Loader

Buyurun buradan okuyun

Yazarlarımızdan 2018 yılında kendisini etkileyen, üzerine düşündüğü, çok sevdiği "o kitabı" yazmasını istedik ve bakın ortaya "yılın en iyileri" listelerinden farklı, gerekçeli metinleriyle neler çıktı...

20 Aralık 2018 03:00

Davanın Reddine 

CEM ALPAN 

Bu yıl okuduklarım arasında beni en çok İtalyan yazar Claudio Magris’in Davanın Reddine adlı romanı etkiledi. Bir tarih profesörü, saplantılı bir inatla savaş ve yıkıcılıkla ilgili bulduğu tüm belgeleri toplayıp bir Savaş Müzesi kurmak ister. Amacı: “müzenin o ateş saçan nesnelerinin, tankların, topların ve diğer silahlarının sonuçta anlık, yanıltıcı imgeler, tedirgin edici ama sona ermiş bir rüyanın kâbuslar, ölüm ve yıkımla başlayıp başta havaya uçurulan, parçalanan ve delik deşik olan insanların mutlu ve güler yüzlü hâliyle sona eren, tersine gösterilen bir film olduğunu ortaya çıkarmak, ölümün, bütün ölümlerin hayattan sonra değil, önce geldiğini” anlatmaktır. Ancak koleksiyoncu koleksiyonunun bir kısmıyla birlikte esrarengiz bir şekilde yanarak ölünce, ardında bıraktığı enkazı asistanı Luisa düzenlemek zorunda kalır. Bu süreçte kendisi de kim olduğunu irdeleyecek, savaş ve kıyımın ortasına doğmuş ailesinin, hatta uzak akrabalarının geçmişini eşeleyecektir. Claudio Magris, Walter Benjamin’in izinden gidiyor: Eğer günün birinde yeryüzünde barış tesis edilmezse, tüm bu insanlar boşuna ölmüş olacak. Tarihi kurtarmak içinse önce kurbanların kaydını tutup sesini duyurmalı; onların, bir toplama kampının zindanlarına çizilmiş ve yarım bırakılmış portresini tamamlamalı. Yazarın bu duyarlı çabası romanın tüm satırlarda kendini hissettiriyor. Olağanüstü dilini Türkçeleştiren Leyla Tonguç Basmacı’yı da tebrik etmek gerekiyor. 

Davanın Reddine
Claudio Magris
Çeviri: Leyla Tonguç Basmacı
Yapı Kredi Yayınları

 

Kürt Siyasetinin Mor Rengi

NECMİYE ALPAY

Sonuna yaklaştığımız 2018’de yayımlanmış kitaplardan birini anmam istendiğinde bence ölçüt elbette güncel Türkiye’nin en yakıcı sorunları olacaktı: kadın sorunu, Kürt sorunu ve yargı sorunu. Bu üçünü bünyesinde barındıran bir kitap, Kürt Siyasetinin Mor Rengi. Hazırlayan Gültan Kışanak. 

Bu kitap, başta hazırlayıcısı olmak üzere yasal siyasetin ve belediyelerin seçilmiş temsilcileri olup şu an hapiste bulunan 23 kadın eşbaşkanın anlatılarından oluşuyor. Anlatılanların yarısı idealizasyon ürünü olsa bile –ki bu oranın çok daha düşük olduğundan eminim-, uzaktan görüneni çok aşan ve mutlaka örnek alınması gereken bir kadın mücadelesiyle karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor bu kitap. Her yönüyle güncel ve tarihsel. Barışın temeline konulabilecek tuğlalardan.

Kürt Siyasetinin Mor Rengi
Gültan Kışanak
Dipnot Yayınları

 

Türkiye’de Gramatoloji ve Edebi Modernlik

FATİH ALTUĞ

“Türk edebiyatı mı, Türkçe edebiyat mı” sorusunun “menemen soğanlı mı olsun soğansız mı”ya benzer argüman düzeyinde ama çok daha şiddetli linç potansiyeliyle tartışıldığı 2018 yılı, sessiz sedasız Nergis Ertürk’ün Türkiye’de Gramatoloji ve Edebi Modernlik kitabının çıkışına da şahitlik etti. 2011’de İngilizcesi basılan kitap, Merve Tabur tarafından çevirildi. Dikkatle takip etmeye çalıştım ve görebildiğim kadarıyla kitap hakkında değerlendirme yazısı çıkmadı, maalesef -ben de dâhil olmak üzere- bu kitap hakkında sessiz kaldık. Hâlbuki bu kitap, karşılaştırmalı edebiyat kavrayışımıza en az Orhan Koçak-Süha Oğuzertem-Devrim Dirlikyapan polemiği kadar bir katkı sunabilirdi. Ertürk, Türkiye’deki edebî ve dilsel modernliği, bir yandan dünya edebiyatı/karşılaştırmalı edebiyat tartışmalarına atıfla, diğer yandan da Derrida’nın gramatoloji kavrayışını merkeze alarak konumlandırmaya çalışıyor. Ahmet Mithat’ın Müşehadat’ı ve Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası gibi Berna Moran–Jale Parla eleştiri hattının güzide eserlerinden Ömer Seyfettin’e ve Güneş Dil Teorisi’ne uğrayarak Tanpınar’a, Peyami Safa’ya ve Nâzım Hikmet’e varan metin, 1960 öncesi edebiyatın nispeten çokça tartışılmış eserlerini ele alıp her birine dair yepyeni bir kavrayış geliştirdiği için kıymetli bence. Harflerin, seslerin, sedaların, sözlerin hiçbir zaman dur(dur)ul(a)mayacak sonsuz ve cümbüşlü hareketinin dondurulmasına, indirgenmesine, sabitlenmesine yönelik çabalarla bu çabaları daima aşan heterojenliği, tekilliği, kıvrımlılığı aynı anda dikkate alan kitap, teorik tartışma ile derinlemesine metin analizinin iç içe geçişi ve diyalogu bakımından Türkçe eleştiri ortamımın az bulunan örneklerinden. Merve Tabur’un titiz çevirisine rağmen cümleler okurlara girift ve uzun gelebilir, sanırım bu durum, teori dilinin işlekliği ve aşinalığı bakımından İngilizce ve Türkçe arasındaki farktan da kaynaklanıyor. Demek ki kitapta tartışılan meselelerin hayaleti, metnin dillerarası geçişinde ve çeviri pratiğinde de dolaşmaya devam ediyor. Umarım 2019’da kitaba dair sessizlik sona erer ve önsözde sözü edilen aşkî dil bahşetmeye nazire yaparcasına kitap, edebiyata dair bahislerimize nüanslar bahşeder, biz(d)e seslenir.  

Türkiye’de Gramatoloji ve Edebi Modernlik
Nergis Ertürk
Çeviri: Merve Tabur
İletişim Yayınları

Ölüm Terbiyesi 

MELEK AYDOĞAN

Ölüm, insanın kendisiyle/bedeniyle dünya arasındaki ilişkiyi bulanıklaştırdığı, çarpıttığı ve hatta belki de ortadan kaldırdığı bir durum. Aynı zamanda tek mutlak gerçek; “Ölüm, insanın sınırıdır.” Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi'nde yazıyla/dille yaptığı büyülü şey, sıvazlayıp boyamadan ölüm’ü ahlakî ve siyasî bir sorun olarak ele alıp, verili anlamını aşma imkânı tanıması. Ölüm imgesi üzerinden tarihi yeniden düşündürürken bir utanç yitimini hatırlatıyor. Okuru, ölüm terbiyesine “unutulmuş bir nezaket”le davet ediyor. Resmî tarihten sökerek alıyor öldürülebilen ama yası tutulamayan’ın tarihini. Ölüm’ün haysiyetini, ideolojik ihtiyaçlarla ayaklar altında çiğneyen iktidarların kabalığından kurtarıyor. Canlılar ve ölüler olarak iktidarların defterlerine nasıl kaydedildiğimiz sorusunu zihnimde harekete geçiren kitap, bana hangi terbiyeye, hangi ahlaka ihtiyacım olduğunu işaret etti. Her şeyin gösteriye dönüştüğü bir dünyada yaşayan için kıymetli bir hediye.

Ölüm Terbiyesi
Zeynep Sayın
Metis Yayınları

 

Acı Bir Başlangıç Bu

BEHÇET ÇELİK

Beni bu sene en çok etkileyen kitap Javier Marías'ın Acı Bir Başlangıç Bu adlı romanı oldu. Marías, hem Franco faşizminin hem de Franco sonrası dönemin ruhunu kişisel hikâyeler üzerinden aktarmış romanında. Franco’nun ölümünün birkaç sene sonrasında yaşananlar, romanın temel olay örgüsünü oluşturuyor, ama bu olaylar Franco dönemiyle, roman kişilerinin geçmiş yaşantılarıyla ve Franco’nun ölümünün ardından, gerek muhalif gerekse Franco yanlısı insanların faşizm döneminde yaşananları her ne pahasına olursa olsun bir an önce unutma çabasına girmeleriyle de yakından ilgili. Dolayısıyla romanda kişisel hikâyelerin toplumsal olaylarla nasıl iç içe geçtiğinin anlatıldığı söylemek mümkün. Hatırlamak, unutmak ve unutamamak üzerine bir roman bu– hem kişisel hem de toplumsal anlam ve boyutlarıyla. Acı Bir Başlangıç Bu’da Marías sözünü ettiğim toplumsal arka planın yanı sıra, insanların iç dünyalarındaki karmaşaları, karanlık yanları ve içsel çelişkileri de ayrıntılı biçimde anlatıyor. Bunların yanı sıra, Marías'ın upuzun cümlelerine de hayran olmamak mümkün değil (aynı zamanda bu cümleleri ustalıkla çeviren Seda Ersavcı’ya da elbette). Upuzun cümlelerle kişilerin psikolojik dinamiklerine ve toplumsal arka plana dair birçok şey anlatılırken romanın ritminin düşmemesi, sürükleyiciliğini kaybetmemesi de Marías’ın en çok övgüyü hak eden ustalığı.

