Biraz da burayı acıtmayı istiyor gibi

Hayatta-Kalma-Alıştırmaları

Hayatta Kalma Alıştırmaları

JORGE SEMPRUN

çev. Alev Er Sel Yayıncılık Şubat 2022 88 s.

 

"Hatırlama uğraşı, geçmişi estetize etme, onu bir “tüketim nesnesine” dönüştürme riski taşıyor. Bir başka tehlike daha seziyor Semprun: İşkence anılarının bir mağlubiyet senfonisine dönüşme eğilimi var. Uzun uzun detaylandırdığı copların biraz da bu eğilime inmesini istiyor gibi. Biraz da burayı acıtmayı istiyor gibi. Çünkü asıl kaybedenin –istediği kadar galip görünsün– bizatihi cellatlar olduğuna inanıyor, kurbanlar değil."

BARIŞ KILIÇ

“… Buluşunca konuşacak o kadar çok şeyimiz oluyor ki, geçmişi yâd etmek aklımıza bile gelmiyor. Hayat bize hayranlıkla konuşup tartışacak öyle çok şey sunuyor ki, oralara gelemiyoruz bile...” Kıymetli yoldaşı Hessel’i böyle anıyor Semprun ve bu özlemi roman boyunca sıklıkla dillendiriyor. Peki, bu özlemi yalnız Hessel’e karşı mı duyuyor? Sanmıyorum.

Hatırlama uğraşı, geçmişi estetize etme, onu bir “tüketim nesnesine” dönüştürme riski taşıyor. Tıpkı Holokost Anıtı, Guernica tablosu, Auschwitz’in müzeye dönüştürülmesi gibi… Bu tehlikenin farkında Semprun. İşkence anılarının anlatıldığı bir masadan vebadan kaçar gibi kaçması bu yüzden. İşkence anılarının, madalyalıları biz ölümlülerin dünyasından ayıran bir ayrıcalığı var; üstelik bu ayrıcalık, artık geçmişi yâd etmekten başka hiçbir şey yapmama uyuşukluğunun zeminini de tesis ediyor. İşte tam bu noktada, sanki o konforlu alana çomak sokmak ister gibi, ilginç bir şey deniyor Semprun: Geçmişi cop çeşitlerinin maddi gerçekliğiyle hatırlamak! Neden mi? Çünkü Nazizm her ne kadar ürkütücü de olsa bir o kadar soyut bir nutuk. Halbuki cop fazlasıyla belirgin bir gerçeklik.

Jorge Semprun

Verdikleri acı bayağı farklı, kendine özgüydü gerçekten. Hangisine maruz kaldığımı verdiği acının süresinin uzunluğundan tereddütsüz anlayabilirdim.” diyor Semprun. Yaşanan acıların olağanüstülüğünü insanın tahayyül gücünün sınırlarına yanaştırmak, bundan da önemlisi manasızlığına işaret etmek için uzun uzun cop çeşitlerini sıralıyor: Tornadan çıkmış perdahlı tahta cop, sıradan sopa, polis copu, Buchenwald’daki astsubayların sıklıkla tercih ettiği gummiler, geçmeli kurşun boru biçiminde olanlar, mat çelik, açılır kapanır, vs… Fakat copları hatırlarken, daha doğrusu cop vesilesiyle geçmişi hatırlarken odağına acıyı değil, insanlık hallerini koyuyor; böylelikle işkence anıları hem pornografik bir anlatı olmaktan kurtuluyor hem de sahibine huzur hakkı sağlayacak bir yatırım olmaktan çıkıyor. Tahta copun kuru, şimşek gibi ama uzun sürmeyen acısı; kauçuk copun ilk değdiğinde bir şey ifade etmeyen ama giderek derinleşip uzayan acısı; basit sığır sopasıyla, iç içe geçmeli kurşun copun dile getirilemeyen, sadece bedenin kendisinin ayrımsayabildiği acısı…

Mazohistçe mi? Hayır… İşkence anılarının kinizme teslimiyet anlamına gelmeyecek bir varlık göstermesi için bu şart. Çünkü bir başka tehlike daha seziyor Semprun: İşkence anılarının bir mağlubiyet senfonisine dönüşme eğilimi var. Uzun uzun detaylandırdığı copların biraz da bu eğilime inmesini istiyor gibi. Biraz da burayı acıtmayı istiyor gibi. Çünkü asıl kaybedenin –istediği kadar galip görünsün– bizatihi cellatlar olduğuna inanıyor, kurbanlar değil.

Auxerre’de, bahçesinden güller taşan villada, Gestapo pisliklerinden çaldığı her suskun saatte devşirdiği bu inanç yalnız Semprun’un inancı mı?