23 Haziran 2019

KGB-CİA savaşı yıllarında dişi bir John Wick!...

Bu kez yepyeni bir kadın oyuncuyla, Rus model ve balerin  Sasha Luss’la çalışan yönetmen, yeni bir idol yaratmış gözüküyor. Ona ve yeni starına hoş geldin diyelim....

                                        ANNA     X  X  X

                       Yönetim ve senaryo: Luc Besson
                       Görüntü: Thierry Arbogast
                       Müzik: Eric Serra
                       Oyuncular: Sasha Luss, Helen Mirren, Luke Evans, Cillian Murphy, Lera Abova,       Alexander Petrov,  Anna Krippa, Nikita Pavlenko, Eric Godon
                               
                                ABD-Fransa yapımı


Son yıllarda kariyeri ciddi biçimde inişe geçen ve hemen hiçbir hatırlanacak film üretemeyen bir dönemin parlak ve Hollywod zevkine sahip Fransız sinemacısı Luc Besson dönüyor. Ve bize çok yenilikçi değilse de keyifle izlenen bir siyasal soslu aksiyon filmi  sunuyor.

Film 1985 yılının Rusya’sında açılıyor. Ve Moskova’da ABC için çalışan tam 7 CİA ajanının birden öldürülmesine tanık oluyoruz.

Sonra 1990 yılının Moskova’sı. Ve orada meydanlarda Rus bebekleri (bir diğer adıyla ‘matruşkalar’) satan güzel bir genç kızın yanına yaklaşıp ona Paris’te modellik öneren gizemli bir adam.

Böylece Anna moda başkentinde birbirinden tuhaf, efemine ve eksantrik moda fotoğrafçılarına poz vermeye başlıyor. (Bu bölümler o meslekle iyi dalga geçiyor). Ama sonra, kaderiyle birleşen kişisel özellikleri onu casusluğa ve kiralık katilliğe itiyor. Önce Ruslar (ünlü KGB), sonra CİA onu amaçları için bir ölüm silahı gibi kullanmaya başlıyor

Anna karakter olarak öylesine cesur, öylesine gözü pek ve öylesine şanslı ki....Tek başına sayısız erkeğe karşı durmayı, en kalabalık çetelere karşı savaşmayı, en hain tuzaklardan kurtulmayı başarıyor. Ve sürekli öldürüyor. O bir dişi John Wick’tir sanki...Ve sanki ona kurşun işlemez...

Evet, bu filmin John Wick’den hemen sonra çıkması aleyhine olmuş. O filmde Wick- Keanu Reeves sayıları yüzü aşan o kadar çok kişiyle boğuşup döğüşüp düello edip, sonunda çizik bile almıyor ve o kadar savaşçıyı öte tarafa yolluyordu ki... Ayni marifetleri hemen ardından bir kadının yapması sanki ‘cinsiyetler savaşı’na hesaplanmış bir katkı gibi durmaktan kurtulamıyor!...

Ama en azından burada da yine müthiş bir döğüş koreografisi var. Çok iyi planlanıp çekilmiş, bir aksiyon balesi gibi akıp giden...Ana kahramanın kadın olmasıysa hem hanımların, hem feministlerin, hem de gerçek kadın-sever tüm erkeklerin hoşuna gidebilir!...

Ama asıl başarı hikayenin yapısında, kuruluşunda. Bu yine bu hafta gördüğümüz Beyaz Karga gibi sürekli flashback- geriye dönüşlere dayalı bir senaryo. Ama öylesine ustaca yazılıp çekilmiş ki, bu kez o filmdeki gibi bu zamansal sıçrayışlarla irkilmiyorsunuz. Tersine, önceki olayın diğer yüzünü görmekten veya kahramanımızın sürpriz bir özelliğine tanık olmaktan keyif alıyorsunuz. Burada Besson gerçek bir ‘bravo’yu hak ediyor.

 Filmin duygusal yanı da ilginç. Tüm o kargaşa içinde Anna üç aşk birden yaşıyor. Rus ajan Alex, Amerikalı ajan Lenny ve de hayranı Fransız Maud’la lezbiyen bir ilişki. Her ne kadar sonuncusu daha çok Maud açısından yaşanıyorsa da....


Ama belki en etkileyici oyuncu yine o unutulmaz ve yorulmak bilmez Helen Mirren. KGB büro şefi Olga’da öylesine doyurucu bir portre çiziyor ki... O Rus şivesiyle konuştuğu İngilizcesiyle...Ve bana biraz sevgili dostum, tiyatro eleştirmeni Dikmen Gürün’ü hatırlatarak...

 Sonuç olarak bu Besson için ilgiye değer bir dönüş. Tam 60 yaşındaki (1959 doğumlu) Fransız yazar-yönetmeni, 1980’lerde başlayan çalışkan kariyerinde Subway- Yeraltı, Le Grand Bleu- Derinlik Sarhoşluğu, Nikita, Leon- Sevginin Gücü, The 5. Element- Beşinci Güç, Jeanne d’Arc, Angel-A, Adele’in Olağanüstü Maceraları, The Family- Belalı Tanık, Lucy gibi filmler yaptı: çoğu büyük ilgi gören...Ve en azından Nikita, Sevginin Gücü, Angel-A, Lucy gibilerinde benzer kadın portreleri çizdi.

Bu kez yepyeni bir kadın oyuncuyla, Rus model ve balerin  Sasha Luss’la çalışan yönetmen, yeni bir idol yaratmış gözüküyor. Ona ve yeni starına hoş geldin diyelim....

Yazarın Diğer Yazıları

Gidenler gitti; Sadi bey bize kalsın!..

Umarım ki Allah bize Sadi’yi bağışlar; tüm sinemaseverlere, ama öncelikle başta Elif hanım tüm ailesine...

Kalabalık, sorunlu ailenin ‘happy end’ şansı var mı?

Guillaume Canet, 010’da çektiği Küçük Beyaz Yalanlar’dan tam dokuz yıl sonra bu kez de devam filmiyle karşımızda

Ünlü bir TV sunucusu olmanın zevki ve kederi

Gece Kuşu, birçok şeyin karşıtlığını ve önlenemez çatışmasını yeniden düşündürüyor: Kadın-erkek, İngiliz-Amerikan, eski-yeni kuşaklar...