03 Ocak 2021

Maria'nın hiç mi önemi yoktu?

Mustafa Suphi ile arkadaşlarına kurulan kumpas ve Maria'nın sonu sayfalara sığacak gibi değil. İşte bu, sayfalara sığmayanın, anlatılamayanın bizdeki insan, erkeklik ve erkek profili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz

Klasik tarih, büyük kitlelerle birlikte -sözüm ona- onları kurtaran büyük kahraman önderlerin görüntülerini dayayıp durur zihnimize. Bu görüntülerde hep bir tufan an(lar)ı vardır; Şimşekler çakmakta, çığlar düşmektedir... Aslına bakılırsa kimsenin canı yanmaz, kimse de büyük trajediler yaşamaz. Böylelikle gerçek tarih büyük söz ve kavramların altında yok olup gider.

Ulusların tarihi; zafer, kurtuluş nidalarıyla başlayıp bittiğinde, neyin kurtarıldığı sorusu hiç akla gelmez. Asıl tarihi kurtaranların değil de, kurban edilenlerin yazdığı da.

Örneğin, "Rusya'da 1917 Ekim Devrim'i olmasaydı, Anadolu'da gerçekleşen Kurtuluş Savaşı'nın şansı ne olurdu?" diye sormak yersiz olabilir. Ama Mustafa Suphi, beraberindekiler ve eşi Maria'nın aynı tarihsel bağlamla aralarında kurulan trajik ilişki öyle değil. En önemlisi de, büyük, ulu kavramlarla anlatılan kurtuluş hikayesine, sonraki kuşaklara derin yaralı iz(ler) bırakan Maria'nın trajik hikayesi karışınca, "bu neyin kurtuluşu oldu şimdi?" dedirtecek kadar.

Emel Akal, Moskova-Ankara-Londra Üçgeninde İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri adlı kılı kırk yaran, her olayı ve süreci belgeleriyle sunduğu araştırma kitabını böyle bir soru(lar) ve ilişki(ler) üzerine kurmuyor elbette. Ama kitabın sonunda söz konusu trajedi asılı kalıyor. Tabii bir de iç dağlayan korkunç kumpas.

"Bugüne kadar pek çok yazar 28-29 Ocak 1921 gecesi gerçekleşen bu elim hadise hakkında yazılar yazdılar. Ancak, TÜSTAV'ın yayımladığı belgelerle ilk kez olayın anbean nasıl gerçekleştiği artık gün ışığına çıkmıştır. TKP Gençlik Teşkilatı'nı organize etmek üzere Aralık ayı sonunda Trabzon'a gönderilen TKP üyesi Abdülkadir, gün ve saat itibariyle Trabzon'da yaşanan olaylara ve katliamın nasıl gerçekleştiğine bizzat şahit olmuş ve yaşananları anlatmıştır."

TKP üyesi Abdülkadir'in tanıklığıyla kayda geçen katliam ayrıntıları 6-7 olayları ve diğer katliamlarda da kullanılan yöntemin ilk örneklerinden biri gibidir: Karalama kampanyası, iftira ve uydurulmuş senaryolarla kışkırtılarak canavarlaştırılan bir kesimin önüne hedef alınan kişileri yem olarak atmak.

Ankara'ya gitmek isteyen Mustafa Suphi ve arkadaşları Erzurum'a getirilip, hazırlığı yapılmış organizasyon tarafından lince uğrayacak (aşağılama, halk tarafından saldırıya maruz bırakma, aç susuz dondurucu soğukta gece gündüz bekletme, dayak...) oradan da Trabzon'da organize edilmiş başka bir güruhun ellerine teslim edilecektir.

Kitapta belgelenmiş haliyle gelişmeleri şöyle anlatıyor TKP üyesi Abdülkadir:

Halk arasında müthiş bir propaganda zuhur etti. Bu propagandaya Trabzon'da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından karar verilmişti. Propaganda sırf komünistlik aleyhinde ve dolayısıyla Trabzon'a gelecek olan Mustafa Suphi ve refikleri hakkında (yapılan propaganda şu şekilde anlatıyor): "Trabzon'a gelecek olan şahıslar her ne kadar Türk iseler de Rus dinine dönmüş ve Rusya'da bulunan binlerce esir kardeşlerimizi idam ve kurşuna dizdirerek mahvetmiş,.. denize dökerek boğdurmuş komünistlerdir,... Mustafa Suphi Rusya'ya firar ederek tamamen Ruslaşmış bir şahıstır... Kendimize düşen vazifeyi ifa ederek bu hainlerden intikamımızı alalım. Bunları memlekete sokmayarak Değirmendere civarında toplanalım, artık orada ne yapacak isek orada karar veririz" diye söylüyorlardı.

