27 Mart 2020

Klostrofobi

Hastalıkla birlikte bir de "sosyal mesafe" kavramı girdi kelime haznemize. Bunun asıl söylediği "asosyal mesafe". Sakın ola ki başka insana sokulma! Ama bana bundan başka bir de "dilsel klostrofobi" içindeyiz gibi geliyor. Deyimi ben uydurdum. Demek istediğim, konuştuğumuz her şeyin de "Koronavirüs"le sınırlı bir hale gelmesi

"Klostrofobi" diye Türkçeleştiriyoruz. Bunun "klos" ya da "klaus" kısmı İngilizce "cloister" ile aynı kökten geliyor. Hani manastırların revaklı avluları vardır. Keşişler burada teşbih çekerek ve dualar okuyarak dolaşırlar. "Kapalı yer" anlamına geliyor sonuç olarak. "Fobi" ("phobia") de "korku". Yani "kapalı yer korkusu". Hani cam çerçeve kapandığında bulunduğunuz yerden hiç çıkamayacağınız duygusunun gelmesi. Bütün benzer duygular gibi gerçek değil, ama olmaması da önemli değil, çünkü gerçekmiş kadar korku (ya da "sinir" ya da her neyse) veriyor.

Koronavirüs üstüne şöyle korunma, böyle tedavi, bunları konuşup duruyoruz da bu konuların hepsinden önce "izolasyon" geliyor. Bulaşıcı özelliği çok fazla, onun için her şeyden önce başka insanlardan sakın. Bunun en sağlam yolu da "evden çıkma". Hastalıkla birlikte bir de "sosyal mesafe" kavramı girdi kelime haznemize. Bunun asıl söylediği "asosyal mesafe". Sakın ola ki başka insana sokulma! Yani bayağı "asosyal" bir hastalıkla karşı karşıyayız.

Bu fiziksel bir şey. Sokağa çıkma, el sıkma, kimseyle sarılışma, mümkünse eve kimseyi alma v.b. Ama bana bundan başka bir de "dilsel klostrofobi" içindeyiz gibi geliyor. Deyimi ben uydurdum. Demek istediğim, konuştuğumuz her şeyin de "Koronavirüs"le sınırlı bir hale gelmesi. Onunla ilgili olmayan şeylerle biz ilgilenemiyoruz sanki. Bunlar (yani sonuç olarak her şey) hayatımızdan çıktı. Dolayısıyla "Koronavirüs" kavramı ve adıyla imal edilmiş bir dilsel duvar içindeyiz aynı zamanda. Bunun ne kadar devam edeceğinin de bir tahmini süresi yok. Herhalde hastalık devam ettikçe o da devam edecek.

İşin burasında Türkiye’de alışık olduğumuz, alıştırıldığımız "haber verme" üslubu karşımıza çıkıyor. Yazılı basında "spot" diye bildiğimiz nesne. Bakarız gazeteye, diyelim, "Sudan Başkanı Kenya’yı suçladı" diye bir haber başlığı var. Altında spot. O spotta Sudan Başkanı’nın Kenya’yı suçladığına dair bir cümle görmemek mümkün değildir. Sonra "haber" kendisi başlar; en fazla iki cümle sonra Sudan Başkanı’nın Kenya’yı suçladığını okuruz. Haberin sonuna gelinceye kadar daha kaç kere Sudan Başkanı’nın Kenya’yı suçladığını okuyacağımız çok zaman haberi yapanın insafına kalmıştır.