Romanda cümleler uzayıp anlatılanlar ayrıntılandırıldıkça, konunun dağılmakta olduğunu zannetmek mümkün, ama roman ilerledikçe bu ayrıntıların önemi yavaş yavaş ortaya çıkıyor; üstelik konu dağılmıyor, çeşitleniyor, birbirinden farklı durumların, hâllerin ortak bir çatısı bulunduğu duygusuna, belki de sezgisine ulaşmamıza vesile oluyor. Marías, kimi ayrıntıları daha sonra yeniden hatırlatmaktan geri de durmuyor, bunları “tekrar” olarak değerlendirenler olabilir, ama bu aynı zamanda “okur dostu” bir tutum bence. Kaldı ki anlatıcının zihninde bazı meselelerin sürekli dönüp durduğu, hatırına geldiği, unutamadığı anlamına da geliyor bu tekrarlar.

Acı Bir Başlangıç Bu’yu, baskı dönemlerinin sonsuza dek sürmeyeceğini ve baskıcı yönetimleri destekleyenlerin daha tiranın mutlak hâkimiyeti sürmekteyken gelecek için nasıl tedirgin olduklarını, baskı dönemi sona erdikten sonra da kişisel tarihlerini yeniden yazmaya nasıl çabaladıklarını hatırlattığı için de çok severek okudum.

Acı Bir Başlangıç Bu
Javier Marias
Çeviri: Seda Ersavcı
Yapı Kredi Yayınları

 

 

Washington Black

MURAT ŞEVKİ ÇOBAN

Büyük yazarların beklenen kitapları bana dokunmadı. Bu açıdan, sıradan bir yıldı 2018. Uzun süre, büyük oranda anlayamadığım ve künhüne varmak için ne kadar uğraştıysam da kavrayamadığımı nihayet kabul ettiğim için Saffet Murat Tura’nın Zor Problem: Bilinç’ini bu seçkide öne çıkaracağımı düşünüyordum. José Eduardo Agualusa’nın Angola’nın bağımsızlık mücadelesini, kendini kapadığı apartman dairesinde eşyalarını yakarak hayatta kalmaya çalışan Ludo’nun üzerinden anlatan kırkyama kitabı Unutmanın Genel Teorisi’ni seçmemek için dişe dokunur bir nedenim yok; kökten değişimlerin büklümlerindeki umudu, korkuyu ve her şeye gebe o müphem bekleyişi maharetle anlattığı için kitabı sevdim.

Bir o kitap bir bu kitap arasında gidip gelirken, aklımdan bir türlü çıkmayan bir başkası vardı: Esi Edugyan’ın Washington Black’i. Kitabı çok sevdim ve hiç sevmedim. Dünya büyük değişimlerin arifesindeyken başlayan romanda, George Washington Black’in kölelikten kaçış, kutuplardan Londra’ya, denizler altından Fas’a uzanan serüvenlerine hem hiç inanmadım, hem de öykünün inandırıcı olup olmamasının zerre önem teşkil etmediğini düşündüm. Fakat, kâh inanır kâh inanmazken, Wash’un Tilt’le girift ilişkisini, geçmişin hayaletlerini ısrarla tavafını, özgürlüğün anlamını keşfetme çabasını, edim ile niyet arasındaki münasebet üzerine düşünmesini aklımdan çıkaramadım. Esi Edugyan’ın diğer kitaplarını da okuma isteğiyle beni başbaşa bıraktığı için Washington Black.  

Washington Black
Esi Edugyan
HarperCollins

 

Cercas külliyatı ve Bir Ânın Anatomisi

YASEMİN ÇONGAR

Bazen böyle oluyor, ilk kez okumaya başladığım bir yazarın bütün kitaplarını birbiri ardına okuyup bitirmeden o yazarın başından kalkamıyorum. 2018’de Javier Cercas’ın başından kalkamadım.

Cercas ziyadesiyle geç bir keşif benim için. Kitaplarından önce El País’teki yazılarıyla tanıdım onu. Katalan şehri Girona’da yaşıyor ve Katalunya milliyetçiliğini kıyasıya eleştiriyordu. Dikkatimi çekti. İç Savaş’tan söz ederken, Franco dönemiyle hesaplaşırken, İspanya’nın tarihinden miras çatışmalarını incelerken “siyaseten doğru” sayılan kimi keskin yargılardan uzak durduğunu, bildiğimi sandığım konuları bilmediğim nüanslarla anlattığını fark ettim. Ezberden yazmadığı için sert eleştirilere hedef oluyor ama sanki aldırmıyordu.

Türkçeye çevrilmiş olan kitapları Kiracı, Saplantı ve Sınırın Yasaları’nı severek, Salamina Askerleri’ni hayranlık duyarak hatmettim. Cercas, gazete yazılarındaki gibi bu kitapta da hakikatin nüanslı bir şey olduğunu bize hatırlatıyor, “savaşı kazandılar ama edebiyatı kaybettiler” dediği Franco’cuları kurmacanın yardımıyla anlatırken, bir yandan da geçmişi kurmacadan ayıklamayı deniyordu. Hayatın, dolayısıyla da tarihin en önemli yapıtaşının duygular olduğunu bilerek yazmasını çok sevdim.

Kitaplarını yakınlarıma hediye ettim, Cercas’ın Silivri Cezaevi’nde de okunduğundan emin oldum. Sonra, Türkçeye çevrilmemiş kitaplarını edindim. İç Savaş’a bu kez 19 yaşındayken cephede ölen Falanjist büyük dayısını anarak baktığı “Gölgelerin Hükümdarı” (El monarco de las sombras); ABD’de geçirdiği yıllara nazire yapan, başkahramanını âdeta kendi gölgesinden yarattığı “Işığın Hızı” (La velocidad de la luz); ve Holokost’tan kurtulduğu yalanını 30 küsur yıl sürdürebilen Enric Marco’nun gerçek hikâyesini anlattığı “Sahtekâr” (El impostor) karanlık bir yılın içinde parlak birer kıvılcım gibiydi benim için. Üç kitabı da sarsıcı, üç kitapta da insanın zaaflarla örülmüş hakikatini anlamaya çalışan Cercas’ın sesini samimi, dilini sağlam ve incelikli buldum.

Benim için “yılın kitapları” Cercas külliyatıydı, “yılın kitabı” olarak ise “Bir Ânın Anatomisi”ni (Anatomía de un instante) seçiyorum. Edebiyatla gazeteciliği birbirinin içinde eriten bu kitap, 23 Şubat 1981’de bir grup sağcı askerin parlamentoyu basarak gerçekleştirmeyi denedikleri darbeyi konu alıyor. Herkes yere yatarken sadece üç kişinin– demokrasiye geçişi yönettikten sonra görevi bırakmak üzere olan başbakan Suarez, muhafazakâr bir subay olan başbakan yardımcısı General Mellado ve komünist lider Carillo’nun– kurşunlara aldırmaksızın Cortes’in sıralarında oturmaya cesaret ve kararlılıkla devam ettikleri o dehşet dakikalarını internette izlemek mümkün. Cercas ise bu kader ânını geriye doğru esneterek anlamlandırmaya çalışıyor. Bu üç adamı ölümü göze alarak darbecilere direnmeye sevk eden neydi? Geçmişleri, geçmişten o âna taşıdıkları duygusal yük, geleceğe dönük hesapları nasıldı? Toplumsal hafızada yer etmiş bir efsaneyi soruların sabrıyla deşiyor Cercas, karanlık noktalarından arınmamış bir tarihsel muammayı berraklaştırmayı deniyor. Başarısız darbe girişimi üzerine, kendi deyişiyle “başarısız bir roman girişimi” yaptıktan sonra, kurmaca-dışı bir anlatıda karar kılmış ama okurken “kahraman” kisvesinin altındaki insanı ancak mahir bir romancının bu denli çıplak kılabileceğini düşündüm ben.

Bir yeni yıl müjdesiyle bitireyim: İspanya’da 2009’da basılan “Bir Ânın Anatomisi”ni, 2019’da Gökhan Aksay’ın titiz Türkçesinden okumak mümkün olacakmış. Edebiyatla dolu bir yıl dilerim.

Anatomía de un instante
Javier Cercas
​Literatura Random House

22:04 & Hayatlarımın Kitabı

KEREM EKSEN

Amerikalı şair Ben Lerner ikinci romanı 22:04’te, günümüz düzyazı edebiyatının belirgin eğilimlerinden birini takip ederek türler-arası puslu bölgelerde dolaşıyor. Tıpkı ilk romanı Atocha’dan Ayrılış’ta olduğu gibi, burada da otobiyografinin kurguyla, kurgunun denemeyle sarmaş dolaş olduğu, güçlü mizahla hüznün iç içe geçtiği melez bir anlatı söz konusu. İlk romanın tadına doyum olmayan hafifliği ve uçuculuğu burada da baki, ancak Lerner bu kez denemeci bakışını biraz daha ön plana çıkarıyor ve kendiyle ne yapacağını bilemeyen kahramanın anlatısını, zaman ve bellek temaları üzerine felsefî bir tefekkürle iç içe sunuyor. 