O sırada bir tellal sesi işitildi. Halkın o tarafa gitmeleri üzerine ben de derhal gittim. Tellal, "Rusya'da bulunarak bütün din-i İslamiyetten vazgeçen, milliyet, vatan ruhundan uzaklaşan ve Rusya'da bulunan esir kardeşlerimizi idam ve kurşuna dizdirerek mahvettiren hain-i vatanlar geliyor" dedi...

Halk arasında dolaşırken bir taraftan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, diğer taraftan hükümet propagandacılarının faaliyeti, halk arasında büyük galeyan getirmeye başladı. Cuma günü bütün esnaf dükkanlarını kapatarak, kapatmayanları polis ve inzibat memurları cebren kapattırarak Değirmendere'ye doğru sevk ettiriyordu...

Yağmur yavaş yavaş yağıyordu. İnzibat ve polis memurları yolları keserek halkın gitmesine mani oluyorlardı. Vali, Müdafaa-i Milliye reisi ve azaları, polis müdürü bulunuyordu. Kafilenin takarrübünde (yaklaşma) ilk evvel bir zabit elindeki evrak ile Müdafaa-i Milliye reisi ile görüştü. Derhal zabit tevkif edilerek sevk olundu. Esbabı sonradan anlaşıldı. O sırada Kahya Yahya dahi rüsumat (gümrük) dairesinden on tane hamal ve beş-altı tane rençber, on-onbeş tane sepetli hamal çocukları dizerek geldi. Kafilenin takarrübünden beş dakika evvel tellal bağırdı. Gelen kafileye hakaret, tükürmek, çamura batırmak gibi bir şeylerin yapılması hususunu teşvik etti.

Kafileden ilk evvela Mustafa Suphi çıktı. Derhal bir zabit karşı durarak şu surette hitab etti: "Mustafa Suphi, Mustafa Suphi, bak 16 arkadaştan yalnız ben kurtuldum. Bakü'de, Türkistan'da binlerce usera (esirler) kardeşimizi sen mahvettin." Bunun üzerine teşvik edilen halk, hamal, rençberler, "istemeyiz"diye haykırdılar. Mustafa Suphi Müdafaa-i Milliye reisine ve valiye hitaben söyledi ki: "Biz Ankara'ya gideceğiz. Mustafa Kemal Paşa'ya arz-ı ubudiyet (bağlarını bildirme) için geldik. Lütfen müsaade ediniz. Muhabere edelim" diyorken arkadan birisi tekme vurdu, Suphi yoldaş çamurlar içine yuvarlandı. Hamallar derhal taarruz ederek yüzüne tükürerek, çamur atarak ve döğerek motora sevk ettiler, artık arabadan indirilmiş arkadaşları birer birer döğerek, motora bindirdiler.

Nihayet halk birer birer dağıldı. Motor henüz iskelede duruyordu. Motora müsellehan (silahlı) on beş karib asker bindirildi. Halk dağıldıktan sonra saat bir buçuk raddelerinde motor hareket etti.

Sonrası malum, bekleyen ikinci bir motorda bulunan Yahya Kahya yönetimindeki güruh tarafından elleri arkadan bağlı, tüfek dipçikleriyle delik deşik edilerek Karadeniz'in derin sularına atılacaklardır. Tabii, Suphi'nin eşi Meryem (Maria) Suphi hariç.

Siyasetin temel araçlarından biri olan pragmatizm ve bu minvalde sergilenen oyunlar ve akabinde gelişen talihsizlik, haksızlık, adaletsizlik, yenme, yenilme türünden süreçler -tarafların sırası geldiğinde aynı şeyi birbirlerine ödetmesinden olsa gerek- bizlerin de zihinsel uyum sağlayarak tolere ettiğimiz bir şey. Zihnimiz bunları tartarken orantılı güç kullanımının tesellisine sığınıyordur kim bilir (?!) Yalnız, Mustafa Suphi olayı bütün bunları aşıyor; aşmakla kalmıyor bizi yüzyıllık tarihimizin çeperlerinde -üstelik hiçbir tesellimiz olmadan- döndürüp duruyor.

"Bunu nasıl yaptınız?"

"Niye?"

Böyle bir fısıltı var içimizde.

Yoksa toplum olarak yaşadığımız musibetler bu yapılan(lar)dan mı besleniyor(?)

Kadın cinayetleri ve tecavüzlerin kaynaklarından biri de burası olabilir pekala(!)

