22 Eylül 2020

İfade özgürlüğü

Çalıştığı kurum dolayısıyla ismen bildiğim bir kişi 17 Eylül sabahı bana telefon etti. Sesi telaşlı, hatta panik haline girmiş gibiydi. "O yazarın derhal kendisini aramamı istediğini, yazımda Türkçe edebiyat kavramını kullandığımı gördüğünü, oysa bu kavramın yanlış olduğunu, Türk edebiyatı denilmesi gerektiğini kendisinin birçok kez yazdığını, benim onu arayarak Türkçe edebiyat kavramıyla ne demek istediğimi izah etmemi beklediğini, aksi takdirde köşesinde benim aleyhime yazı yazacağını" söyledi

İfade özgürlüğü uygarlığın orta direğini oluşturan değerlerden biridir. Bir insan topluluğu ifade özgürlüğüne ne kadar saygı gösteriyorsa uygarlık yolunda o kadar ilerlemiştir. Bu bakımdan ülkemizde yaşanmakta olan sorunları hepimiz biliyoruz. Yönetimi eleştiriyoruz. İçeride veya yurt dışında olan birçok değerli insanımızın, Anayasamızın 90'ncı maddesine göre bizi bağlayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi temelinde özgürce yaşamaya devam etmelerine engel olunmaması gerektiğini söylüyoruz. Bu çizgimiz değişmeyecektir.

Ancak ülkemizin bugünkü ortamına bakınca ifade özgürlüğü mevzuatı ve bu mevzuatın uygulanması kadar ifade özgürlüğü kültürünün de parlak durumda olmadığını görüyoruz. Görsel, yazılı basına, sosyal medyaya bakıyoruz. Birbirinin dediğine tahammül etmeyen, hoşuna gitmeyen sözler edilince en ağır hakaretlerle tepki verebilen kişiler, gruplar görüyoruz. Sanki onların elinde devlet gücü olsa onlar da doğru bulmadıkları sözlerin edilmesini, sözcüklerin kullanılmasını yasaklamaya yönelmekte duraksamayacakları izlenimi veriyorlar. Anlaşılıyor ki, ifade özgürlüğü kültürünün oluşması için sadece siyasal ve hukuki engellerin ortadan kalkması yetmeyecektir. İfade özgürlüğünün yerleşmesi, hepimizi rahat ettiren bir kültür haline gelmesi için temel bir değer ve davranış biçimi olarak içselleştirilmesini gerektiriyor. Her grubun, giderek herkesin bir doğrusu var, o doğruyu başkalarına gerekirse maddi veya manevi baskı yoluyla dayatma eğilimi toplumumuzda gittikçe güçleniyor. "Sen bizim sözcüklerimizi kullanmazsan seni dışlarız, aleyhine çalışırız" havasında gruplar, "sen benim dediğimi söylemezsen ben senin aleyhine bak neler yaparım" havasında kişiler görüyoruz.

Ben de bu ortamdan nasibimi (!) almış bulunuyorum. Bir edebiyat yazımda "Türkçe edebiyat" deyimini kullandım. Bir yazarımıza göre benim bu deyimi kullanmam "sapkınlık" türündenmiş. Lafa bakın. Ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Yaşadığım bu örnek olayı, özgürce ifade platformu olarak gördüğüm T24’de kısaca anlatayım dedim, eğlenceli sayılabilir.

Çalıştığı kurum dolayısıyla ismen bildiğim bir kişi 17 Eylül sabahı bana telefon etti. Sesi telaşlı, hatta panik haline girmiş gibiydi. "O yazarın derhal kendisini aramamı istediğini, yazımda Türkçe edebiyat kavramını kullandığımı gördüğünü, oysa bu kavramın yanlış olduğunu, Türk edebiyatı denilmesi gerektiğini kendisinin birçok kez yazdığını, benim onu arayarak Türkçe edebiyat kavramıyla ne demek istediğimi izah etmemi beklediğini, aksi takdirde köşesinde benim aleyhime yazı yazacağını" söyledi.