22:04
Ben Lerner
Çeviri: Hakan Toker
Yapı Kredi Yayınları

 

1992’de başlayan Saraybosna kuşatmasından kısa bir süre sonra Chicago’ya göç eden ve hâlen orada başarılı bir romancı kariyeri sürdürmekte olan Hemon, Hayatlarımın Kitabı’nda kendi yaşamından küçük kesitler sunuyor: Saraybosna’daki çocukluk, gençlik yıllarının ateşi, savaş öncesinin çılgın, tuhaf ve tedirgin edici atmosferi, Chicago’nun göçmen dünyası… Binlerce otobiyografi ve anı kitabından biri daha… Peki niye bunu okuyalım? Kişisel merak yeterli sebep olabilir elbet, her insanın hayatında merak edilecek bir şeyler vardır eninde sonunda. Ancak iyi bir otobiyografinin kişisel merakı tatmin etmekten öteye geçtiğini, bizi köşemizden çıkarıp daha geniş bir dünyaya doğru çektiğini, o biricik kişinin sınırlı yaşamından hareketle bizi insanlığa dair daha genel bir deneyime doğru açtığını söyleyebiliriz. Hemon’un kitabı da bu açıdan iyi bir otobiyografi. Sadece Hemon’un hayatından kesitler okumakla kalmıyoruz, kendimizi çocukluğa, yaklaşan savaşa, göçmen yalnızlığına ya da bir babanın acısına dair geniş, tek tek kişilerin ötesine geçen bir tecrübe alanında dolaşırken buluyoruz. 

Aleksandar Hemon
Hayatlarımın Kitabı
Çeviri: Seda Çıngay Mellor
Everest Yayınları

 

Anadolu Korku Öyküleri 3: Yılgayak

YANKI ENKİ

Bu yıl okuduğum "o kitap" Anadolu Korku Öyküleri 3: Yılgayak'tır benim için, çünkü genellikle yabancı dillerden çevirilerine mecbur kaldığımız, sanki Türkçede yeri yokmuş gibi bakılan bir alanın, korku edebiyatının birçok veçhesini görmemizi, üzerine düşünmemizi, kendimize yeni kapılar açmamızı, bildiğimiz yazarların yanına yenilerini eklememizi sağlayan, klişeler sayesinde hakim olduğumuzu sandığımız bir türün farklı lezzetlerini gösteren bir öykü derlemesi bu. Türkiye'de korku yazarları eskiden neyin öyküsünü anlatıyordu, şimdi neyi nasıl anlatıyorlar ve neyi anlatmıyorlar? Ve daha da önemlisi korku, üslubuyla, ortamıyla, diliyle, karakterleriyle, diğer edebiyat alanlarına göre hangi noktalarda değer kazanıyor? Bu soruları kurcalayan biri için elbette vazgeçilmez, güncel bir eser bu. Hakikate bazı yönlerden ancak korku edebiyatıyla yaklaşmak mümkün. Ve yaklaşmanın dehşetini sezmek de aynı şekilde... Bu kitaptaki öyküler, işte bu hakikate, sezgiye ve dehşete ait; bize ait.
 
Anadolu Korku Öyküleri 3: Yılgayak
Kolektif
Bilgi Yayınevi
 
 

Oğlanlar

SEÇİL EPİK

“Bir öykü anlatacağım. Ama bu öykü herkese göre değil. Görmek isteyenlere, büyüteci gözüne dayayıp sıra dışı olanı izlemeye cesaret edebilenlere göre bir öykü. Bu tür şeylere karşı körsen, sana göre bir öykü değil. Ama gözlerin açıksa dikkatle dinle! Öykü, köknar gövdelerinin kızıl bir kor gibi ışıdığı ormanda, küçük bir açıklıkta başlıyor. Gökyüzü alacakaranlık mavisi, orman sessiz, sakin. Eski evin ince pencerelerinden tiz, ısrarcı bir telefon sesi geliyor.“

Bir yıl boyunca okuduğun kitaplar arasından seni en çok etkileyeni seçmek kolay değil. Herkesin bu seçimi yaparken farklı kriterleri olabiliyor. Belki de bu seçim sürecinin kendisi de “o kitap” kadar önemli. Neden o kitabı değil de bu kitabı taşımalıyım bu sayfalara? Buraya taşıdığım kitap nasıl bir yerden dokundu da bana o kadar kitap arasından sıyrıldı?

Benim bu listeye Jessica Schiefauer’ın Oğlanlar’ını eklemeye karar verme sürecim de kitabın kendisini anlamaya giden bir yol olabilir. Kitabın yazarıyla yaptığım söyleşinin girişinde şöyle özetlemişim kitabın konusunu: “14 yaşında üç genç kız, Kim, Momo ve Bella. İsveç’in küçük bir şehrinde, cinsiyet rollerinin onlara dayattığı “kızlar” olmakla cinsiyetlerden bağımsız bir dünyada sadece kendileri olmak arasında sıkışmışken olayın içine biraz sihir karışıyor ve olaylar gelişiyor.” Toplumsal cinsiyetleri sebebiyle kendisi olamamış, kendisi olması ailesi, öğretmenleri ve çevresi tarafından engellenmiş tüm genç kızların sesi gibi gelmişti bana Oğlanlar. Onu seçmemin en önemli sebebi buydu. Kız çocuğuysan bunları ve bunları yapabilirsin, bunları ve bunları yapamazsın. Bazı kurallar daha sen doğmadan yazılmıştır. Jessica Schiefauer, kitapta okulun bahçesinde kızlardan birine yaşatılan tacizin gerçekten tanık olduğunu söylediğinde İsveç’te bile mi demiştim, İsveç’te bileydi. Bugün biz dünyayı Batı’dan tanımlarken bile nelerin eksik kaldığını, her yerde ikili cinsiyet sisteminin hâlâ baş belası olduğunu görmek için de önemliydi Oğlanlar’ı okumuş olmak. Kitabı yanlış hatırlamıyorsam iki ya da üç günde bitirmiştim. Sadece değindiği konu bağlamında değil edebî olarak da tatmin edici bir okuma deneyimiydi benim için. Bir solukta okumuştum Kim, Momo ve Bella’nın başına gelenleri, içinde sıkıştıkları kalıpları ve hissettikleri baskıyı. Schiefauer’ın kızların bununla mücadele şekillerini masalsı bir zemine oturtmasını sevmiştim. Her şeyi gerçekte olduğu gibi değil de işin içine biraz sihir katarak anlatması konunun ağırlığını azaltmış, bir yandan da çok daha net bir bakış açısı kazanmamızı sağlamıştı. Yani bugün hâlâ bunu okuyan bir sürü kişinin hayatına engeller, duvarlar çeken bir konuyu ele almak için seçtiği yolu da sevmiştim yazarın. Yazının başında verdiğim alıntı kitabın başlangıcından, bazılarının içine ne kadar sıkıştığının bile farkında olmadığı, bazılarının görmediği, bazılarının görmezden geldiği bir soruna, kadın-erkek ikiliği mitinin tıkadığı patikalara dair, umut veren bir yürüyüş vadediyor Oğlanlar.

Oğlanlar
Jessica Schiefauer
Çeviri: Ali Arda
Güldünya Yayınları

Türklük Sözleşmesi

CEM ERCİYES

Barış Ünlü’nün kitabı Türklük Sözleşmesi, son yıllarda okuduğum en iyi araştırmalardan biri. Türkiye Cumhuriyeti’nin zihinsel arka planını, Ümmetçilikten Osmanlıcılığa ve Türkçülüğe uzanan süreci çok iyi aktarıyor. Hem de bütün bu zihinsel serüvenin en son siyasî gelişmelerdeki karşılıklarını etkileyici bir isabetle analiz ediyor. Ama tabii ki kitabın esas çarpıcı yanı, Türk kimliğinin gündelik hayatımıza sirayet etmiş, farkında bile olmadığımız hegemonisini ortaya koymak. Tüm azınlıklar ve Kürtler için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın ne anlama geldiğini, farklı bir bakış açısıyla ortaya koyuyor... Bunu yaparken de Batı'da, sosyal bilimler alanında haberim olmayan bir çalışma alanını, "beyazlık" çalışmalarını bana tanıtıyor. Hem de tertemiz, akıcı bir dille… 

Türklük Sözleşmesi/ Oluşumu, İşleyişi ve Krizi
Barış Ünlü
Dipnot Yayınları

 

Manves City

AHMET ERGENÇ

Latife Tekin’in Manves City’si bu yıl okuduğum en “acayip” kitaplardan biriydi. Bu sert ve poetik anlatı, edebiyatın radikal-politik işlevinin (her ne hikmetse) unutululduğu bir dönemde, bu radikal-politik işlevi tekrar sahneye çağırıyor ve Erice kasabasındaki kapitalist "dönüşüm" üzerinden, mevcut kapitalizmin işleyişindeki absürde varan korkunçluğu gösteriyor. Kitabı okurken, süpermarket raflarında görülen hazır ürünlerin (tavuk paketleri ya da tuvalet kağıtları) ardında yatan, neredeyse distopik işleyişin ve o acımasız makinenin sesini duyabiliyorsunuz.

Kitap dili ve ritmiyle bu makineyi o kadar yakından hissetiriyor ki kitap bittikten sonraki gün süpermakete gittiğimde hiçbir ürün gözüme olağan ya da masum gelemedi ve hiçbir şey almadan çıktım oradan. Politik-ekonomik manzarayı ve sistemik şiddeti böylesine "algıda bir delik açacak" bir kuvvetle gösterdiği için çok önemli bir kitap bu. Latife Tekin yine görünmeyen manzarayı gösterip, en azından "edebiyatta" bir dili olmayanlara (bu sefer prekeryalaşmış yeni proleterler ya da "işsizleşmiş işçiler") bir dil kazandırdığı için bu yılın en önemli edebiyat olayını gerçekleştirdi kanımca. Kapitalist makinenin nasıl işlediğini ve yeni endüstri kasabalarında "dünyanın gecesi"nin nasıl yaşandığını görmek istiyorsanız, mutlaka okuyun. Şiddetle tavsiye. 

