19 Ocak 2020

Hafızadan utanca Hrant Dink'ten geriye kalanlar

"Elimde tuttuğum anahtarı, ağladığım duyulmasın diye oluklu tenekeden barakaya sürtüyordum yürürken… Bir o yana, bir bu yana yürüdüm, yürüdüm ve ağladım"

"1986'da Denizli 12. Piyade Alayı'na sekiz aylık kısa dönem askerlik için gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni ayırıp er olarak bıraktılar. İki çocuk sahibi koca bir adamdım, umursamamam gerekiyordu belki. Amma velakin fena koymuştu bu ayrımcılık. Tören sonrasında herkes ailesiyle mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın arkasında tek başıma saatlerce ağladım. Elimde tuttuğum anahtarı, ağladığım duyulmasın diye oluklu tenekeden barakaya sürtüyordum yürürken… Bir o yana, bir bu yana yürüdüm, yürüdüm ve ağladım."
-Hrant Dink

Hafıza...

Bu yükü ağır anının sahibi, gazeteci-yazar Hrant Dink hayatta değil. Ancak geride bıraktığı yazılarla toplumsal hafızamızın yeniden şekillenmesini etkilemeye, uğradığı haksızlıkları dile getiremeyenlerin sesi olmaya devam ediyor. 2007'nin 19 Ocak günü, Agos gazetesinin bulunduğu Osmanbey'deki Sebat Apartmanı, 53 yaşındaki Hrant Dink'in binanın önünde öldürülmesiyle zihinlere kazınan bir simge haline geldi. Naaşı kaldırımda yatarken çekilmiş fotoğraflarının uluslararası yayın organlarında tekrar tekrar basılması, milyonların katıldığı cenazesi, o günden sonra bu binayı toplumun vicdanına yerleştirdi. Binanın girişinde, kaldırımın üzerine yerleştirilen "Hrant Dink burada öldürüldü. 19 Ocak 2007, saat 15.05" açıklamasını taşıyan hafıza taşı, bir an durup okuyana, Türkiye'nin yakın tarihindeki bu ağır travmayı ve 13 yıldır devam eden davayı bugün yeniden hatırlatıyor.

23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı - Fotoğraf: Sinan Kesgin

Önyargılara karşı verdiği mücadele, vazgeçmediği barış dili ve yaşam hikayesiyle Hrant Dink toplumsal hafızamızın durak noktalarından biri. O nedenle bugün hâlâ aramızda olması şaşırtıcı değil. Eskiler "Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" demiş olsa da, bugün bu unutma sakatlığına ya da hastalığına karşı Hrant Dink sayesinde ve onunla birlikte direnebiliyoruz. Sebat Apartmanı'ndaki Agos gazetesinin eski yerinde yaratılan 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı da bunun kanlı canlı bir parçası. Dink'in ceketi, çalışma odasında hâlâ asılı… Eski televizyonunun titrek ekranında her zaman olduğu gibi bir at yarışı var… Defalarca başvurup ancak 48 yaşında alabildiği pasaportunun isim- soyadı kısmında yazan "Fırat Dink", insanın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor… Çocukluğunu geçirdiği Tuzla'daki Kamp Armen (Ermeni Yetimhanesi) hüzünle birlikte aşk ve evlilik umutlarını da taşıyor… Gençliğinde Manavgat'ta açtığı kuyumcu dükkanı, küçücük bir kırtasiye olarak başlayan Beyaz Adam Kitabevi ve kurduğu Aras Yayınevi, onu adım adım gazeteci kimliğine yakınlaştırıyor… 1980 darbesinin ardından gözaltına alınması ve tuvaletten bozma bir hücrede kaldığı dönemdeki "tuvalet korosu" tanıklığı tüyler ürpertici ama aynı zamanda oldukça tanıdık… Son günlerine dek yazdığı gazetenin sayıları Türkiye'nin, Ermeniler'in ve diğer gayri müslim toplulukların hafızasını taşıyor… Ve kendi deyimiyle "tırttava"; askerlik görevini yaptığı dönemde, Ermeni olduğu için yaşadığı ayrımcılığa karşı, oluklu tenekeden bir barakada çıkardığı isyanın sesi kulağımızı tırmalıyor…


