12 Haziran 2022

Tarhan Erdem'in ardından...

Ölümün mevsimi yok ama insan belirli bir yaşa gelince, bu olayın "bekleme odası"na gelmiş, girmiş oluyor

Şimdi de Tarhan Erdem bizim bu dünyamızdan ayrılmaya karar verdi. Ne oluyoruz yahu? Benim yakın çevrem saydığım çevreden ilkin Aydın Engin çekti gitti. Aydın bana dinç görünüyordu. Neşesi yerindeydi. Aslında yaşı az değildi ama yaşıyla başa çıkacak bir yapısı da vardı.

Latif öyle sayılmazdı. O da çocuk değildi ama bizlere göre epey gençti. Yüzüne bakınca insanın aklına ölümü getirecek bir adam değildi. Okuduğumuza göre ağır kalp ameliyatı geçirmiş; herhalde böyle, uzaktan bakınca anlaşılmayan rahatsızlıkları vardı. Onun da acısı oturdu içimize.

Tarhan Bey bu sefer... O en yaşlımızdı ama bu işin doğrusunu Cemal söyledi zamanında: Her ölüm erkendir. Tarhan Bey'i ne zamandır göremez olmuştum ama yaşından ötürü elden ayaktan kesildiğine dair bir şey duymamıştık.

Ölümün mevsimi mi var, nedir? 

Ölümün mevsimi yok ama insan belirli bir yaşa gelince, bu olayın "bekleme odası"na gelmiş, girmiş oluyor. Bildiğimiz dünyayı meydana getirmiş kişiler bunlar, "dünya" deyince tanıdığımız, aklımıza getirdiğimiz kişiler. Bildiğimiz şekliyle dünyayı birlikte yapmışız diyebiliriz. Birlikte yaşamış ve yaşamışız. Derken bir evreye giriyoruz. Bu kişiler teker teker veda edip aramızdan eksilmeye başlıyor. Bu noktaya gelmeden önce de sinyal vermiş olanlar yok değil, ama tek tük, görece seyrek, dolayısıyla şaşırtıcı. Sonra şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. "Şaşırtıcı" olmaktan çıksa da "alışılmış" bir şey değil. Daha az acıttığı da söylenemez. Ama geride kalanlar bunlara baka baka ölmeyi öğreniyorlar sanki.

Bayat felsefeler yapıyorum. Bilinmeyen, akla gelmemiş şeyler mi bu söylediklerim? Yoo. Herkesin bildiği, herkesin aklından geçirdiği şeyler. Ama ona bakarsanız: güneşin altında söylenmemiş hiçbir şey yoktur… denmiş. Ve acaba bu laf da kaç milyon kere söylendi!

Tarhan Bey'i "hatırlamak" söz konusu olduğunda, "akıl-mantık", "itidal", "sağduyu" gibi kelimelerden örülü bir bağlam içinde hatırlamak durumundayız. Ayrıca "dürüstlük", "nesnellik", "hakşinaslık" gibi insan özellikleriye.

Tarhan Bey bir aralık "Milliyet" gazetesinde çalışmaya başlamıştı. Ben de onu Ecevit hükümetlerinden birinde bakanlık yaparken tanımıştım. "Tanışmak" anlamında değil de, hani bir yurttaşın bir bakandan haberdar olması şeklinde. Olumlu bir imgesi vardı gözümde. Bu "Milliyet" faslında haftalık bir siyasi ek çıkarmayı düşünmüştü. Bunun yayın yönetmenliğini bana da verebileceğini düşünmüş, görüşmek üzere çağırdı. Tanışmamız böyle oldu. Bu görüşmeden bir anlaşma çıkmadı. Bilmiyorum, sonradan da hiç konuşmadık ama onun gözü tutmadığını sanıyorum. Bundan ötürü hiç kırgınlığım olmadı. Neden bilmem, o ek projesi de gerçekleşmedi.

Sonraki yıllarda çeşitli olaylar, gelişmeler Tarhan Bey'le görece daha sık karşılaşmamıza, görüşmemize vesile oldu. Bir aralık ikimiz de bir anayasa projesinin içindeydik: ana fikri, 12 Eylül anayasasının Türkiye için bir felaket olduğu ve mutlaka değişmesi gerektiği idi. Ama onun yerine geçecek anayasanın harcında toplumun bulunması gereğini vurguluyorduk. Bu demokratik anayasanın nasıl bir anayasa olması gerektiği konusunda bütün toplumu tartışmaya davet eden bir kampanya düşünmüştük. Neredeyse her hafta toplanıyor, tartışıyorduk.

Tarhan Bey Halk Partili bir aile ve bir geçmişten geliyordu. Ama herhangi bir konuda olmadığı gibi bu konuda da "fanatik" denecek bir tavrı yoktu. Atatürkçü ideolojinin "din"le bağlantılı her türlü yaklaşıma şüpheyle bakması onun da belirli ölçüde paylaştığı bir tavırdı (Tayyip Erdoğan'ın bu konuda gösterdiği performans bunun pekala yerinde bir şüphe olduğunu kanıtladı), ama Tarhan Erdem bundan ötürü şunu bunu yasaklamayı öneren veya düşünen biri değildi. Bu çalışmalarda daha sık buluşup konuştuk, birlikte yemeğe de çıktık, rakı da içtik. Böyle buluşmalarda Tarhan Bey'in nüktedanlığını yakından görmek, tanımak mümkün oldu. Son derece güleryüzlü, gülmeyi seven, güldürmeyi de bilen bir insandı.

