16 Şubat 2021

Türkiye laik mi?

Değer yargılarına girmeden Mahkeme kararlarına dayanarak aktarayım. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararları bu konuda bize iyi bir panorama sunabilir

Başlıktaki sorunun yanıtı kâğıt üzerinde belli. Anayasa'nın çok sayıda yerinde dolaylı olarak, on farklı yerinde açıkça ve doğrudan yer alıyor bu ilke. Örneğin daha Başlangıç'ta "laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı" söyleniyor. Değiştirilemez düzenlemelerde, "Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir" denilerek güzide bir konuma taşınıyor. Zaten bu nedenledir ki milletvekili ve Cumhurbaşkanı yeminlerinde "laik Cumhuriyet ilkesine bağlılık"tan bahsediliyor. İnkılap kanunlarına yer veren maddede bu kanunların, "Cumhuriyetin laik niteliğini koruma amacı güttüğü ve Anayasa aykırı olacak biçimde yorumlanamayacakları" ifade ediliyor. Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin "laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı" vurgulanıyor. Hakeza, bugünlerde çok tartışmalı olan Diyanet İşleri Başkanlığının, "görevlerini laiklik ilkesi doğrultusunda yerine getireceği" özellikle düzenlenmiş bulunuyor.

Bunlardan başka, genel olarak, temel haklar ve özgürlüklerin, laik devleti ortadan kaldırmak için kötüye kullanılamayacağı veya bunlar sınırlandırılırken laik cumhuriyetin gereklerine aykırı davranılamayacağı (md. 13 ve 14) söyleniyor.

Diğer pek çok hüküm de dikkate alındığında Türkiye'nin anayasal olarak laik olduğunu söyleyebiliriz. Peki ama uygulama böyle mi?

Daha önce laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı olduğu yargı kararıyla saptanan AK Parti kurmaylarının uygulamalarına baktığımızda bu pek böyle değil. Fakat bu yeni de değil. 12 Mart'tan itibaren Türk-İslam sentezi akımının uygulamaları bu ilkenin içinin kemirilmesine neden olmuştu. AK Parti pratikleri bu sürecin son ve köklü dönemeci sayılabilir ancak. Adını koyalım, Türkiye zaten gerçek anlamda laik değildi. Öyle olduğu içindir ki bugünkü şeriatçı söylemler nispeten rahat karşılık bulabiliyor.

Değer yargılarına girmeden Mahkeme kararlarına dayanarak aktarayım. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararları bu konuda bize iyi bir panorama sunabilir.

* * *

Türkiye'de doğmuş birini düşünelim. Adı da Kemal olsun. Kemal doğar doğmaz devlet ile karşılaştığı ilk yer nüfus müdürlüğü olacaktır, malum. Devlet, Kemal'e bir nüfus cüzdanı verecek o cüzdanda veya nüfus kütüğünde "din hanesi" yer alacak. Anayasa, "kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz" (md. 24/3) dese bile küçük dostumuz veya ebeveynleri daha doğduğu gibi bir din ile eğer özel bir beyanda bulunmamışsa İslam ile ilişkilendirilecek, eğer bu haneyi boş bırakmak isterlerse bu defa da bu soruya "yanıt vermeme" kanaatini açıklamaya zorlanacaklar.

Laik Cumhuriyet'te bu olmaz, Türkiye'de olur. Ben demiyorum, Sinan Işık/Türkiye kararı diyor.

Bu Kemal kardeşimiz biraz daha büyümüş olsun. Devlet ile temas kuracağı yeni deneyimi, ilköğretim olacaktır. Bu defa da adı "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" olan ve fakat içerik itibarıyla "Sünni İslam'ın esasları"nın anlatıldığı bir dersi almaya zorunlu tutulacak. Bu zorunluluktan muaf olmak isterse bu mümkün olmayacak, hatta yetmezmiş gibi "Peygamberimizin Hayatı" ve "Kuran-ı Kerim" derslerini de "zorunlu seçimlik" ders olarak almak durumunda kalacak.

Laik Cumhuriyet'te bu olmaz, Türkiye'de olur. Ben demiyorum, Eylem ve Zengin/Türkiye, Mansur Yalçın/Türkiye kararları diyor.