Hrant Dink'in pasaportu - Fotoğraf: Sinan Kesgin

23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı, adeta bir yüzleşme meydanı. Amacı ve üzerimizde bıraktığı etkiyle, Türkiye'de son 10 yıldır ivme kazanan toplumsal hafıza çalışmalarıyla benzerlikler taşıyor; geçmişte yaşanmış hak ihlallerinin kaydını oluşturmak, inkar edilen, bilinmeyen, yanlış bilinen veya yok sayılan, konuşulmayan gerçekleri sergilemek, onlarla yüzleşmek ve toplumun susturulmuş kesimlerinin kendi ifadelerini bulmalarına aracı olmak…

2015'ten beri toplumsal hafıza ve geçmişle yüzleşme alanında, özellikle gençlerle çalışmalar yapan Karakutu Derneği'nin toplumsal hafızayı güçlendirmek için benimsediği yenilikçi bir yöntem, Hafıza Yürüyüşleri. Kadıköy, Cağaloğlu, Şişli, Beyoğlu, Balat gibi İstanbul'un farklı bölgelerinde yapılan yürüyüşlerde, resmi tarihin dışında bir anlatı arayışıyla birlikte kente, sokaklara ve binalara bir başka gözle bakarken toplumsal hafıza üzerinden farklı bir okuma yapma fırsatı da doğuyor. Gençlerin hem anlatıcı hem de katılımcı olduğu bu hafıza yolculuklarında, her gün önünden geçilen mekânların farklı tarih ve hikayelerini ortaya çıkarabilmek geçmişte yaşanan insan ihlalleriyle yüzleşmeyi de beraberinde getiriyor.

Karakutu'nun düzenlediği hafıza yürüyüşlerinin duraklarından biri de Sebat Apartmanı ve kaldırımdaki hafıza taşı. Karakutu Derneği Yönetim Kurulu Üyesi, Doç. Dr. Umut Azak'ın verdiği tarih ve hafıza atölyelerinden edindiği izlenimler kayda değer:

"Türkiye'nin son 100 yılının en önemli olaylarını sorduğumuzda, seçilenler arasında hep 19 Ocak 2007 bir dönüm noktası olarak yer alıyor. 20'li yaşlarındaki bu gençler 13 yıl önce çocuk yaştaydılar. Buna rağmen Hrant Dink'in kendileri için en ilham verici insan olduğunu söylemeleri etkileyici. Çünkü onun dili, barışı mümkün kılan, umut veren ve geleceğe bağlayan bir dildi. Birbirinden farklı olan insanların birbirini dinlemeye başladığı bir dönemdi. Cenazenin kalabalığı ve anmaların sürekliliği aslında o dili yitirmemek, ona sahip çıkmak ve korumak adınaydı. Gençlere baktığımda da, Dink'in mirasını yaşatma çabalarının boşa gitmediğini görebiliyorum."

Azak için mekânların gerçek hikayeleriyle birlikte bu ziyaretlerin tetiklediği duyular da önemli: "Erken yaştan itibaren eğitim sistemi merakımızı öldürmek ve duyularımızı köreltmek için büyük çaba sarf ediyor. Bu da zamanla bizi genel inkar politikasının işbirlikçisi yapıyor. Bu hafıza yolculukları, gençlerin dini, cinsiyete dayalı, etnik veya politik nedenlerle dışlanmış gruplara yapılan haksızlıkları keşfetmesini ve sorgulamasını da sağlıyor. Ortaya çıkan kuşkusuz sadece üzücü hikayeler olmuyor; mekânlarda ve anlatılarda umut veren bazı direniş ve güçlenme hikayeleri de var." Azak, Karakutu isminin çağrışımlarına da değiniyor:

"Belki hiç açılmayacak bir şeyi açmaya cesaret etmek... Utanç veren bir sayfayı açmanın hüznünün yanı sıra, sorumluluğunu da kabullenmek ve hiç açmamış olma halinden çıkmanın verdiği kısmi bir iç rahatlığı..." Buna derneğin kurucularından Emrah Gürsel'in tanımını da eklemeden geçmiyor: "Kara kutuyu, uçak çakılmadan önce dinlersek belki daha farklı bir toplum inşa edebiliriz."