Bu tekniği görsel medya da kullanıyor. Spiker, genellikle ayakta, diyor ki, "Koronavirüs İtalya’da can almaya devam ediyor. Dünkü kayıplar 677’yi buldu. Şimdi Torino’ya bağlanalım ve son durumu muhabirimiz X’ten alalım". Bağlanıyoruz. Ekrandaki küçük karede muhabirimiz X görünüyor. Spiker, "Kayıpların 677’yi bulduğu söyleniyor, doğru mu?" diye soruyor. Muhabirimiz, "Evet, dün gece yarısına kadar İtalya’da can kaybı 677’ye çıktı" diyerek başlıyor. Bunu üç beş dakika, gereğinde daha da uzun, her önermenin üç beş kere tekrarlandığı bir "tirad" izliyor. "Bir günde 677 kişinin can verdiği İtalya’da…" diye devam ederken laf, "İtalya başbakanı son günde kayıpların 677 kişiye yükseldiğine dikkat çekerek…" biçimini alabiliyor. Bunların oldukça hızlı bir şekilde söylenmesi de bilmediğim bazı nedenlerle tercih ediliyor. Bir cümleden on cümle yapıldığı anlaşılmasın diye mi, bu hızlı anlatım heyecan yaratıyor diye mi, her neyse, bir nedeni var muhakkak.

Sonuç olarak bu üslup, "dilsel klostrofobi" dediğim şeyi pekiştiriyor. "Çıkış yok" uyarısı yalnız dışına çıkmamam gereken evin kapıları, pencereleriyle iletilmiyor. İşte böyle, "can verdi", "can aldı", "karantinaya alındı", "pozitif çıktı" gibi kelimeler ve deyimler de duvarların tuğlaları, kapıların ahşapları kadar sağlam.

Şu "65" hesabımız var bir yandan. Benzer koşullarla boğuşan çok sayıda ülke var, bunların sayısı gittikçe de artıyor. Böyle "65 yaşından yukarı olanlar sokağa çıkmasın" diye kural getirilmiş ülke var mı -varsa kaç ülke var? Sokağa çıkmayı yasaklama değilse de ciddi kısıtlamalara tabi kılan çok ülke var ama böyle bir "yaş ölçütü" ben bilmiyorum. Mantıklı da değil. Sözgelişi, "yaşlılar daha çabuk virüs kapıyor" diye bir keyfiyet yok. Ama bu politika ile yaşlı insanları neredeyse bir "suç kaynağı" haline getirmeyi başardılar. Tamam, izolasyon gerekli ama insanların hava almaları, eklemlerini oynatmaları gibi temel ihtiyaçları da var.

Bunlar da gerekli. "Sokağa çıkma" diye direktifinizi verince yapılması gerekli her şeyi yapmış olmuyorsunuz. Örneğin Fransa’da yaklaşık bir kilometrelik bir mesafede insanlar (yaşlı insanlar da), yalnız olarak dolaşıp hava alabiliyor, bir dükkana uğrayabiliyorlar. Anladığım kadarıyla daha genç insanların sokaktan çekilmesini "emretmekten" kaçınıyorlar, çünkü üretimin aksamasından korkuyorlar. Ama bunun için de daha akılcı bir düzenleme getiremiyorlar. Yaşlılar bu hesaba girmiyor. Böylece hem sokakların tenhalaşmasına katkıda bulunmuş, sıkı tedbir almış, hem de galiba yaşlılara şefkat göstermiş oluyorlar. 

Neyse, "Koronavirüs klostrofobisi" içinde biraz gezineyim dedim.

Çizim: Selçuk Demirel

Yazarın Diğer Yazıları

Koronavirüs

Şu sıralarda bütün yetersizliklerine rağmen dünyanın gidişini etkileyen ya da hatta belirleyen popülist demagoglara karşı, bugüne kadar olandan daha inandırıcı bir çoğulculuğa ve enternasyonalizme ihtiyacımız var

Bill Gates konuşması

Bütün bunların bir fizibilite kazanması, çeşitli etkenlerin yanı sıra, kendini yeniden inşa etmiş bir "sosyalizm"in ayağa kalkmasını da gerektiriyor. Bu yönü gösteren "işaret levhaları" habire çoğalıyor. Ama levha gelip kafamıza vurmuyor, bizim levhanın farkına varmamız gerek

Hukuk

12 Eylül’ün çocuğu asmak için yaşını büyüten hukukundan da geçerek 2000’li yıllara giriyoruz. Şimdi memlekette Tayyip Erdoğan hukuku egemen. Tayyip Erdoğan’ın hukuk anlayışında şu anlattığım hikâyeyle ciddi uyuşmazlık gösteren bir şey yok