Mesela, katliamdan sonra Mustafa Suphi'nin eşi Maria Suphi'nin -süreç içinde- bir çok adam tarafından tecavüze uğrayarak öldürülmesi buna kanıt olabilir mi: "Sovyet Rusya vatandaşı olan Suphi'nin eşi Meryem (Maria) Suphi'nin, Yahya Kahya tarafından kıyıya geri getirildiği öğrenilir... Yahya Kahya'nın geri getirdiği Mustafa Suphi'nin eşinin nerede olduğuna ilişkin araştırmalar sonuçsuz kalır. Önce Yahya Kahya'nın, daha sonra Nemlizade Ragıp Bey'in evinde alıkonduğu söylenir. Epey zaman geçtikten sonra 'Suphi'nin eşinin Rizelilere hediye edildiği ve orada bir zevk arasında öldürdükleri' haberi alınır..."

Başa dönersek,

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaş'ından yenik olarak çıkınca "bundan sorumlu olan İttihat ve Terakki Fırkası, 1918 Ekim ayında kendini lağvetmiş, İttihat ve Terakki rüesası İstanbul'u terk ederek Almanya'ya kaçmış; iktidar tekrar Saltanat makamına geçmiş, o da Müttefik devletlerle uzlaşma yolunu seçmiştir. Mütareke antlaşmasının sonuçlarına itiraz eden bir grup, henüz ne yapılması gerektiğini tam bilmese de, Anadolu'ya çekilerek adeta bir kurtarılmış bölge yaratmış ve 1920 yılı başında stratejisini şöyle belirlemiştir: Ancak İngilizlerin de düşmanı olan Bolşevik Rusya ile yapılacak bir ittifakla Anadolu kurtulabilir."

Ekim Devrimi'yle birlikte sosyalizmin korkulu hezeyanını yaşayan emperyalist devletlerin çevirdiği dolapları anlatmaya gerek yok. Ankara'nın 'düşmanımın düşmanı dostumdur' saikiyle Moskova'ya nasıl yaklaştığını anlatmaya da.

Moskova'nın "Şark'ta artan kendiliğinden hareketlere müdahale etmek ve bunu emperyalizme karşı bilinçli mücadeleye varana dek geliştirmek" şeklindeki şiarıyla bağlantılı olarak, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının üstlendikleri görevleri ve ayrıca Anadolu'da kurulan Moskova ve Ankara merkezli (THİF, TKP...) teşkilatları da belirtmeye gerek yok elbette.

Kitabın adından da anlaşılacağı gibi sürecin bol ayrıntısıyla birlikte, başta Atatürk ve Kazım Karabekir olmak üzere çok sayıda aktör var. Zamanla Ankara-Moskova arasında yaşanan iletişimsizlikler, Ankara'nın çıkarları, sonrasında İngiltere'nin Ankara'ya yakınlaşması ve akabinde Mustafa Suphi olayı... Londra Ankara'ya yaklaşmasaydı yurt çapında komünizm aleyhtarlığı ve komünist avı başlatılır mıydı? Öyle ya, Moskova'yla kurulan ilişki sürecinde ülke genelinde irili-ufaklı komünist teşkilatları yaygınlaştıran bir otorite olarak bu ani dönüşü neye bağlamalı? Ya da bu dönüşün gücünü? (Bu arada, Sovyetler'in son ana kadar Ankaraya yaptığı yardımları, bütçe açığının Sovyetler'den gelen altınla kapatıldığını unutmamakta fayda var.)

Bütün bunların hepsini Akal, belgeleriyle sergilediği yüzlerce sayfa tutan kitabında ayrıntılarıyla anlatıyor. Ama Mustafa Suphi ile arkadaşlarına kurulan kumpas ve Maria'nın sonu sayfalara sığacak gibi değil. İşte bu, sayfalara sığmayanın, anlatılamayanın bizdeki insan, erkeklik ve erkek profili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani toplum olarak devraldığımız miras, yönetme ve yönetilme kültürü ve kodlarımız ne yazık ki, olduğu gibi duruyor. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli ve bir kadın olarak eşine yaşatılanlar bu yüzden çok önemli.

Yazarın Diğer Yazıları

Mektup sandığınız şey, bir manifestoydu!

Onun sıradan bir veda mektubu olmayıp, yaşadığımız zamanla ilgili önemli bir tez, binlerce sayfa eden toplumsal bir analiz, çözümünü içinde barındıran devasa problemin tanımı olduğunu -ve elbette çıkış- yollarının işaret(ler)ini görmemek ne büyük bir kayıp!

"6284, budur!"

Hem hiçbir yetkili, hiçbir devlet görevlisi bile bile cinayete onay verip, bunun önünü açmaz. Açmaz di mi? Doğrusu da bu. Açmaz aslında...