Zaman içinde Konda kuruldu. Tarhan Bey'le Bekir Ağırdır arasında verimli bir işbirliği başladı. Bunları belirli bir mesafeden ama hep takdirle seyrettim. Hayatını doğru yaşamış, Bekir'in de yazdığı gibi kendini öne çıkarmaktan özenle kaçınmış, dengeli, izanlı Tarhan Bey'i kaybettik.

Ben de "ağıt" yazmaktan bezdim galiba.

Murat Belge kimdir?

Prof. Dr. Murat Belge, 16 Mart 1943’te Ankara'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.

12 Mart 1971 muhtırasıyla başlayan darbe döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974’te üniversiteye döndü. 1981’de doçentken istifa etti.

Halkın Dostları, Birikim, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Milliyet Sanat, Papirüs dergilerinde ve Cumhuriyet, Demokrat, Milliyet, Radikal, Taraf gazetelerinde yazdı.
1983’te İletişim Yayınları’nı kurdu. 1997’de profesör olan Murat Belge, başkanlığını da üstlendiği Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde devam ettiği akademik çalışmalarını sürdürüyor.

Türkiye'nin en üretken yazarları arasında ön sıralarda yer alan Murat Belge, çok sayıda kitapta yer alan makalelerinin yanı sıra 23 kitap yazdı; William Faulkner, James Joyce ve John Berger’den eserler de dâhil olmak üzere 15 çeviri kitabı yayımladı.
1957 seçimlerinde Demokrat Parti Muğla Milletvekili olarak parlamentoya giren gazeteci-yazar Burhan Asaf Belge'nin oğlu olan Murat Belge, aktris Hale Soygazi ile evli.

Kitapları

- Tarihten Güncelliğe (Alan, 1983; İletişim, 1997)
- Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek (Birikim, 1989)
- Marksist Estetik (BFS, 1989; Birikim, 1997)
- The Blue Cruise (Boyut, 1991)
- Türkiye Dünyanın Neresinde (Birikim, 1992)
- 12 Yıl Sonra 12 Eylül (Birikim, 1992)
- İstanbul Gezi Rehberi (Tarih Vakfı, 1993; İletişim, 2007)
- Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye? (Birikim, 1995)
- Boğaziçi’nde Yalılar ve İnsanlar (İletişim, 1997)
- Edebiyat Üstüne Yazılar (YKY, 1994; İletişim, 1998)
- Tarih Boyunca Yemek Kültürü (İletişim, 2001),
- Başka Kentler, Başka Denizler 1 (İletişim, 2002)
- Yaklaştıkça Uzaklaşıyor mu: Türkiye ve Avrupa Birliği (Birikim, 2003)
- Osmanlı: Kurumlar ve Kültür (Bilgi Üniversitesi, 2006)
- Başka Kentler Başka Denizler 2 (İletişim, 2007)
- Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni (İletişim, 2008)
- Sanat ve Edebiyat Yazıları (İletişim, 2009)
- Başka Kentler, Başka Denizler 3 (İletişim, 2011)
- Edebiyatta Ermeniler (İletişim, 2013)
- Başka Kentler, Başka Denizler 4 (İletişim, 2014)
- Militarist Modernleşme-Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014)
- Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik (Agora, 2006; Berat Günçıkan ile söyleşi)
- Şairaneden Şiirsele / Türkiye’de Modern Şiir (İletişim, 2018)

Çevirileri

- Hegel Üstüne: W.T. Stace
- Martin Chuzlewitt: Charles Dickens
- Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı, Ayı: William Faulkner
- Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi: James Joyce
- 1844 Elyazmaları: Karl Marx
- Bir Zamanlar Europa’da, Leylak ve Bayrak: John Berger
- Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla: Leo Huberman
- Yazıcı Bartleby: Herman Melville
- Kayıp Kız: David Herbert Lawrence
- Yurtsuzların Ülkesi: Dugmore Boetıe
- Lenin ve Felsefe: Louis Althusser (Bülent Aksoy ve Erol Tulpar ile birlikte)

Yazarın Diğer Yazıları

Salman Rüşdi...

İslam dünyası festival yasaklayanların, yazar bıçaklayanların, insanları yakarak öldürenlerin sözünün geçer olduğu bir alem olmamalı

"Test konusu açılınca"

Test, son analizde, edilgen bir zihin koşullanması yaratır: "Hangisi doğru?" "Hangi şıkkı seçersem doğru bilmiş olurum?" Kafanı buna göre çalıştıracaksın. Oysa etkin bir zihin eylemi gerekiyor. "Şöyle, çünkü şunlar, şunlar şöyle". Yani "şıklar" denen şeyleri de sen kendin üreteceksin

Abdülhamid ve İslamcılık

Abdülhamid muhtemelen Tayyip Erdoğan'ın "ideal Müslüman" kavramından anladığı tipolojiye uyan biri değildi. Operasını dinler, en seçmesinden konyağını içer, Sherlock Holmes hikâyesini okuturdu. Batı tarzı eğitim veren yığınla okul açmış, subaylığın "meritokratik" olması için uğraşmıştı. Yani "Kızıl Sultan/Ulu Hakan kalıpları içinde doğru düzgün bir Abdülhamid resmi oluşturmak kolay değildir