04 Şubat 2023

İşkence ve iltisak

İşkenceyi yapanla, işkenceciyi koruyan arasında bir iltisak var. İşkenceye teşvik edenle, işkenceyi münferit ilan eden arasında iltisak olması gibi

Türkiye, insan hakları söz konusu olduğunda oldukça yaratıcı bir ülke.

"Münferit" kavramı misal.

Cezasızlık kültürü açısından dünya literatürüne Türkiye'nin önemli bir katkısı.

Darp raporları alınmış, karakollarda falaka, nezarethanede işkence için döşenmiş elektrik tesisatı bulunmuş ama bıyık altından gülen bir mühim kişi, "münferit" dediğinde konu kapanıvermiş.

Cezasızlık kültürü açısından bir son nokta. Yakalandığın aşamada sistematik olmadığını söyle, yapıp edenleri zaten kurtarırsın.

İltisak kavramı da öyle.

Baktı ki mühim insanlar, ceza kanunları, fişlemeler, uluslararası hukuk yeterli olmuyor işine geldiğinde istediğin kişiyi suçlamaya, bu güzelim kavramı icat ettiler.

Eskiden de uygulanıyordu elbette. Ancak insaflı olmak lazım, gizli saklı yapılıyordu. Dosyaların arasına bilgi notları konuluyor, kimin ceza alacağına, kimin işe alınacağına o notlara göre karar veriliyordu.

Artık gizlisi saklısı kalmadı. Ne fişlemenin ne hukuksuz suçlamaların. İyi ki iltisak kavramı var.

***

T24 yazarı Tolga Şardan'ın önceki gün kaleme aldığı yazıda açıkça gördük. İstenildiğinde suç nasıl şahsi olarak algılanıyormuş, iltisak gibi garabet kavramlar nasıl devre dışı bırakılıyormuş.

İltisak kavramına dayanarak neredeyse memleketin yarısını terörist ilan eden İçişleri Bakanlığı'nda bakan yardımcısıysan eğer insan hakları, temel haklar nasıl devreye giriyormuş.

Soruşturulan ve hukuken aklanan kardeşi nedeniyle kimsenin İçişleri Bakan Yardımcısı'nı suçlama hakkı yok elbette.

İnsanların hayatı "iltisak" kavramı nedeniyle çalınmasa, yüzbinlerce insan biriktirdiklerini bir anda kaybetmese, bir kıyaslama hakkı da olmazdı.

Ancak oldu bir kere. Kardeşiniz FETÖ'den soruşturuluyorsa, aklanmış olsa bile, bizzat İçişleri Bakanı'nın hukukuna göre siz suçlusunuz! Hukuka göre olmamanız bir şeyi değiştirmez.

***

Bir de "hedef gösterme" meselesi var.

Devlette çalışan kime sorarsanız, hepsinin mutlaka ismi terör örgütlerinin infaz listesinde çıkıyor.

Herkes o kadar mühim, herkes o kadar kozmik ki o listelerde adı olmayanı bulmak zor.

Doğal olarak kimi haber yaparsanız yapın, terör örgütüne hedef göstermiş oluyorsunuz.

Terör örgütleri de o kadar yetersiz ki çarşaf çarşaf haber olmuş, milyonlarca kez açıklama yapmış, ismi, resmi bizzat kurumların internet sitelerinde baş köşeye konulmuş kişileri listeye almak için o küçük haberin yapılmasını bekliyor.

Haberleri engellemenin, demokratikmiş gibi görünmenin bir başka yolu.

***

Ama bütün bu lüzumsuz kavramları, madem ki literatüre girdiler, insanlığın yararına kullanmak için çabalamak mümkün.

İstanbul'da dün önemli bir davanın duruşması vardı. Bu davanın yerine herhangi bir davayı koymak da olası ancak bu davadan hareket edelim.

2 Haziran 2010'da narkotik polisinin gözaltına aldığı Onur Yaser Can'ın ve ailesinin yok edilmesi davası.

Suçlama bu değil elbette.

13 yıl sonra, Onur Yaser Can intihar ettikten, annesi de bir süre sonra yaşamına son verdikten sonra...

Adalet peşinde koşan babası kalbine yenildikten, kardeşi tüm kötülüklerle yalnız başına savaşmaya başladıktan sonra açılan davadaki suçlama çok daha hafif.

Avukatsız sorguya alınan, işkence gören, muhbirlik yapması için tehdit edilen, ifade tutanakları imzalatılmayan, serbest bırakıldıktan sadece bir gün sonra yeniden emniyete çağrılınca yaşamını sonlandıran Onur Yaser Can ile ilgili davada iltisak kavramı kullanılabilir misal.

Onur Yaser Can'ın ölümünden sonra evrakları değiştiren polislere talimat verenler, suç ortağıdır, iltisak bu değil elbette.

Ancak belgeleri değiştirdikleri için iki polisi hapse mahkûm eden mahkemenin suç duyurusuna rağmen soruşturma izni vermeyenler için iltisak araştırması yapılabilir...