Manves City
Latife Tekin
Can Yayınları

 

Bir At Bara Girmiş

SEDA ERSAVCI

Mizahın bizi özgürleştirebileceğini, içine hapsolduğumuz veya hapsedildiğimiz bir acıdan, olaydan, durumdan kurtulmamıza yardımcı olabileceğini gösterdiği için, gerek kendi yaralarımıza gerekse başkalarının yaralarına kayıtsız kaldığımız bu dünyada, çoğumuzun aksine, yaralarıyla yüzleşmekten de onları göstermekten de korkmadığı için, zalimlik üstüne kurulu bir evrende insanlığımızı yitirmeden yaşamanın bir yolu olduğunu, ellerimizin üstünde durup dünyaya bir de öyle bakabileceğimizi anlattığı için, edebiyatın ve çevirinin kanımca en seçkin örneklerinden birini sunduğu için benim kitabım Bir At Bara Girmiş.

Bir At Bara Girmiş
David Grossman
Çeviri: Aylin Ülçer

Siren Yayınları

 

83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi

SÜREYYYA EVREN

Kitaplığımda şöyle bir dolaşıp yakınlarda okuduklarımın hangilerinin basım tarihi 2018’dir diye bakınıyorum. 2018 yılında 2018’de yayımlanmış kitapları okumak o kadar kolay değil. İnsanın bir gözü hep geçmişe, diğeri geleceğe kayıyor. Aradığım altına kaçıran ihtiyar bir kitap olabilir mi? Sıcak yaz günlerinde, Temmuz 2018’de yayımlanmış bir çeviri eser mesela? Raftan çekip alışıma bakılırsa, yanıtım evet.  

Bu sene Hollanda’da, Read My World adlı bir edebiyat festivalinin küratoryal ekibindeydim ve bu vesileyle Cees Nooteboom dışındaki Hollandalı yazarları olabildiğince kurcaladım. El attığım kitaplardan biri de Hendrik Groen imzalı 83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi oldu. Olaylar Hollanda’da, bir huzurevinde geçiyor. Bütün kahramanlarımız 80’in üstünde. Yumuşak, zekice kotarılmış, günce formunu tazeleyen bir roman. Pek çok Batı ülkesinde hayli popüler olduğunu, hatta çoksatarlar arasında sayıldığını öğreniyorum. Bunu biraz da yaşlanan nüfuslara, huzurevlerinin daha çok hayata girmesine bağlayabilirmişiz gibi geliyor. Roman bana da epey yakın geliyor ama bambaşka bir nedenle. Elden ayaktan düşmüş yaşlıların huzurevindeki serüvenleri, boşvermişlikleri, sisteme uyum sağlamaları, sisteme dirençleri, dayanışmaları, ümitsizlikten yaşama sevinci üretme gayretleri, değerli ama etkisiz insanlar grubu gibi kendi merakları çevresinde dolaşıp durmaları bana kendi politik hayatlarımızı fena halde hatırlatıyor. Bir sürü eğlenceli analoji kuruyorum okurken. Siyaseten bir huzurevinde olduğumuzu hissede hissede bitiriyorum kitabı. Başka bir iklimin kara mizahı olsun diye yazılmış ama kılık değiştirip burada da yeni bir kara mizah işlevi görebiliyor. Kitabı bitireli birkaç ay oldu sanırım. Hâlâ sosyopolitik sahnemizden çeşitli olaylar bana Hendrik Groen ve arkadaşlarının huzurevindeki benzer hâllerini ara ara anımsatıyor. Ve tabii inatla ama nihilizan bir neşeyle. 

83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi
Hendrik Groen
Çeviri: Erhan Güner
Can Yayınları

Cümbüşçü Karıncalar 

KARİN KARAKAŞLI

Yazdığı her satırda hayatın coşkusunu, sınırsız olasılıklarını hissettiren Pınar Selek’in Cümbüşçü Karıncalar romanı bu yıl okuduğum ve benimle kalan kitapların başında geldi. Cümbüşçü Karıncalar’da tarihin ve coğrafyanın sınırları, ulus-devletlerininkinin fersah fersah ötesinde, zira insan onuruna yaraşır bir hayat, kâinatı kapsayan bir deneyim. Bu kitabın insanları, başka türlü olmasını istedikleri hayat için karıncalar misali emek emek ilerleyen ama bu arada ruhlarındaki ağustos böceğini küstürmeyenler. Cümbüşün, şenliğin, aşkın hakkını verenler. 

Hikâyenin geçtiği yer, kendisi de başlı başına bir kahramana dönüşen, sürgünlerin, sanatçıların, delilerin buluştuğu Nice şehri. Kimler yok ki bu romanda: Köpeklerin sesini, talebini duyan ve onları özgürleştirmek için mücadele eden Luna; Luna’ya platonik aşkla bağlı, verili bir hayatı yıkıp, deliliğin sınırına varan Azucena; Bulgar göçmeni, çöplüklerin prensi, dokunduğunu güzelleştiren, tüketmeden üreten bir şair ve emekçi Aleks; Paranoyaklar grubunun kurucularından, “çaresizliği öğrenmemek için” tohum yetiştiren, mafyanın, dev şirketlerin vahşi kapitalizmin çarkına karşı el emeği üretimle dipten mücadele eden çiftliğin emekçisi Manu; memleketi İrlanda’da bir örgüt hayatına son veren, elinde gitarı sokakları şenlendiren, bir tekneyi de ev belleyen Sonra Gouel; babasıyla ve içine sığışamadığı kalıplarla debelenen, Azucena’ya duyduğu aşkla dönüşen gazeteci Katy ve daha nicesi…

“Dünyanın iyice karardığı yıllardı. Ama şiir kendine yol buluyordu ve cümbüşçü karıncalar çoğalıyordu. … Bu kısacık hayatta, çoğalmak ve büyümek yerine yüzünü var olana dönmeyi, özgür bir kuşla arkadaş olmayı öğrenebilirdi insan. Hüküm kurmadan sevmeyi. Hafiflemeyi.” Tam da bu zamanda her satırı bize yoldaş Pınar’ın. İyiliğin gücünü anımsamak ve tek bir insanın bile nelere muktedir olduğunu kavramak için onu yanımızdan hiç ayırmayalım. 

Cümbüşçü Karıncalar
Pınar Selek
İletişim Yayınları

 

Vahşi Hafiyeler

ELİF KEY

Uzun sayılabilecek bir süre Latin Amerika‘nin sefasını da cefasını çekmiş insanlarla bir arada olacağım, en az dört ay sürecek El Chapo davasını takip ederken, aynı salonda duracağım için, arkadaş olmak kitaplar sayesinde hızlanır fikriyle Roberto Bolaño kitaplarını okumaya basladim. Vahşi Hafiyeler’le böyle tanıştım. Latin Amerika’nın sertliğini, korkunç vahsetleri, kadınlari, ölü şairleri, askerî darbeleri, ölümleri, yalnızlıkları, sisli ortamları, hayatın karanlık, bazen komik bazen ağır katmanlarını, İspanya’da oynayan Latin Amerikalı futbolcuları, ünlü modacılar tarafından kiralanan cesetleri, porno film yapımcılarını, hiç bilmediğim o toprakları Bolaño gibi anlatanı görmedim. Bence bütün kitapları okunmalı ama benim ilk üçüm Vahşi Hafiyeler, 2666, Woes of the true policemen (Türkçeye çevrildi mi bilmiyorum, bulamadım). Bu arada Bay Bolaño keşke hayatta olsaydı da bu davayı izleyebilseydi. Dünyada bu konuda yazılacak en iyi roman ancak o yaşasaydı yazılabilirdi. 

Vahşi Hafiyeler
Roberto Bolaño
Çeviri: Peral Bayaz
Metis Yayınları

 

Caliban Ve Cadı

HÜSEYİN KIRAN

Bugün öncesiz ve sonrasız olduğu yönünde genel ve aptalca bir kabul oluşmuş bulunduğunu ileri sürebileceğimiz kapitalizm, tarihsel olarak ortaya çıkmış bir üretim ve bölüşüm modelidir ve tarihsel olarak ortaya çıkan her şey gibi miadı vardır; tükenecektir. 

Fakat kuruluşunu kapitalizmin, bunu koşullayan tarihsel şartları, hangi arzulama tarzlarını ileri sürerek egemen olduğunu, neleri, hangi değerleri, hangi eski üretim biçimlerini, hangi sınıfları ve toplumsal kesimleri tasfiyeye uğrattığını, apaçık ortada olmasına rağmen gözlerden saklamayı başardığı bütün sınırsız zalimliğini, yeryüzüne uğramış en acımasız üretim tarzı olmasına rağmen hangi ideolojik maske ve perdelerin ardına saklandığının açığa çıkarılması bir zorunluluk. 

Onu gizleyen temel argüman, feodal üretim ilişkilerini tasfiyeye uğratmış bulunmasıdır; bunun ilericiliği Marksizm’den mülhemdir. Fakat sadece bu değil. Feodal üretim ilişkilerinin içinde saklı bulunan bütün doğaya dönük insan enerjilerini, paylaşma kültürünü, kadınlarda bulunan sağlık ve dirim ve doyma bilgilerini; ebeliği ve ölümü, geceleri Demeter’in eteklerinde bir araya gelmeyi, mümkünse, neden olmasın, uçmayı, ilaçları ve zehirleri, erkekleri sağaltan ve onlara beceri katan gizli güçleri, hayvanları koruma bilgisini, yiyecekleri dermeyi ve dağıtmayı, milyon yıllık mücadelesi içinde insan soyunu üreten ve koruyan dişi varlığını da tasfiyeye uğratır. 

Bu yoldan kapitalist üretim ilişkileri egemen kılınır; toplumun dayanışmacı direniş kemiklerini oluşturan dişi cinsin cadı avlarıyla avlanması, yakılarak, kazıklanarak, sonsuz bir acımasızlıkla katledilmesi yoluyla. 

