kâbus görüp sigara içmesi gibi ayrıntılar karakter çizmeye hiç mi hiç yetmiyor. Mithat Paşa’yı boğdurmasının vicdan azabı kâbusları şeklinde tezahürü de durumu kurtaramamış.

Abdülhamid ile onu tahttan indiren Jön Türkler’e mensup olan doktoru arasındaki karşılaşma ve diyaloglar son derece didaktik ve sığ bir Abdülhamid devri muhasebesi şeklinde tezahür etmiş. Doktor bildik soruları soruyor, “neden hürriyet isteyenlere zulmettiniz, Ermenileri neden katlettiniz” vs. gibi, cevapsa “ettim ama sorun bakayım neden ettim” şeklinde. Kuşkusuz, II. Abdülhamid devrini sadece istibdat ve zulüm klişeleriyle anlamak mümkün değil, ama romandaki Abdülhamid’in verdiği cevapları herhalde görse Abdülhamid de beğenmezdi. Özetle Abdülhamid’e söyletilenler şunlar: “Büyük devletler Osmanlı’yı parçalamaya çalışıyordu, bizim Frenk hayranı gençleri de kandırıyordu, Ermeniler zaten ayaklanmıştı, Şark gelenekleri bizi bitirmişti ama değiştirmek istesem ulema, softalar izin vermiyordu.” Bu cevaplar karşısında Jön Türk doktorun kafası fevkalade karışıyor, arkadaşlarıyla tartışmaya başlıyor, vs.

Livaneli romanın sonunda faydalandığı kitapların kaynakçasını vermiş. Bunların içinde Mustafa Armağan’ın Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı’ndan (Ufuk Kitap, 2006) ve Mustafa Müftüoğlu’nun kitaplarından fazla mı etkilendi acaba diye düşünmeden edemedim. Çünkü Abdülhamid’in cevapları, bana sanki bir Osmanlı sultanından ziyade, İslamcı-muhafazakâr Abdülhamid tasavvurunun sesi gibi geldi. Nitekim, Avrupalı güçlerin Osmanlı topraklarına göz dikme nedeninin “dünyadaki neftin yarısına sahip olan Memalik-i Osmani’nin muazzam topraklarını parçalamak” (s. 151) olduğu fikri de o devirden ziyade, daha sonra yazılmış bir tarih anlatısını yansıtıyor. Malum, petrol o dönemde bilinmekle birlikte, dünyadaki petrolün yarısının nerede olduğuna dair bir fikir yoktu, dahası emperyal savaşlar henüz doğrudan petrol savaşları değildi.

Şimdi biraz daha ciddileşelim ve kitaba ilişkin asıl soruna gelelim. Kitaba övgü yazan tarihçilerden Taner Timur diyor ki, yazar “Abdülhamid rejimini klişelerden kurtar(ıyor) ve her yönüyle özgürce gözlerimizin önüne ser(iyor).” Öncelikle daha önce de işaret ettiğim gibi, çok uzun süredir ciddi tarihçilik alanında Abdülhamid devrine klişelerle bakan kalmadı, o nedenle bu alan Livaneli’nin kurtarmasını bekliyor değildi. Ama asıl önemlisi, böyle bir meziyet atfedilen roman boyunca, yazarı Osmanlı yakın tarihine klişeler, hatta Oryantalist klişeler çerçevesinde bir bakış sergiliyor. Abdülhamid’in doktorunun aklından geçen şu düşünceler tam bir Oryantalizm özeti değilse nedir:

“Ah şu bizim miskin ve mistik, üzerinde asırların yorgunluğunu taşıyan, dünyadan habersiz keyif düşkünü Şark dünyamız...” (s. 232)

Ayrıca, sıklıkla Avrupa medeniyetinden uzak düşmüş, Şarklı bir Osmanlı portresine gönderme yapılıyor; mesela Abdülaziz’in Avrupa seyahatine dair bölümde, şehzadelerin amcalarının “ister misin Paris’te yere bağdaş kurup iki eliyle yemeklere dalsın” (s. 211) diye şakalaşmasından bahis geçiyor. Roman kuşkusuz bir kurgu ama bu tür detayları kurguyla açıklamak zor; bu daha ziyade Abdülaziz devrini Şarklı bir klişe içinde hayal etmekle ilgili bir durum. Malum, bırakın o devri, çatal bıçak kullanımından önce de sarayda kimse, ‘bağdaş kurup iki eliyle yemeğe’ dalmıyordu. Veya Avrupa’da âdet olan kadınların elini öper gibi yapmak Osmanlı’ya yabancı idi ama saray âdeti tabii ki ‘eli alıp şapur şupur öperek alına götürmek’ (s. 221) değildi. Tabii ki, Osmanlı saray adabımuaşereti son derece ince ve merasimli idi. Yine aynı seyahat vesilesiyle, “Hayatında hiç kural, saat, randevu tanımayan Osmanlı sultanı” (s. 234) ifadesine ne demeli? Malum, kurallar, zaman mefhumu Batı ile aynı değildi ama saray demek kural demek idi, başka türlüsü mümkün olabilir miydi? En komiği, romanın birinci sayfasında Abdülhamid’in “kaftanının cebinden çakmak” çıkarma ifadesi! O tarihte kaftan mı kalmıştı, ama yazar belli ki Şark sultanı klişesi çerçevesinde kaftan kurgulamış. Oysa Sultan sabah giyse giyse robdöşambr giymiş olmalıdır. Bu arada, Oryantalizmle ilgili olmasa da küçük bir detaya takılmadan edemedim. Romanda ‘berjer iskemle’den söz ediliyor (s. 65); berjer iskemle değil, bir koltuk modelidir.