Hrant Dink

Hakikat...

23,5 Hafıza Mekânı'nın esas anlatıcısı Hrant Dink; soru sorarken insanı bildiğini yeniden sorgulamaya sevkeden iyi bir dost… Mekânın akışı da hep sorular üzerinden. Müzenin kurulma aşamasında, dört yıl boyunca Avrupa'dan Balkanlar'a, Güney Afrika'dan Güney Amerika'ya kadar dünyanın zor, çatışmalı geçmişi olan birçok farklı yerinde incelemeler yapılmış; resmî anlatılarda, medyada ifade bulmayan ancak daha sonra kamusal vicdanda yer edinmiş "zor geçmiş"lerle yüzleşen hafıza mekânları, ilham almak için incelenmiş. Program Koordinatörü Nayat Karaköse bu örnek mekânlarda sık sık "Hafıza mekânları cevaptan ziyade sorular ortaya koyar" anlayışına rastlamış. "Biz tapınılacak bir put yaratmak istemedik. Gelenlerin kolaylıkla ilişki kurabildiği, insanlarla iddialaşan değil, onlarla konuşan, onları düşünceye ve vicdan muhasebesine yönelten bir yer olsun diye hayal ettik. Hrant Dink'i anlatmak, onun mücadelesini yüceltmek önemli ama amacımız bundan ibaret değil. Hrant'ın savunduğu demokrasi, barış, insan hakları, adalet gibi evrensel değerleri kitlelerin keşfetmesini sağlamalı ve onun sözünü çoğaltmalıyız."

Sonunda hayatına mal olmuş olsa da, Hrant Dink geçmişin acı bölümlerini deşmenin, onlarla yüzleşmenin toplumlara iyi geleceğine olan inancını hiç yitirmedi. Durduğu muhalif noktadan sapmadan bu konuda bıkmadan usanmadan yazdı, anlattı. Bu gayretlerinde odağı çözüm bulmaktı; göğüslemek zorunda kaldığı tüm eleştirilere ve yıpratmalara rağmen bildiği gerçekleri anlatmaktan ve vicdana başvurmaktan vazgeçmedi. Muhatap olduğu her iki toplum için de yüzleşmeye ve uzlaşmaya yer bulan bir hafıza anlatısına ulaşmak istiyordu. 23,5 Hafıza Mekânı da, merak uyandıran adıyla aynı yönde bir girişim. Mekânın ismi, Hrant Dink'in 1996 yılının 23 Nisan gününde gazetedeki köşesinde yazdığı yazıdan geliyor. Dink, bu yazıda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ilk açılışı ve çocuklar için umutlu bir gelecek vaadinin yıldönümü olan 23 Nisan ile Ermeni soykırımının başlangıç günü olarak kabul edilen 24 Nisan günlerini karşı karşıya koyuyordu. Hem Ermeni hem de bir Türkiyeli olarak yaşadığı bu çelişkinin verdiği acıyı anlatıyor ve bu ikilemi özetleyen bir simge öneriyordu: 23,5.

23,5 Atlantis Uygarlığı Odası - Fotoğraf: Sinan Kesgin

"Neleri unutturuyor bu ülke bize?" diye soruyor, antropolog Işıl Demirel ve devam ediyor; "Türkiye'de hatırlama değil üzerini örtme kültürü var. Ermeni Soykırımı, Trakya Olayları, Sivas Katliamı… Hiçbiri üzerine tek bir anıt bile yok. Hrant, sadece Hrant'ın arkadaşları sayesinde yaşıyor. Her 19 Ocak'ta anmaya devam etmezsek diğerleri gibi unutulup gidecek. Bazı mücadeleleri dirayetle sürdürmek gerek. 100. yılından sonra başlayan soykırım anmaları ya da her sene yapılan hololokost anmaları gibi… Her 19 Ocak'ta Agos'un önüne gitmek benim için bir namus davası gibi. Hrant'a sahip çıkmak, yılda bir kez de olsa 'Ben Ermeniyim!' diye bağırmak, onu Ermeni olduğu için öldürdüklerini yeniden haykırmak insanı güçlendiriyor."