Şeytanlaştırılarak, cadı ilan edilerek, karanlık birtakım kuvvetleri kullandığı ileri sürülerek Hıristiyanlıkla el ele veren kapitalist sistem, bütün Avrupa alanında kadınlar için yaygın bir cehennem yaratır, bu cehennemi çalıştırır ve nihayet kadın cinsini toplum yaşamından bütünüyle kovarak ve onları köleleştirerek kendini inşa eder. Caliban ve Cadı, kapitalizmin acımasız, hastalıklı ve bizzat kendisinin tasfiyesinin insan türü için sonsuz biçimde gerekli olduğunun yeniden açıklanmasına temel alınmak üzere tekrar edilerek okunmalıdır.

Caliban ve Cadı
Silvia Federici
Çeviri: Öznur Karakaş
Otonom Yayıncılık

İzonomi ve Felsefenin Kökenleri & Ağızdaki Kuşlar

BEGÜM KOVULMAZ

Bu yıl beni en çok etkileyen kitap, elime oldukça yakın zamanda geçen bir Metis kitabı: İzonomi ve Felsefenin Kökenleri, yazar Kojin Karatani, çevirmeni Ahmet Nüvit Bingöl. Kitabı henüz bitiremedim, hatta fazla ilerleyemedim ama okuduğum ilk birkaç bölüm bile yerleşik dinler tarihi, antropoloji, tarih teorisi ve felsefe tarihi anlatılarını yeniden başka şekilde düşünmeyi sağlayan çok ilginç alternatif tezlerle dolu. Karatani kitabında yerleşik sosyal yapılara radikal siyasi ve toplumsal alternatifler sağlamaya çalışıyor; Atina demokrasisini çağdaş liberal demokrasinin öncülü kabul edersek, çağdaş demokrasiye sıkıntı veren çelişkileri Atina’nın emperyalizm, kölelik ve dışlama üzerine kurulu demokrasisinde ayırt etmek mümkün olsa da bunların çözümünün günümüzde Türkiye sınırlarındaki İyonya’da bulunduğunu, İyonya’nın eşitliğin özgürlük üzerinden gerçekleştiği, demokrasiden daha eski izonomi ilkesinin ve doğa felsefesinin demokrasinin sıkıntılarını aşmamızı sağlayacak bir sistemin anahtarı olduğunu söylüyor. Felsefenin kökeni konusundaki geleneksel Platoncu-Aristotelesçi anlatıyı ve "Atina Mucizesi"ni yeniden yorumlayarak Batı felsefesine radikal bir eleştiri getiriyor. (Artık pek işlemeyen) liberal demokraside insanlığın nihai biçimine ulaştığı düşüncesini aşmanın yollarını arayan bu kitap şu sıkışmışlık döneminde olağanüstü ferahlatıcı bir zihinsel egzersiz oldu benim için, ayrıca çevirisi o kadar iyi ki yoğun bir metni olmasına rağmen çok rahat okunuyor.

İzonomi ve Felsefenin Kökenleri
Kojin Karatani
Çeviri: Ahmet Nüvit Bingöl
Metis Yayıncılık

 

Arjantinli yazar Samantha Schweblin’in öyküleri beni en çok etkileyen kurmaca kitaptı. Yazarın tekinsiz, sürreal, mizahı yetişkin, öteki’yle ilişkiyi farklı biçimlerde görmek zorunda bırakan, okuduktan sonra bir süre zihne musallat olan öykülerini Emrah İmre’nin akışkan çevirisinden birer haiku okur gibi severek okudum ve bir daha aklımdan çıkaramadım.

Ağızdaki Kuşlar
Samantha Schweblin
Çeviri: Emrah İnce
Can Yayınları

 

Zamanın Kokusu

NİLÜFER KUYAŞ

Benim için 2018’de “o kitap”, Byung-Chul Han’ın Zamanın Kokusu/ Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme kitabıydı.

Han’ı bu sayede yeni keşfettim, ilk defa okuyorum ve zamanla ilgili yazdıkları beni çok etkiledi. Kitabın orijinali Almancada 2009 yılında basılmış. Türkçeye çeviren Şeyda Öztürk. Türkçeye çevrilmiş okunabilir felsefe kitaplarından birisi olması sayesinde okuyabildim.

Son dönemde hepimizin şikayeti aynı, zamanın çok hızlandığından, ellerimizden kayıp gidiverdiğinden yakınıyoruz. Elbette zaman insanın psikolojik algısına göre çok değişkenlik gösteren bir varoluşsal ölçü. Ama Han, aslında zamanın hızlanmadığını, bunun sadece günümüze özgü bir krizin semptomu olduğunu ileri sürüyor. Han’a göre bir “zaman krizi” yaşıyoruz, ama zaman hızlandığı için değil, zaman “atomlaştığı” için, “nokta zaman” dediği birimlere ayrıştığı için bu krizin içindeyiz.

Geçmişteki mitolojik zaman çağı, ondan sonra gelen tarihsel zaman çağı, hep anlatı yoluyla varolan, “anlatısal gerilimi” olan zaman kavrayışları üzerine kurulmuş, Halbuki, enformasyon zamanı diyebileceğimiz şimdiki zaman kurgusunda, anlatı gerilimi yok.

“Anlatı, zamana bir koku verir” diyor Han. “Nokta zaman ise kokusu olmayan zamandır.” Bir başka deyişle, zaman bütün dayanaklarını kaybetmiş, onu alıkoyan bir çekim merkezinden mahrum kalmıştır. O yüzden zaman noktalarının arasındaki feci boşlukları doldurmak için bir sürü deneyim, sansasyon, şok, etki yığmaya çalışıyoruz hayatımıza.

Buna karşın, Han bize “vita contemplativa” öneriyor, yani düşünceli yaşamak, bir anda veya bir zamanda “durmak” edimini öneriyor, durmayı-oyalanmayı-zamanda kalmayı yeniden öğrenmemizi salık veriyor; “derin düşünce” dediği, eski dilde “tefekkür” denilen daha düşünceli yaşama, deneyimi ağırdan alma, deneyimin içinde durma yöntemleri geliştirmemizi öneriyor, yani tekrar  bir “duruş” yaratmamız gerekiyor, zamanın kokusunu yeniden kazanmak için.

Bir tartışma konusu: Almanca sözcük “verweilen” yani “kalmak” veya “durmak”, yahut “oyalanmak”. Çevirmenin tercih ettiği “bulunmak” fiili, yani bir anın içinde bulunmak, deneyimde bulunmak (bir yerde bulunmak gibi) biraz yanıltıcı bence. Mutlaka yayından önce tartışılmıştır, ama “bulunmak sanatı” bana biraz yanlış adres gösteriyor gibi geldi.

Güney Kore asıllı olan ve uzun yıllardır Berlin Sanat Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Byung-Chul Han’ın başka kitapları da çıkmış ve çıkacak Metis’ten.

Bana, seksen küsur yıl önce Walter Benjamin’in “deneyim krizi” yaşadığımızı ileri süren yazılarını anımsattı. Benjamin’e göre modern insan sadece “şok” algılayabiliyor, gerçek deneyim yaşayamıyor. Çünkü deneyimin yani  yaşamın “aura”sı dediği şeyi kaybetmiş durumdayız. Benjamin’in “aura” kavramıyla, Han’ın “zamanın kokusu” dediği şeyi birbirine çok yakın buldum ve bu nefis denemeden büyük keyif aldım. Kitapla ilgili uzun bir yazım yakında K24’te çıkacak.

2018’de felsefe ihtiyacımı karşıladı bu kitap. Felsefeye her zamankinden çok ihtiyacımız var. İyi okumalar ve bol kitaplı, sağlıklı bir yeni yıl dileğiyle.

Zamanın Kokusu
Byung-Chul Han
Çeviri: Şeyda Öztürk
Metis Yayıncılık

Mahcubiyet ve Haysiyet

SİBEL ORAL

Bu yıl içerisinde sonuna dek okuduğum ya da “Bu ara ne okuyorsun” sorusuna heyecanla yanıt verdiğim az kitap oldu maalesef. Bunların çoğu çeviri kitaplardı. Erlend Loe bunlardan biri ama hakkında o kadar çok şey yayınladık ki onu pas geçip önce ismine sonra da hikâyeyi ele alışına ve kurduğu dile vurulduğum o kitap Mahcubiyet ve Haysiyet oldu. Yazarlığını "Knut Hamsun okuru" oluşuna borçlu olduğunu her fırsatta vurgulayan Dag Solstad’ın 100 sayfalık romanında Elias Rukla isimli bir edebiyat öğretmeninin sıradan bir günü anlatılıyor gibi görünse de temelinde metin; ihanet, yaşam gayelerini kaybetme, kendini toplumdan bir nevi dışlanmış, değersizleştirilmiş hissetmekle, başkalarının gölgesinde görünmez bir hayat yaşamakla ilgili. Evet, böyle çok kitap vardır, olabilir ama 100 sayfada bunu anlatmak, üstelik kibirsiz, iddiasız, süssüz, sakin sakin anlatmak ve anlatmakla kalmayıp ele aldığı her çağ ve insan hâlini sorgulayarak kazıyıp “çaktırmadan” analiz etmek hiç kolay değil. “Bu dünyada tahammül edilemez ne çok şey” olduğunu her fırsatta okurun gözüne sokmadan sakin sakin anlatan yazar, kahramanı Elias Rukla aracılığıyla aslında her birimizin bu çağda yaşadığını-yaşamadığını ya da yaşamasızlığını aktarıyor.

Belki de çok istemesine, derin bir arzusu olmasına rağmen, çevresindekilerle iletişim kurmayı başaramayan, utangaç ve yalnız bir adam Rukla. Bastırılmış öfkesi, izole hayatı, müfredatın -ama sadece okuldaki ders müfredatı değil hayatın içindeki müfredatın da- arasında sıkışmış. Evet, bu şekilde baktığınız zaman, kara bir hikâye ama Solstad öyle bir kurgu ve dil kurmuş ki kara mizahın tüm özellikleri ile zaman zaman “komik” bir romana dönüyor metin. 