Doğrusu, Livaneli’nin kurduğu tarih tablosunda sırıtan tek unsur Oryantalist bir Şark algısı değil, genel olarak tarih bilmezlik; kronolojik manada değil, kuramsal manada bilmezlik. Bir noktada, doktor arkadaşlarıyla tartışırken konu ‘bizde Fransa ve İngiltere’de olduğu gibi yekpare bir millet yok, bin bir çeşit insan var’a geliyor, “Dünyada bizden başka böyle bir garabeti yaşayan bir ülke var mı acaba?” sorusu soruluyor. Elbette bu durum tüm imparatorluklar için geçerli; milletleşme modernleşme sürecinin bir ürünü. Belli ki Jön Türk nesli bu gerçeği bilmiyor ama onların üzerinden konuşan Livaneli hiç bilmiyor. Zira konu genişleyince birinin “Peki bu kadar insan, altı asır beraber yaşayıp niye kaynaşmamışlar, niye birlik olmamışlar” sorusuna romanın kahramanı doktorun verdiği cevap, “Bir kere çok geniş bir alana yayılmışız”. Belli ki Livaneli’nin aklına yatan bir izah.

Diğer taraftan, romandaki tarih malumatı eksikliğinden doğan sorunlar sadece Osmanlı geçmişine özgü değil. Fazla söz konusu olmadığı için Batı tarihine ilişkin genellemeler gölgede kalmış, ama bence son derece çarpıcı. Bunlardan biri, Osmanlı’yı geri bıraktığı düşünülen kadınların durumu meselesine dair sıklıkla tekrar edilen, Avrupa’da kadın ve erkeğin birlikte çalıştığı vurgusu. Romanın seyri içinde geçen Avrupa seyahatinde Abdülhamid fark ediyor ki, “Kadınlar kafes ya da çarşaf altında değildi, erkekler neredeyse onlar da oradaydılar”. (s. 230-1) Malum, çarşaf kafes değil, ama söz konusu tarih olan 1867’de Avrupa’da kadın erkek eşitliğinden söz etmek de pek mümkün değil. İngiltere’de Viktorya döneminde, yani püriten ahlak anlayışının baskın olduğu dönemde kadınların yeri ‘her yer’ değildi; ya fakirlik içinde çalışmak zorunda kaldıkları fabrikalar ya da evleriydi. Nitekim kadın hareketi bu ortamda doğmuştur. Benzer şekilde, o dönemde Viyana, Paris ve Londra’da “kimse kimseye karışmıyor” (s. 155) denebilecek bir ‘özgürlük ruhu’ndan söz etmek mümkün değildi.

Ayrıca Livaneli hem İslamcılık hem de Jön Türkler/İttihatçılık literatürüne yabancı olduğu için olsa gerek, Mehmet Akif’in Abdülhamid karşıtlığının tuhaflığını vurguluyor. (s. 235) Akif’in ‘geleneklerine bağlı bir dindar’ değil, İslamcı bir Jön Türk ve ilerde koyu bir İttihatçı olduğunun, bunlarınsa farklı şeyler olduğunun farkında değil. Asıl önemlisi, romanın konu ettiği Selanik Sürgünü döneminin Jön Türk ihtilalinin hemen ertesindeymiş gibi anlatılması. Oysa bilindiği gibi temmuz ayındaki Jön Türk ihtilalinin ardından Abdülhamid hemen tahttan indirilmedi, ertesi yıl, 31 Mart hadisesinden sonra (Miladi 13 Nisan) hal edildi. Romanda 31 Mart hadisesinden öylesine bir bahis var (s. 198) ama tahttan inmeye ilişkin olarak değil. Bu denli büyük bir hata yapmış olması ihtimali var mı, bilemiyorum.

Uzatmayayım, girişinde üç ciddi tarihçinin övgüsüne mazhar olan kitap ne roman olabilmiş ne de tarih. Benim gözüme çarpan noktalara ve daha pek çoklarına, özellikle de genç tarihçi arkadaşım Ali Yaycıoğlu’nun gözünün takılmaması mümkün değil. Hal böyle iken, “okuyucuları Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarının zihin dünyasında samimi ve önyargısız bir yolculuğa davet ediyor” diye yazmasına çok şaşırdım. Belki Livaneli’nin müzisyenliğine duyduğu saygıdan nezaketen yazmıştır, ama yazık değil mi, romanın ‘davet ettiği okuyucular’a? Yazık değil mi, nezaket, dostluk, ahbaplık yüzünden yazılıp çizileni övgülere boğmanın düşünce hayatımıza verdiği zararlara? Belki Livaneli’nin roman üzerinden cevaplamaya çalıştığı anlaşılan ‘neden geri kaldık?’ sorusunun cevabı, bu ‘Şarklı’ nezaketinde aranmalı, kim bilir?

•