Işıl Demirel, aynı zamanda SEHAK (Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği) Yönetim Kurulu Başkanı. Avrupa'da "anıt kültürü" üzerine aldığı eğitimi anlatırken bu coğrafyaya atıf yapmadan edemiyor; "Avrupa'da dikkat çekici bir yüzleşme ve anımsama kültürü var. Anımsamak zaten önce yüzleşmeyi gerektiriyor. Altmışın üzerinde Avrupa ülkesinde, kentlerin sokaklarına, mahallelerine 'tökezleme taşları' olarak adlandırılan küçük pirinç levhalar konmuş. Bunlar, Yahudiler'in alınıp toplama kamplarına götürüldüğü ya da öldürüldüğü yerler. Bu küçük anıtlara takılıyor, okumak için eğilip geçmişte yaşanmış bu korkunçluğa karşı saygı gösteriyorsunuz. Coğrafyamızdaki tek tökezleme taşı Hrant Dink'inki. Bu eğitimi uygulamak için Türkiye'de ne var diye düşündük. Atatürk heykellerinden başka anıtımızın pek olmadığının farkına vardık. Türkiye'de anıtlar değil şehirler, mahalleler, mekânlar vardı; hafızası değiştirilen, silinen, dönüştürülen, başka bir şeye evrilen…

Sebat Apartmanı önündeki hafıza taşı

SEHAK, 2017'den beri Anne Frank'ın yaşam öyküsü üzerinden temel haklar ve demokratik değerler öğretimi projesi çalışmaları yapıyor. Bu yaşam öyküsüyle beraber Holokost eğitimine ağırlık verilen projede katılımcılar, İzmir, Mersin, Çanakkale, Edirne ve İstanbul'da hafıza yürüyüşleri yapmaya davet ediliyorlar. Bu yürüyüşler sırasında, kent ve mahalle sakinlerine bu mekânlar hakkında ne bildiklerini sorarak eleştirel düşünceyi destekleyen kısa filmler ortaya çıkarıyorlar. Böylece, mesela, İzmirliler'in çoğunluğunun Fuar alanının eskiden yoğun yerleşim düzeninde Ermeni mahallesi olduğunu bilmedikleri, burasını her zaman lunapark sandıkları ortaya çıkıyor. 19. yüzyılda İzmir'de varolan hayat dolu Ermeni ve Rum mahallelerinin korkunç bir yangında yakılıp kül edildiğini de hiç bilmedikleri yine bu söyleşilerde görülüyor.

SEHAK projesinin hedefini anlatırken, Işıl Demirel "şimdi sık sık tekrarlanan bu resmî tarihi silip, örseleyip, zımparalayıp altından beliren paslı gerçekleri açığa çıkarmamız gerekiyordu" diyor. "Bu ülkede bazı şeylerin üzerini açmak çok değerli çünkü bunu yaparken birilerinin canı çok yanıyor. Her 19 Ocak'ta Sebat Apartmanı'nın önünde toplandığımızda, bu ülkede adaletin olmadığını yeniden kavrıyoruz. Ama orada adalet istemek, orada 'katili tanıyoruz ve biliyoruz' demek hepimize iyi geliyor. Çünkü aynı failler, aynı emir vericiler, aynı ideolojiyi sürdürenler -Hrant'a yaptıkları kadar kötü sonuçlarla olmasa da- hepimizin hayatına etki ediyor."

23,5 Adalet Arayışı Odası - Fotoğraf: Sinan Kesgin

Adalet...