Kemal kardeşimiz biraz daha büyümüş, alnının akıyla mezun olmuş olsun. Devlet, bu defa da onu zorunlu olarak askere alacak. Kemal, olur da dini ve/veya vicdani kanaatleri gereği vicdani ret hakkını kullanmak istese, hatta Türkiye'nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi'nin diğer 45 üyesinde bu hakkın bulunduğunu söylese bile onu dinleyen olmayacak, yaka paça askere alınacaktır. Dahası, askerde, büyük olasılıkla künyesine sorgusuz sualsiz "M" harfi (Müslüman'ın kısaltılmışı) kazınacak, yemeklerden önce "Allah'ımıza hamdolsun, milletimiz var olsun" diye duaya zorlanacak, olur da bunu yerine getirmemeye cesaret ederse "emre itaatsizlikte ısrar"dan başı yanacaktır. Hatta silah arkadaşlarından bazılarının başına bir şey gelirse, devlet ricali, bu durumdan nemalanacak. Törenlerde nutuk söyleyecek, propaganda ve gösteri yapacak; bunu yaparken de Siyasi Partiler Kanunu'nun "Siyasi partiler, herhangi bir şekilde dini tören ve ayin tertipleyemez veya parti sıfatıyla bu gibi tören ve ayinlere katılamazlar. Siyasi partiler, dini bayramları, ayinleri ve cenaze törenlerini parti gösterilerine ve propagandalarına vesile yapamazlar." hükmünü (md. 88) dinlemeyecek. Kemal'in aklına Orhan Veli'nin dizeleri gelecek: "Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk söyledik." Cenaze töreninde sadece silah arkadaşının değil, laiklik ilkesinin de gömüldüğünü düşünecek.

Türkiye'de olur mu olur. Peki Laik Cumhuriyet'te yeri var mıdır? Hayır! Ben demiyorum, Ülke/Türkiye, Tarhan/Türkiye, Savda/Türkiye kararları diyor.

Kemal kardeşimiz, sağ salim tezkeresini almış ve evine dönmüş olsun. Bu defa onu daha çetin bir hayat gailesi bekliyor olacak. Mesela şanssızsa uzun yıllar işsiz gezecek şanslıysa karın tokluğuna bir iş bulacak, maaş alacak ama vergisini de kalem kalem ödeyecek. İşte o vergilerin büyük bir kısmı, ona sorulmadan Diyanet İşleri Başkanlığına gidecek. Bütçeden, yedi sekiz bakanlıktan çok pay alan o Başkanlık, laiklik ilkesine aykırı açıklamalar yapacak, farklı mezhepleri, inançları yok sayacak. Mesela camiler elektrik faturalarından muaf olurken, bunun cemevleri için geçerli olamayacağını çünkü oraların milyonlarca kişi aksini düşünse bile "ibadethane" olmadığı "fetvası"nda bulunacak. Ezanların ses düzeyi, gürültü kirliliği (Dünya Sağlık Örgütüne 104 desibellik ses, tehlike eşiğidir) düzeyine ulaşacak, olur da buna karşı çıkmak isterse linç edilmeye hazır olacak ve yalnız kalacak. Başkanlık, bunlar yetmezmiş gibi, mesela Kemal'in veya arkadaşlarının cinsel yönelimlerine çatacak.

Laik Cumhuriyet'te bunlar hiç ama hiç olmaz. Türkiye'de ise olur. Ben demiyorum, İzzettin Doğan/Türkiye, Cem Vakfı/Türkiye kararları diyor.

Kemal, askerliğini yaptı, işini buldu. Belki birini sevdi ve evlenmek istedi. Büyük olasılıkla karşısına bir imam çıkarılacak. Buna itiraz etmek isterse, kâğıt üzerinde olanak tanınsa bile sosyal baskı altında fişlenmekten çekinecek, ürperecek. Bu, din özgürlüğünün gereği olmamasına rağmen ona öyleymiş gibi telkinde bulunulacak. Olur da birileri İnsan Hakları Mahkemesi kararı böyle söylemiyor diyesiye, olan olacak biten bitecek.

Kemal, bütün bunlardan yakınsa ve bir laiklik eylemine katılsa büyük ihtimalle yerlerde sürüklenecek, gaz bombasına maruz kalacak, şanslıysa canını veya gözünü kurtarabilecek. Ona bunu yapanlar ise yine pek muhtemeldir ki cezasızlık ile mükafatlandırılacak.

Kemal'in böyle geçen yaşamı sona erdiğinde ise onu sorgusuz sualsiz İslami usullere göre defnedecekler. Olur da laik bir tören isterse onu pek dinleyen olmayacak; alternatif biçimler, mesela krematoryum talebi vs. kabul görmeyecek; dostlarının, cenaze töreninde slogan atması durumunda ise başları fena ağrıyacak.

Bu, Kemal'in hikâyesi gibi gelebilir ama sadece onun hikâyesi değil: Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur!

ETİKETLER

Tolga Şirin

Yazarın Diğer Yazıları

Erdoğan'ın ironisi

Tıpkı vaktiyle Erdoğan'ın deneyimlediği gibi, hatta çok daha güç koşullarda ve çok daha ağır ceza tehditleri altında cezaevlerinde bulunan yüzlerce "düşünce suçlusu" var

Gergerlioğlu kararı neden Anayasa'ya aykırı?

Anayasa metninde yüzlerce değişiklik yapılması 12 Eylül hukukunun uygulanmaya devam edilmesine engel olmadı

"Yeni anayasa" arayışının ardındaki olası on neden

Anayasa hukukuyla haşır neşir biri olarak, yakın geçmişteki tartışmalardan, dünyadaki anayasal gelişmelerden ve kendi arşivimden hareketle on olasılığın gerçekleşebileceğini tahmin ediyorum