Ve 25 yıldır onu asla dinlemeyen ve anlamayan öğrencilerine Henrik İbsen’in Yaban Ördeği oyununu anlatan Rukla’nın zil çaldığı için yüzüne bile bakmadan sınıfı terk eden öğrencilerinin ardından, “Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz” cümlesinin “kara etkisiyle” büyük bir kalabalığın önünde şemsiyesini parçalıyor, yetmiyor parçalarının üzerinde tepiniyor. Parçaladığı, hınçla üzerinde tepindiği sıradan bir şemsiye değildir; ve aslında sadece şemsiye değil, metafordur. Kitabı okumamış ama belki okumaya talip olanlar için daha da fazla detayına girmek istemiyorum ama okuyacaklar için roman boyunca aklımızda Henrik İbsen olacak madem o zaman şu cümleyi hem roman hem de bu tür kitap liste seçkileri için hatırlatayım: "Azınlık bazen yanılabilir, çoğunluk her zaman yanılır…” 

Mahcubiyet ve Haysiyet
Dan Solstad
Çeviri: Banu Gürsaler - Syvertsen
Yapı Kredi Yayınları​

Hayatımı Yaşarken

HANDE ÖĞÜT

Bu tür soruşturma ya da araştırmalara sunduğum görüşlerde, daima kadın yazarları ve kadın kitaplarını, özellikle de feminist bilince sahip olanları dile getirmeyi büyük bir mutlulukla tercih ediyorum. Her ne kadar anaakım ve erkek egemen edebiyat kanonu içinde göze çarpmasalar da, hiçbir zaman çoksatar olmasalar da, anketlerde yer almasalar da çok değerli feminist yazarlar, eserler var. Dolayısıyla bu yıl da benim için öne çıkan o değerli kitap, Emma Goldman’ın Hayatımı Yaşarken adlı iki ciltlik otobiyografisi.[1]

Emma Goldman’ı bir devrimci, anarşist feminist olarak daima önemserim, kadın otobiyografileri ve deneyim aktarımları ise benim için birer kılavuz, terapist, yoldaştırlar. Feminist kuramda önemli bir bilgi, tanıklık ve ilham kaynağı olarak görülen özyaşam öyküleri, anılar, mektuplar vb, deneyimlerden yola çıkarak, kendini temsil etmeyi, imgenin yaratıcısı olmayı ve kadınlara verili kimlik ve yaşantıların ötesinde öz yaşamını, kendini kurgulamayı sağlar. Bu tür eserlerin en önemli yönü, kadınların toplumsal cinsiyet kimliklerinin oluşumunda siyasi, ideolojik, kültürel ve dini yapıların nasıl kilit rol oynadığını gözler önüne sermesidir. 

On üç yaşında bir fabrikada işçi olarak çalışmaya başladığında, devrimci kadınların mücadelesinden etkilenen Emma’yı babası on beşinde evlendirmeye kalktı. Kitaplarını yırttı, okumasını, düşünmesini istemiyordu ki Emma’nın ilk şiddetli protestosu o zamana denk gelir. Bu baskıdan kurtulmak için Amerika’ya gittiğinde hem kadın, hem işçi, hem Yahudi, hem de göçmen olarak dört kez ezilmeye maruz kalır. Haymarket Meydanı'ndaki gösteride patlayan bir bomba sonucu dört anarşistin idam edilmesi ise Emma'nın anarşist duruşunun başlangıcıdır. Emma önce devrimciydi, sonra anarşist oldu; kadınların cins olarak ezilme ve sömürülmelerinin sınıfsal ezilmişliklerinden de önce geldiğini saptayarak, anarşist feminizme en büyük katkıyı yaptı. Sadece kapitalizme, militarizme ve milliyetçiliğe değil, anarşist ve devrimci hareket içindeki cins ayrımcılığına ve kadın düşmanlığına da karşıydı. Aile, devlet, kilise, din, kadın ticareti, doğum kontrolü, tekeşlilik, heteroseksüalizm.. kadınları ezen, baskılayan ne varsa ateş püskürüyordu.   

Kadının politik olarak sahip çıktığı kendi bedenini fizyonomik açıdan tanıması gerektiğini önemsediği için hemşirelik eğitimi aldı ve devlet tarafından yasaklanan kürtaja karşı kampanyalar yürütüp kadınlara doğum kontrol bilgisini anlattı, gizlice kürtaj yaptı. Bu, 19. yüzyılda yapılması imkânsız bir şeydi. Yine bir başka imkânsız şey, çoklu aşk ve cinsel özgürlük konusundaki tutumuydu. Eşcinsel haklarını açıkça destekleyen ilk Amerikalı feministti ‘Kızıl Emma’. 

Yaratıcı esininden ve yazma kabiliyetinden duyduğu kuşkuları, geçmişi kazımanın zorluklarını, bunalımlarını ve hayal kırıklıklarını samimiyetle itiraf eden ve devletler tarafından yok edildiği için gereken tarihsel bilgiden, hatta kimi kişisel yayınlarından da yoksun olan Goldman için bu otobiyografiyi yazmak kolay değildi. Zaten o bir edebiyatçı da değildi. Yanı sıra feminizmi de hiç sorunsuz değildi. Kadının köle olmayı reddetmesi, direnmesi ve güçlenmesi gerektiğini ileri sürerken tüm kadınların aynı direnme ve güçlenme pratiklerine sahip olmadığı çünkü aynı ezilme türlerine maruz olmadığı gerçeğini göz ardı ederken; ‘kadınların aşk ve cinsellik yaşadıkları kişiler ve eğitim seviyelerinde köklü bir devrim olmadığı sürece kadınlar için gerçek bir özgürlük’ olmayacağını ileri sürerken de cinsiyet belasından sadece eğitim ile kurtulunamayacağı gerçeğini göz ardı ediyordu. 

Teorisindeki ve de otobiyografik yapıtındaki tüm bu risklere rağmen, feminizmin tarihsel süreç içinde çeşitlenip, ayrılma/birleşme noktalarının da bu süreç içinde farklılaştığını da göz önünde bulundurursak, Emma Goldman bana göre çağdaşları içinde bir öncüydü. Pek çok kez polis tarafından gözaltına alınıp, eserleri, eşyaları gasp edilen, soruşturmaya uğrayan, hapis yatan ancak asla yılmayan, Mother Earth dergisini on yıl boyunca yayımlarken, teorik eserleri ve aktivist yaşamıyla feminist kuram ve politikaya emek vermiş, değerler kazandırmış; özellikle cinsiyet ve cinsellik konusunda ürettiği bilinçle, radikal ve lezbiyen feminizme de önemli bir alan açmıştır.

“Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir’ diye isyan eden, “Beni ödüllendiren iffetim değil, günahlarım oldu” itirafıyla kadına yönelik klişeleri altüst eden herkesin adını dehşetle andığı ‘Kızıl Emma’nın bir siyasi dönem tarihi olarak da okunabilecek eserinin, kadınları yaşamlarını yazmak için cesaretlendirmesini ve motive etmesini diliyorum.    

Hayatımı Yaşarken 1-2
Emma Goldman
Birinci Kitap Çeviri: Beril Eyüboğlu, İkinci Kitap Çeviri: 
Emine Özkaya
Metis Yayıncılık

 

Neredeyse Hiç Hatırlamıyor

ALİ ÖZGÜR ÖZKARCI

Bu sene yayımlanan kitaplar arasında önemli bulduklarım, Everest’ten yayımlanan Lydia Davis’in Neredeyse Hiç Hatırlamıyorile Ben Lerner’ın Şiir Nefreti idi. 

Lydia Davis’in yayımlanan son öykü kitabı, Neredeyse Hiç Hatırlamıyor’u Betül Kadıoğlu çevirmiş. Kadıoğlu, Lydia Davis’in öykülerindeki tonlamayı, vurgularını, gerçeklik parodisini iyi yansıtan bir çalışmaya imza atmış. Sanırım, Lydia Davis Türkçede ilk kez Encore Yayınlarınca basılmıştı, Yapmam ya da Yapamam adlı kitabıyla. YazarınRahatsızlık Çeşitleri (2014) kitabıysa yine Everest’ten çıkmıştı. Davis’i önemsememin iki nedeni var, güncellikle sıradanın estetiğini buluşturan bir yazar oluşu ve kısa öyküde birtakım yaşam formlarını kurguda deneysel imkânlar içinde sınaması. 

Lydia Davis, “short story” geleneğini, hikâyeyi gündelik yaşantının biçimselliğiyle harmanlayan önemli bir yazar. Davis; müşteri memnuniyeti formlarından, morin balığı tarifine, Glenn Gould’un sevdiği bir televizyon programından, Flaubert’in gerçekçi diliyle, tasvirleriyle, karakterleriyle yapılmış parodilere değin öykünün sınırlarını ihlal eden bir öykücü. Neredeyse Hiç Hatırlamıyor’da da yazarın bilindik biçimsel çehresinin izlerini bulabiliyoruz; öyküler, çoğunlukla gündelik formlar arasında; anlatıyla öykünün, öykü ile şiirin, gazete haberleriyle kullanım kılavuzlarının arasında geziniyor. Davis’in öykülerinde, her kısa öykünün biçimselliğinin (Daniil Kharms’ta gördüğümüz gibi) içinde saklı duran ironik kesitlerin vuruculuğunu bulabiliyorsunuz. 

Lydia Davis öykülerini, Orhan Duru’nun sınır tanımayan, spontanlıktan kurulan öykücülüğüne benzetiyorum. Birebir bir benzeşme değil belki ama her iki yazar da anlatmaya aç, yaşamın içindeki tüm formları bir dil titizliğiyle harmanlayan iki önemli öykücü. Özellikle Orhan Duru okurlarının, Lydia Davis ile tanışmasını tavsiye derim.  