Hrant Dink cinayetinin, 13 yıldır süregelen, bir türlü sonuçlanamaz soruşturmasının ve mahkeme davalarının hafızalardan silinmiş detayları için 23,5 Hafıza Mekânı'ndaki Adalet Arayışı Odası büyük bir katkı. Bu odada, davanın ilk gününden beri tutulan belgeleri içeren raflara dizilmiş dosyaları ziyaretçiler inceleyebiliyor, gerekirse araştırma için kullanabiliyor. Odada ayrıca mahkemede delil niteliği taşıyan iki önemli video var. Biri, cinayeti işleyen Ogün Samast'ın bir jandarma ile birlikte Türk bayrağının arkasında fotoğraf çektirmek için poz vermesini, diğeri ise Hrant Dink'in öldürülmesinden yaklaşık bir buçuk saat sonra bir polis memuru ile davanın sanıklarından Erhan Tuncel'in yaptığı telefon konuşmasını içeriyor. Odanın dosyalardan boş kalan dar bir duvarına da bir sonraki duruşma tarihi tebeşirle yazılmış: 18-19-20 Şubat 2020. Aşağıda toplanan kalabalığın, hafızalara kazınan konuşmaları dinlediği o balkon da bu odaya ait. Hrant Dink'in eşi Rakel Dink, 19 Ocak 2007 günü, milyonlara seslendiği ve "sevgiliye mektup" olarak adlandırdığı o tarihi konuşmasını bu balkondan yapmıştı. 2007 yılından beri, her 19 Ocak'ta, o yıl yaşanan hak ihlalleri ve kamusal vicdanda iz bırakan olaylar da sokağa açılan bu balkonda kolektif hafızada yeniden gözden geçiriliyor. Türkiye'nin arşivine yeni hak ihlalleri eklense de bir şey değişmiyor; bir ailenin, Dink ailesinin, hakikat ve adalet arayışı yenileniyor.

Hafıza Merkezi'nin 'Aşikar Sır' sergisinden

Geçmişle yüzleşme üzerine kurulan Hafıza Merkezi'nin, Türkiye'nin yakın geçmişindeki ağır insan hakları ihlallerine dair yürütülen ceza yargılaması süreçlerini izleme çalışmasının çıktılarının yer aldığı dijital bir arşivi bulunuyor. Sitenin adı "Faili Belli". Bu sitede Hrant Dink'in davasıyla ilgili haberlere ve duruşma notlarına ulaşmak mümkün.

"Adaletin hafızasız olamayacağına inanıyorum" diyor, Hafıza Merkezi Eş Direktörü Meltem Aslan. Sonunda mahkemede davalar nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın adalet talebinin canlı tutulmasını değerli buluyor. "Suçluların yargılanması ve cezasını alması önemli ama bu kayıpları yaşayan insanlar için mücadele yargı kararıyla bitmiyor. Çünkü adalet sadece mahkeme salonlarında gerçekleşmiyor. Hatırlatmak ve hafızayı canlı tutmak adalet mücadelesinin bir parçası. Hrant Dink davası 13. yılında, suçlular hâlâ cezalandırılmadı. Dink'in hafızasını canlı tutmak için toplumda verilen mücadele de bir adalet talebi. Tersini düşünelim; o hafıza mücadelesi olmasaydı? Her adımın kaydı tutulmasa, delillerin izi sürülmese, hafıza müzesi kurulmasa… Olay şimdi belki de unutulmuş olacaktı… Bu tarihsel süreci gelecek kuşaklara anlatmak çok önemli."