Ben de, benim ifade özgürlüğüme, hangi kavramı nasıl kullanacağıma kimsenin karışamayacağını, benden izahat isteyemeyeceğini, aleyhime yazı yazmak tehdidini bir baskı olarak gördüğümü, böyle bir davranışı asla kabul edemeyeceğimi, o yazarın istiyorsa beni doğrudan arayabileceğini, telefon numaramın o yazara verilmesini istediğimi yanıt olarak anlattım. Sonra kimse beni aramadı.

Gördüğüm kadarıyla o yazar dediğini yapmış (!). O yazarın bu davranışını kınıyor, yazısında kullandığı yakışıksız nitelemeyi aynen ona iade ediyorum. Hiçbir tehdidi ve baskıyı kabul etmeyeceğimi bu vesileyle bir kez daha yineliyorum.

Aslında ilgili yayın organına bir tepki metni gönderdim, ama metni yayımlamadılar. Bunun hikâyesine girmeyeyim (gerekirse girerim.) Ne ki, yanıtımın yayımlanmaması da sadece etik değil, ifade özgürlüğü açısından da bence tartışılır bir durum yaratmıştır.

Ben, yerine göre, Türk edebiyatı demişim, Türkçe edebiyat demişim, derim. Kime ne? Kim ne karışır? Semantik tartışmaya meraklı olan da bunu uygarca, pis lâflar etmeden yapsın. Bana ne? Ne yazık ki, o karışmacı kafa, örneğin kapağını aşağıda sunduğum şu kitabı ülkemizde kötü örnek diye yasaklayabilir (!):

Vay! Vay! Koskoca Cambridge İngiliz edebiyatı dememiş, İngilizce edebiyat demiş.

Şaka bir yana, kafalarımız bu derece rahatsız, karışık. Aydın sayılan kesimde de öyle. Bir türlü rahat olamıyoruz, rahat edemiyoruz. Baskı yapmak eğilimi içimize işlemiş. Birbirimizi sevmiyoruz. Birbirimize hükmetmeye çalışıyoruz. Bizim doğru dediğimize uymayanları hemen harcamaya hazırız. Aklımızla değil saldırganlık içgüdülerimizle hareket ediyoruz. Karşılıklı hoşgörü, saygı, kibarlık hak getire! Uygar anlatımları zaaf, hakaret, pis lâf etmeyi güç gösterisi olarak görüyoruz. Uygarlıktan sapmadır bu işte! Allah sonumuzu hayır etsin.

Yazarın Diğer Yazıları

Fransa ile gereksiz bir sorun

Fransız okullarına çocuğunu gönderen Türk vatandaşlarının arasında, öğrendiğimize göre, Aile Bakanımız da var. Ancak, gene söylendiğine göre, Aile Bakanımızın Belçika vatandaşlığı da varmış. O zaman çocukları Belçika vatandaşı olarak okulda kalabilirler

Washington ve Ramallah

Özgür Özel’in Ramallah’a gitmesi “özel” bir anlam, önem taşıyacaktır. Ramallah’a, yerel seçimleri kazanmış, ülkesinin birinci partisi haline gelmiş bir siyasal hareketin lideri olarak gidecektir. CHP’nin sadece Filistin değil, Orta Doğu’ya ilişkin vizyonunu ortaya koyması, Ramallah’dan uluslarararası topluma Türkiye’nin yeni sesi olarak seslenebilmesi önemlidir

Ölüm ana

Yaşamamıza izin veren Ölüm Ana olduğunu düşünüyorlar. Ondan medet umuyorlar. Ölümün yaşamdan güçlü olduğunu görüyorlar. Yılda yirmi, otuz bin cinayetin işlendiği bir ülkede ölüme "insaf et, bizi yaşat" diyorlar. Hayat o kadar ucuz olunca ölüme yakıştırılan güç artıyor. Ölümde ana rahminin, kucağının sıcaklığı aranıyor