DİĞER
"1920’lerin koşullarında farklı uygulamalar gerekmiş olabilir ancak günümüzde tarikat ve benzeri yapıların yasaklı olmasının bir anlamı yok; zaten mevcutlar. Bu tür yapıların hukuken denetlenebilir / hesap verebilir bir statüde olması, şeffaflığı çok daha önemli."
“Dijital dünya öyle hassas dengeler üzerinde duruyor ki, onu yok etmek parmağımızın ucunda. Öte yandan sadece hafızamız, fotoğraflarımız değil, şu anda benliğimiz bile dijital dünyada kuruluyor.”
"Kaçışın derin ya da yüzeysel olması sadece seçenekleri değiştiriyor gibi geliyor bana. Mesela babam ahıra gidiyor canı sıkılınca, annem fasulye ayıklıyor gibi şeyler. Birileri de fotoğraflardan kendine hikâye uyduruyor; bence fark yok. Hepsi bir şekilde kaçış."
"Kanımca yaşadığımız bu buhran dolu günler, şimdiki zamanımızın bir gerçeği – geçmişte yaptıklarımızın bedellerini ödüyoruz. İnsanın ‘düşmüşlüğünü’ bertaraf etmek için daha beter düşüşler yaşamasının bir neticesi... Kısacası battıkça batmak."
"O kadar zorluktan, çekilen onca acıdan sonra insanın yüreği bir ödül bekler ya! Sürgünde de olsak Yılmaz ailesiyleydi, hep birlikteydik. Sinema için gerçekleştirecek projeleri vardı, birlikte yapacaklarımız, düşlerimiz… Ama olmadı."
"Candide iyimserliğin simgesidir Voltaire’nin anlatısında. Ben de içinde yaşadığımız bu karamsar ortamda iyimserlik üzerine yazmak istedim. Çıkış noktam zaten Voltaire’in Saf Oğlan’ıydı. Ama sonra anlatı kendi mecrasında yürümeye başladı. Başka yerlere gitti. Lale Devri’nde Candide’i gezdirmek, sevgilisini o ortamda kahramanıma aratmak gibi bir amacım vardı."
"Türkiye’nin bir Arte Povera (Yoksul Sanat) devrimine ihtiyacı var. En ilerici geçinen koleksiyoncuların çoğu 'görsel estetik' takıntılı. Çünkü beklentiler göz okşayıcılık üzerine. Müzelerimiz tercihlerinde hâlâ korunabilir, saklanabilir, dayanıklı, duvara asılabilir, belli boyutları olan, içerik olarak politik riskler taşımayan, ılımlı bir modernist estetiği takip ediyor."
“Kıyımın, zulmün, adaletsizliğin her geçen gün hayatımızın daha doğal bir parçası haline geldiği bir dünyada anormal sayılanlardan olmaktır asıl normallik bence. Hatta bir adım öteye gidecek olursam, çektikleri acıya üzülmekle birlikte, onların arızalarıyla gurur duyduğumu bile söyleyebilirim. İncinmeyi ve utanmayı bilen insanları sever gibi seviyorum onları. Derisini kalınlaştırmadığı ve bu dünyaya dayanamadığı için yaralanan herkesi normal buluyorum.”
"Fuchs gibi Marksist araştırmacılara eleştiriler şu yöndeydi: Sosyal medya üretketicileri (prosumer), Marksist emek değer teorisi açısından değerlendirilemez. Bunun yerine, yaptıkları duygulanımsal üretimin ranta dönüştürülen ve reklamverenlere satılan bir müşterek alanı olarak görülmesi gerektiği dile getirildi. Burada bir tıkanma yaşanıyor. Sömürü var mı yok mu?"
Nur Horsanalı, Ulya Soley ve Eylül Şenses’den oluşan Bienal’in Genç Küratörler Grubu ile 5. İstanbul Tasarım Bienali ve 'Empatiye Dönüş: Birden fazlası için' tasarım teması üzerine konuştuk; tabii ki tasarıma bakış açılarını da...
“Biz fanilerin ‘on-off’ düğmesi yok! Doğduğumuz andan itibaren yaklaşık 80 sene boyunca hiç aralıksız çalışan bir makineyiz. Bu bile yorucu bir şey değil mi? Biz de kendimizi kapatıp açmanın yollarını bulmalıyız…”
"Şiirlerim başıma gelen, önüme çıkan her şeyden beslenir. Ben buna deneyim diyorum ama aslında hayat deneyimindense estetik deneyimi kastediyorum. Çünkü ne kadar öfkeli olursanız olun, şiir bunun gibi duyguları bir noktaya kadar alabilir bünyesine."
Daha Fazla
© Tüm hakları saklıdır.
↑ Yukarı çık