Neredeyse Hiç Hatırlamıyor
Lydia Davis
Çeviri: Betül Kadıoğlu
Everest Yayınları

 

Şiir Nefreti, her şeyden önce cesur bir kitap, Amerikan şiiri geleneğinin gündelik yaşamdaki karşılığına odaklanan bir deneme olduğu kadar avangard şiire ve estetiğe de göz kırpmayı ihmal etmiyor. Özellikle avangardın tarihsel olarak şiirdeki siyasiliğin (politik oluşun) bitişine duyulan yasın biçimleriyle özdeşleştirilmesi oldukça kışkırtıcı.   

Walt Whitman bu çağda yaşasaydı, göstergelere boğulmuş tüketim toplumuna nasıl bakacağı sorusu, aynı zamanda yazarın dolaylı (ve bazen doğrudan) bir gelenek sorgulamasına imkân sağlamış. Lerner, şairin günümüzde politik biçimlerle olan ilişkisine (Platon’un şair övgüsüne de değinerek) ve bu çağda şairin imajının (dolayısıyla itibarının) zayıfladığına değinirken, aslında toplumun “şiir nefreti” ile “şairin şiir nefreti” arasındaki doğurgan ve çatışmalı ilişkiye de eğiliyor. 

Kitabın ilk matrisi, “Zahiri Şiir” ile “Fiili Şiir” arasında yapılan ayrımda gizli. “Zahiri” yani görünen, konvansiyonel olan şiirin, içtenlik sorunu olmasının karşısına konumlandırılan “Fiili Şiir”, gelenek ve günümüz şiiri tartışmasını da ilgilendiren ayrıntılar içeriyor. 

Bir bakıma Şiir Nefreti’nin merkeziyazarın Sokrates’ten (Nietzsche, ‘ki o yazamaz’ demesini hatırlatarak) yaptığı alıntıda gizli. “Şiirlerden kurtulmayı öğrenmiş yeni bir şair türü”. Kitabın düşünce matrisi bu. 

Ve bu tespitin içinde, yazarı tarafından avangarda verilmiş ufarak bir “rüşvet” var: “Avangard, şiirden nefret eder. Var olan şiirlerden nefret eder. Çünkü onlar kokuşmuş bir toplumun parçalarıdır.”. 

Böylece modern şiirin tarihselliği içinde şiir nefretinin “genetik” bir hadise olduğu doğrulanıyor. Herkes bir gün gelir, tarihin çöplüğünde yerini alır. Değişmez kuraldır. Konvansiyonel şiire karşı duruş ise; hem yaşamsal (dünyevi), hem devrimci, hem de devinimcidir. 

Şiir Nefreti
Ben Lerner
Çeviri: Hakan Toker
Everest Yayınları

 

Kralın İki Bedeni

UTKU ÖZMAKAS

Felsefe, siyaset, teoloji, edebiyat ve hukukun örtüştüğü bir alanı tarayan, bunu yaparken de deneysel bir çabayı düşünsel bir çerçeveye buluşturan bir klasik Kralın İki Bedeni. Pek çok açıdan önemli olsa da, üçüne bilhassa değinmek isterim: Birincisi, iktidarın etrafındaki kutsallık ve meşruiyet halelerinin insan eliyle nasıl inşa edildiğini, hatta hukuk ve teoloji sayesinde aslında bunların “kralın” üstüne dikildiğini hukuki belgelerin, edebiyat eserlerinin, şatafat nişanelerinin satır aralarını kurcalayarak ustalıkla gösterdiği; ikincisi, nesnesini tam anlamıyla kuşatmak için -disiplinlerarasılığın henüz emeklediği bir dönemde-farklı disiplinleri birbiriyle böyle müthiş bir biçimde konuşturabildiği; üçüncüsü, ele aldığı kavramların düşünsel güzergâhını detaylı biçimde ortaya koyan arkeolojik tutumuyla bize bir görme biçimi hediye ettiği için. Böylesine önemli bir klasik eserin, bu kadar temiz bir Türkçeyle çevrilmiş olması bir başka keyif vesilesi… 

Kralın İki Bedeni
Ernst Kantorowicz
Çeviri: Ümit Hüsrev Yolsal
Bilgesu Yayıncılık

Söyle Hayalet Şarkını Söyle

SANEM SİRER
 
Yılın son günlerinde, başa gelmiş ya da şahit olunmuş olayların gölgesi hâlâ düşerken üzerimize geriye dönüp bakmak, pek çok kitabın içinden "o kitap" diye niteleyeceğim birini seçmek zor aslında, ama bir o kadar da zaruri sanki... geçen zamanı bir çerçeveye sığdırmanın, anlamlandırmanın bir yolu bu; günler, aylar, saatler bizden bir şeylerle birlikte öylece kayıp gitmiş olmasın diye. Bu yıl beni etkileyen pek çok metin okudum ve içlerinden birini diğerlerinden ayırıp nitelikleri üzerinden kıyasa tabi tutmam imkansız; onun yerine, "Bu diğerlerinden daha iyi," gibi bir iddiada bulunmaktan kaçınarak, "Okuma deneyimi (benim için) çok iyiydi," diyebileceğim ve bir yılın sonunda, geçen zamanın nereye koştuğunu anlamaya çalıştığım sırada sayfaları arasında geçirdiğim saatleri unutamadığım bir kitaptan bahsedeceğim: Jesmyn Ward'dan Söyle Hayalet Şarkını Söyle
 
Söyle Hayalet Şarkını Söyle, ABD'nin güneyinde geçen bir hikâye; kısmen yol, kısmen bellek, kısmen de hayatta kalma mücadelesinin hikâyesi bu. Toni Morrison'ın Sevilen'inden William Faulkner'ın Döşeğimde Ölürken'ine uzanan çağrışım ve göndermeleriyle usta işi, sürükleyici ve benim, soluk almayı hatırlamak için yer yer duraksayarak okuduğum bir roman. Jesmyn Ward çoksesli ve etkili bir anlatı kurgulamış; Begüm Kovulmaz'ın çeviri dili güçlü. Zihnimizde ve yüreğimizde taşıdığımız, geçmişe ait tortuları, nesnel gerçeklikte yerleri olmasa da duygusal dünyamızdan kayıp geçen gölgeleri, normalde korku romanlarında rastladığımız hayaletleri yansıtma ve anlatıya dahil etme biçimini müthiş etkileyici buldum. Hepsi bir yana, bu roman, geçip giden zamana karşı tuhaf bir direniş sunuyor; ölenlerin, öldürülenlerin ve öylece geçmişe gömüldüğü düşünülenlerin seslerini içerdiği, onların şarkılarını bizim zamanımıza kattığı için. Teselli niyetine...
 
Söyle Hayalet Şarkını Söyle
Jesmyn Ward
Çeviri: Begüm Kovulmaz
Doğan Kitap
 

Gidiyor Gitti Gitmiş

ASUMAN SUSAM

Yakın tarihin önemli konularından biri olan mülteci sorununa muktedirin ülkesinde ve onun dilinden bakan bir kitap Gidiyor Gitti Gitmiş. 2. Dünya savaşını, soykırımı görmüş Avrupalıların ülkesinde entelektüel bir Batılının, sığınmacılarla birlikte kendi insan oluş hikayesi ve tutumu da yön değiştiren emekli Profesör Richard’ın gözünden anlatılan roman, bize aynı gördüğümüz ya da görünmezliğe mahkum ettiğimiz insanların siyaseten bir vaka olmanın ötesinde ve ondan başka biriciklikleri , hikayeleri olan insanlar olduğunu hatırlatıyor. Bürokrasi ve siyasetin ikiyüzlülüğünü, özellikle dil üzerinden egemenden yana düzenlenmiş tuzaklarla örülü yasa ve kuralların eleştirisini de yaparak yansıtan roman, mültecilere “vaka olarak değil hayatlar olarak” bakmamız gerektiğini sarih bir dille anlatıyor. Yazarın bakışaçısı, dil ve söylemi konusu üzerinden irdeleyişi, fikri bir alanın, siyasetin, felsefenin kavramsal yaklaşımlarla tartıştığı ve düşündüğü bir meseleyi insan hikayeleri/hayatları ile örüşü, önemlisi bunu egemenin, muktedirin alanından bir yurttaşın, entelektüelin, Avrupalının dönüşüm hikayesiyle birlikte vermesi romanı güçlü yapan yanlardan.

Gidiyor Gitti Gitmiş
Jenny Erpenbeck
Çeviri: İlknur İgan
Can Yayınları

 

Göndermeler

SEVAL ŞAHİN

Everest Yayınlarının Deneme Dizisinden çıkan bu kitap dönüp dönüp okunacak bir kitap. Editörlük mesleğinin Türkiye'deki serüveninin yazarının kendini bir kahraman hâline koyarak anlattığı bir kitap Göndermeler. Anlatıcının farklı türdeki metinlerle kendi kendinin kahramanı olduğu bu kitap, yazı, yazma ve okuma eylemlerine farklı bakış açıları getirmesi açısından kendine has bir anlatı evreni yaratmış. Yazarken kendi eserinin kahramanı olarak başka eserlerle kurduğu ilişkisiyi gözler önüne serip zaman zaman önde zaman zaman geride durmayı başararak bir edebiyat tarihiyle söyleşmesi de kitabı ayrıca ilgi çekici kılıyor. Bir başucu ve başvuru kitabı Göndermeler. Bilgi ile belleğin sanat ile zanaatin birçok kez hemhal olduğunun göstergesi, ilham verici bir eser. 
 