Bu kadar açık tabloya, belgelere rağmen neden birilerini korumaya çalıştıkları, yetkilerini neden bu şekilde kullandıkları sorulabilir.

İltisak var mı, araştırılabilir...

Onur Yaser Can'ın ölümünden, annesi ve babası hayatını kaybettikten, olayın üzerinden 12 yıl geçtikten sonra, bir zahmet idare mahkemesi kararıyla o gün görev yapan dört polis ve bilirkişi hakkında dava açıldı.

Bunca zaman, bunca gözyaşı, bunca acı neden?

Neden işkenceyi adet edinmiş, üzerini devlet, bayrak, vatan sloganlarıyla süslemiş kişileri korumak için aynı döngü yaşanıyor onlarca olayda?

İdare mahkemeleri nadiren dava yolunu açmasa, suçlarından dolayı yargılanan kamu görevlisi görmek mümkün mü?

Onur Yaser Can dosyası da işte bunun bir örneği.

Bu davada yargılanan polislere atfedilen suç, işkence yapıldığını gizlemek için soruşturma evraklarını değiştirmek. Tarihleri saatleri değiştirenler, bir de ifadelerinde terfi alamamaktan şikâyet ettiler, gelinen durum bu.

Bütün mücadele, bu davanın bir işkence davası olarak kabul edilmesi, evrakta sahtecilik suçuyla yetinilmemesi üzerine.

***

İşkenceyi yapanla, işkenceciyi koruyan arasında bir iltisak var. İşkenceye teşvik edenle, işkenceyi münferit ilan eden arasında iltisak olması gibi.

İltisak kavramına sığınarak hukuken suçu olmayan insanları lekeleyip, toplumun önüne atanlarla, sokaklarda o insanlara işkence yapanlar arasında da bir iltisak var.

Suç ortaklığı yapanlar da zaten belli.

İyisi mi bu karşılığı olmayan, garabet kavramları böyle kullanmak.

İltisak kavramını, bütün bu sistemi yaratanların birbirlerine bağlarını göstermek üzere devreye sokmak. 

O zaman 10 Ekim katliamına göz yumanlar belki yargılanabilir.

O zaman Suruç katliamı gerçekten araştırılabilir.

O zaman Uğur Kaymaz dosyasına dönüp yeniden bakabiliriz.

O zaman Onur Yaser Can dosyasını gerçek manada anlayabiliriz.

Bir adım yeterli.

İşkenceciyi savunmak suçtur ve suç ortaklığı yapanlar kadar bu suçlularla iltisaklı olanlar da suçludur.

Gökçer Tahincioğlu kimdir?

Gökçer Tahincioğlu, 1997'den 2018'e kadar Milliyet Gazetesi'nde yargı muhabirliği, Ankara Haber Müdürlüğü, köşe yazarlığı yaptı.

Haber, yazı ve fotoğraflarıyla Musa Anter, Metin Göktepe, Abdi İpekçi gibi isimlerin adını taşıyan gazetecilik ödüllerini aldı. Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü ödüllerine layık görüldü.

Bu Öğrencilere Bu İşi mi Öğrettiler?: Öğrenci Muhalefeti ve Baskılar (2013, Kemal Göktaş'la birlikte), Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri (2013) ve Devlet Dersi: Çocuk Hak ve İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri (2016), Çünkü Umurumuzda adlı mesleki kitaplara imza attı. Yaralı Hafıza ve Kayıp Adalet adlı derleme kitapların editörlüğünü üstlendi. 

İlk romanı Mühür, 2018'de yayımlandı. 2020'de yayımlanan ikinci romanı Kiraz Ağacı ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı. 2018'den bu yana T24 Ankara Temsilcisi olarak çalışıyor.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Korkut Eken’in ifadesine rağmen Sedat ve Atilla Peker yok sayıldı: Kutlu Adalı kararı ve kişiye göre yürüyen soruşturmalar

Savcılık, Atilla Peker’in o tarihte cezaevinde olduğunu belirterek dosyayı kapatmış olsa da Korkut Eken, Atilla Peker’le KKTC’ye gittiğini ve askeri yetkililerle de görüştüğünü doğruluyor. Ancak savcılık Korkut Eken’i dinleme gereği bile duymamış

"Önemsiz" sayılan bir işkence ve ölüm hikâyesi: Deprem bölgesinde kanıtlanan işkence, şüpheli kazada ölüm

Yıkılan bunca binanın, ölen binlerce insanın, hayatı çalınan yüzbinlerce kişinin adalet arayışı bir türlü Ankara'dan duyulmuyorken, işkence ve ölüm mü kulaklarda yankılanacaktı, elbette öyle olmadı…

18,5 dakikada deprem adaleti

Binlerce binanın yıkıldığı, binbir soru işaretinin olduğu bir depremin bütün yükü neden tek bir yere yükleniyor? Şaşırtıcı raporlar hangi ekip tarafından, nasıl hazırlanıyor? Hiçbir kamu görevlisinin "asli sorumlu" çıkmaması sürpriz mi?