Hafıza Merkezi veya diğer adıyla Hakikat Adalet Hafıza Merkezi 2009 yılında, Türkiye'de geçiş dönemi adaleti ve geçmişle yüzleşme tartışmalarının ortaya henüz yeni yeni çıktığı dönemde çalışmalarına başlıyor. 2011 yılında geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlallerini ortaya çıkarmak, mağdurlara destek vermek, toplumda demokratikleşmeye ve kalıcı barışın inşasına katkı sağlamak ve geçmişle yüzleşmede resmî söyleme karşı toplumsal hafızayı güçlendirerek, adaletin yerine getirilmesi amacıyla kuruluyor. Kurulduğu ilk yıllarda Hafıza Merkezi, Türkiye'deki insan hakları ihlallerine evrensel belgeleme standartlarıyla bakan, belgeleri gün ışığına çıkarmaya önem veren, veriye dayalı analizleri öne alan yaklaşımıyla önemli bir boşluğu dolduruyor. Baskıcı askeri yönetimden geçmiş ya da yaygın çatışma yaşamış ülkelerde kullanılmış olan geçiş dönemi adaleti mekanizmasını benimsiyor. Türkiye'nin dopdolu hak ihlalleri gündemi içinde odağını daraltmaya yönelen Hafıza Merkezi'nin bugün çalışmaları en çok Türkiye'de zorla kaybedilenler üzerine. Yoğun saha çalışması yapılarak sekiz yıl içinde, 500- 600 zorla kaybedilen kişinin hikayeleri, yargı süreçleri ve durumları belgelenmiş.

23,5 Hrant Dink'in çalışma odası - Fotoğraf: Sinan Kesgin

Utanç...

Türkiye'de geçmişle ilgili resmî söylemi sorgulamak her yiğidin harcı değil. Yüzleşmek için attığı öncü adımlarla ve kendini bu davaya adama inadıyla, Hrant Dink bir devrimciydi. Ancak toplu inkar okyanusunda ancak bu kadar devam edebildi. Meltem Aslan, "Sorun demokratikleşememe… Geçmişte olanları sorgulamaya açmak gerekiyor. Ancak devlet hiçbir zaman bu inkar söyleminden vazgeçmiyor" diyor. İnkarcı söylemin üzerine bir de cezasızlık oturunca, adalet tam anlamıyla çıkmaza giriyor.



"Türkiye'de devlet görevlileri cezasızlık zırhı ile koruma altında. Cezasızlığın en önemli dayanaklarından biri de 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerin Yargılanması Hakkında Kanun. Bu kanun, memurların ve kamu görevlilerinin karıştığı suçlarda, soruşturulabilmeleri ve yargılanabilmeleri için amirlerinden yani devletten izin alınmasını gerektiriyor. Dolayısıyla devletin istemediği hiç kimse yargılanamıyor. Bu pratik, 'Memurun Muhakematı Hakkında Kanun-u Muvakkat' yani 'memurların yargılanmasına dair geçici kanun' adıyla yıllar önce çıkarılmış. Ciddi anlamda cezasızlık sağlayan bu mekanizma, bugün hâlâ yürürlükte. Ancak ilk ne zaman çıkarılmış dersiniz? 1913'te. Yani Ermeni soykırımından da önce... O günden beri de Türkiye Cumhuriyeti'nde yürürlükte kalmaya devam ediyor." 

Adalet yoksunluğumuz aşikar olsa da, 13 yıldır hafızasını canlı tutmakta direnen, hakikatle bağını koparmayan ve adalet istemekten vazgeçmeyen o büyük kalabalığın bugün yeniden İstanbul'da, Sebat Apartmanı önünde toplanacağını tahmin etmek zor değil.

Yazarın Diğer Yazıları

Harcanmış emekler ülkesinde bir hasat

"Toprak yalan söylemez; fidanı dikersin, mahsul alırsın. Ben kendi halinde bir üreticiyim. Fındıklarım kimin midesinde sonlanır bilemem ama piyasayı öngörebilme şansı olan büyüklerin ufakları yuttuğunu biliyorum. Belki ben çok yakında kendi toprağımda maraba olacağım ama bu fındık ağaçları bu topraklarda büyümeye devam edecek."

Mezartaşları ve Sur’un yeniden inşası

Sur, merhametsizce yükseliyor…

İlk tutanağı sanık polis hazırladı, en önemli delil ortadan kayboldu; Festus Okey davası 11 yıl sonra yeniden görülecek

Tenin siyahı, beyazı, kiri bir yana, asıl mesele vicdanlarımızdaki kiri nasıl silip atacağımız?