Göndermeler/ Yazı, Yanıt, Söyleşi, Anı
Selahattin Özpalabıyıklar
Everest Yayınları

Kirli Çıkı

OĞUZ TECİMEN

Felsefede ana yolların, ana figürlerin büyüklüğünü, bazen de büyütülmüş olduklarını görmek için onların yanından geçen uzun yan yollara sapmak gerekir. Clément Rosset’nin böyle bir tali yol olduğunu söyleyebiliriz. 1960’ta henüz 21 yaşındayken yayımladığı La Philosophie tragique’le başlayan Mart 2018’deki ölümüne dek süren felsefi üretimiyle hem Fransız felsefesinin en şanlı dönemlerine tanık olmuş hem de en çok ilgilendiği iki filozof Schopenhauer ve Nietzsche gibi “günceldışı”, “gündemdışı” [inactuel] kalmayı seçmiş.Çünkü Rosset’ye göre, “Felsefenin yararı, gerçekle yalnızca bir anlığına ilgilenen, dolayısıyla hiç ilgilenmeyen bir çeşit günlük düşünce ağının içine düşmekten kaçınmayı sağlamasındadır.” Ama gerçeğe ve zamanına bir ilgisizlik olarak anlaşılmamalı bu, tam da “ikizi olmayan” olarak tanımladığı gerçeğin “sahte ikizler”inin, güncel temsillerinin mutlakmış gibi sunulmasına karşı sürekli “kuşku tohumları” saçmak ve mesafe almakla gerçeğe ve zamana tersinden müdahil olmaktır söz konusu olan. Ne kötümserliğe saplanan tarihselci felaket tellallığına ne de iyimserliğe sarılan pozitivist ilerlemeci umuda aldanmadan, nedenin ve niçinin kölesi olmadan hayatı “trajik bir sevinç”le olumlamak Rosset’nin derdi. Hayat gülünesiyse gülmek, acınasıysa acımak ama zamanın dayattığı anlam koşullanmalarına teslim olmamak.

Nefis çevirisiyle Kirli Çıkı (Faits divers), adından da anlaşılacağı üzere hiçbir kategoriye girmeyen bir düşünürün güncel eğilimlerden sapmalarından, felsefeden edebiyata, müzikten kişisel deneyimlere dallanıp budaklanmalarından oluşan bir söyleşi, deneme, polemik seçkisi. Heidegger’e ve Fransız filozoflara karşı “metafizikçi” ya da “solcu” olmayan, yani “güncel olmayan” bir Nietzsche’yi savunması, Schopenhauer’i “güncellemeden” zamanına aykırılığıyla gündemleştirmesi, Sartre’ın ona buna angaje tavrıyla felsefeyi ısrarla “fuhuş”a sürüklemesine çatması… İyi komedyenler için nasıl klişe ama doğru olan “güldürürken düşündürüyor” tabirini kullanıyorsak, iyi bir düşünür olan Rosset’ye de düşündürürken güldürdüğünü söylesek itiraz etmezdi herhalde. Kitapta beraber gülüp eğlendiği ahbabı Cioran’la ve sonradan arasının açıldığı Deleuze’le anıları ve mektuplaşmaları da yer alıyor. Bütün bu figürlere bir de Rosset’nin “günceldışı” gözünden yamuk bakma imkânı buluyoruz. Kirli Çıkı, işlek ve hızlı ana yollardan sapıp çapaklı çıkmazlı sokaklarda aylaklık etmek için keyifli bir dolambaç.

Kirli Çıkı
Clement Rosset
Çeviri: Zerrin Kaya
Dost Kitabevi

 

Dedemin Definesi

ELİF TÜRKER GÜMÜŞ

Bu yıl en çok, Mehmet Said Aydın’ın Dedemin Definesi adlı metninden etkilendim. Aydın’ın, şair duyarlılığıyla ve şiir ritmiyle kurduğu metninin meselesi kadim. Demir leblebi. Derin kuyu. O kuyuyu kim kazdı; kuyuda ola ki define vardı, e bulsa kaç yazardı, hiç bilemiyorum; sorunun anlamadığım o kadar çok yönü var ki. Bu biraz benim tembelliğimden, biraz da cehaletimdendir belki ama kabahatimin büyüğü şu: Ben, mevzunun taraflarını dinleyebilecek ve her birimizi anlamama yardım edecek dilden / dillerden yoksunum. Mehmet Said Aydın bu metinle, “kardeşlik” diyoruz ya hep, kardeşlik aynı dili konuşunca mümkün olabilir ancak diyor bir bakıma. Üstelik kimseyi de yargılamıyor. Dedemin Definesi’nin, üzerinde yaşadığımız toprakların üç diliyle yayımlanmasını bu açıdan öyle kıymetli buluyorum ki gözlerim doluyor sevinçten.

Dedemin Definesi
Mehmet Said Aydın
Edebi Şeyler

 

Kampana

TÜLİN URAL

Kampana: Dille kurduğu akışkan, ritmik ve nükteli ilişki için. Ama bu ilişki içine okuru da katabildiği için. Türkiye için çok yakıcı kardeşlik ve barış meselesini incelikli ve çok katmanlı olarak ele alabildiği için. Bir de tüm bunları bizim edebiyatımızda pek dokunulmamış bir alan olan askerlik deneyimi üzerinden anlatma cesareti için. Hem de bir ilk kitapta...

Kampana
Seçkin Erdi
Everest Yayınları

 

Modern Trajedi 

MEHMET FATİH USLU

Raymond Williams’ın ilk basımı 1966’ta yapılan Modern Trajedi’si 2018’de, elli yıldan fazla bir gecikmeyle de olsa, Barış Özkul tarafından Türkçeye kazandırıldı. Bunun, altı özellikle çizilmesi gereken bir katkı olduğu kanaatindeyim. Modern Trajedi bir yanıyla sıkı bir edebiyat teorisi kitabı. Williams, trajedinin 2500 yıllık macerasını tarihselleştirirken, “trajik”in teorisinin açmazları ve sorunları ile hesaplaşmaya girişiyor. Bu önemli elbette, ama düşünürün daha büyük cüreti trajediyi edebiyatın alanından çıkarıp, modern hayatın bir tecrübesi olarak kavramasında yatıyor. Oysa daha birkaç sene önce George Steiner, meşhur eseri Trajedinin Ölümü’nü yazmış, trajedinin “şimdi”deki yokluğunu ilan etmiş. Williams, trajik’in edebiyatın, edebiyat eleştirisinin alanını aştığını düşünerek Steiner’ın koyduğu sınırları geçiyor ve trajediden gündelik hayata açılan imkânların peşine düşüyor. Burada onun trajik tahayyülü, devrim fikriyatını (ve hissiyatını) terbiye edecek bir bilinç, siyasi idealizasyonun karşısına dikilecek bir sorgulama imkânı olarak yeniden inşa ettiğini görüyoruz. Kitap bu perspektiften edebiyatla hayat (ya da trajediyle politika) arasında yepyeni sorular üretiyor; trajedinin bugünkü muhtemel varlığını bir siyaset imkânı olarak kavramaya bizi davet ediyor. 

Modern Trajedi
Raymond Williams
Çeviri: Barış Özkul
İletişim Yayınları

Los diarios de Emilio Renzi

BAŞAK BİNGÖL YÜCE

“İş iradeyi teşvik etmek değil, kaosu idare etmek” diyen Arjantinli yazar Ricardo Piglia’yı bu yıl tam da bu nedenle rafa kaldıramadım. Piglia’nın Emilio Renzi’nin Günlükleri(Los diarios de Emilio Renzi) romanını - ya da yazarın alter egosuna yazdırdığı günlükleri mi demeliyim - bu yıl çantamda ve masamda yıprattım, bitmesin diye her gün bir gününü okuduğum, günlerinden kendime iş de düş de çıkardığım oldu. Yani Piglia’yı dinleyip hayatın, edebiyatın, varoluşun kaosunu böylece idare etmeye çalıştım. Piglia’nın Emilio Renzi’ye kaçtığı gibi, başka coğrafyada, başka bir dilde, başka bir hayat içine bir çapa atılabilir mi ("anchor" demek istiyorum), böylece tutunulabilir mi, bunu deneyimledim. Aylardır okuyor olduğum kitabı henüz bitirmedim, ama son yıllarına yakınım. Bu telaşlandırıyor da beni. Latin Amerika Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden olan Piglia’nın altmış yılda yazdığı 327 defterini bir araya getiriyor bu kitap. Bazen bir okur, bazen bir yazar, bazen bir oğul, bazen sevgili, bazen çocuk, bazen yetişkin olarak karşımıza çıkan Emilio Renzi’nin hayatı da benzer bir tutunma çabasıyla geçiyor aslında, o da çapayı dünya edebiyatından pek çok yazara, onların metinlerine ve hayatlarına atıyor, Kafka’ya, Camus’ye, Borges’e varıyor. Çantadaki “o kitap”tan, kitaplardan başka çapa atılacak yer de kalmadı sanırım çağımızda. Şimdi, kitabın sonlarına doğru bunu en iyi Piglia’nın sezmiş olduğunu düşünüyorum.

Roman geçtiğimiz yıl İngilizcede Robert Croll çevirisiyle yayımlandı ancak henüz Türkçeye çevrilmedi. Piglia’nın Türkçedeki tek kitabı bu yıl Delidolu Yayınları’ndan çıkan Son Okur. Yayınevinin editörü sevgili Ayşegül Utku Günaydın, Piglia’nın diğer eserlerini de yayımlayacaklarını müjdeledi.

Los diarios de Emilio Renzi (Emilio Renzi’nin Günlükleri)
Ricardo Piglia
Editorial Anagrama

 

Yazar isimleri alfabetik sıraya göre düzenlenmiştir. 
[1]İlk kez 90’lı yıllarda Kaos Yayınları ile Metis’in yayımladığı eserin gözden geçirilmiş iki ciltlik yeni basımı, 68 Devrimi’nin 50. yılını kutlamak üzere bu yıl yayımlandı.