25 Ocak 2019

İsa’nın lanetlediği kasabanın mahkumları...

Merak ediyorsunuz: Acaba cennete gidebilecek nerede, kim kaldı diye...

KEFERNAHUM     X  X  X  X  X
(Capharnaum)

Yönetmen: Nadine Labaki
Senaryo: N. Labaki, Jihad Hojeily, Michelle Keserwany
Görüntü: Christopher Aoun
Müzik: Khaled Mouzanar
Oyuncular: Zain Al Rafeea, Yordanos Shiferaw, Boluwatife Treasure Bankole,
Kavsar Al Haddad

Lübnan-ABD yapımı.

 

Bu yıl Oscar Ödülleri’nde yabancı film dalında final yarışmasına kalan beş filmden dördünü gördük. Çok nadir olan bir şey!.. Roma, Soğuk Savaş, Arakçılar ve bugün gösterime giren Kefernahum böylece bildiğimiz filmler oldu. Alman filmi Never Look Away dışında. Ki onun hiç sözü edilmedi. Pek şansı olduğunu sanmıyorum.

Bu dört film de sineması çok gelişmiş olmayan ülkelerden geliyor: Meksika, Lübnan, Japonya ve Polonya. Soğuk Savaş’ı kendi adıma çok sevmedim. Ama diğer üçünün katıksız birer başyapıt olduğunu düşünüyorum. İşte sinemalarımızda olan Kefernahum üzerine görüşlerim.

Usta bir kadın yönetmen

1974 doğumlu Lübnanlı kadın yönetmen Nadine Labaki 2000’lerden beri birbirinden ilginç filmler yaptı. Özellikle Karamel, Peki Şimdi Nereye?, Mea Culpa- Benim Hatam, İdol gibi filmleriyle Orta Doğu denen bataklıkta yaşamanın, üstelik bir kadın ve bir anne olmanın tüm sorunlarını ustalık ve duyarlılıkla perdeye getirdi.

Bu son filmi bence zirveye çıkıyor. Ve içinde yaşadığımız şu korkunç çağın ülkesini de aşan hüzünlü manzarasına son derece etkileyici bir bakış atıyor.

Uzun yıllar bir iç savaş yaşamış talihsiz kent Beyrut’ta çok çocuklu bir aile. En büyüğü Zain 12 yaşında. Gerçi daha küçük gösteriyor, ama doktor dişlerine bakarak yaşını saptıyor. Çünkü bir doğum belgesi yok!.. Okul denen şeyi ise hiç tanımamış bile!...

 

 

Beş tavuğa bir kız çocuğu!..

 

Sokak sokak dolaşıp bol bol kavga ediyor, küfrediyor, sigara tüttürüyor. Ve eve üç-beş kuruş götürmeye çabalıyor. Sanki o Vittorio de Sica’nın Bisiklet Hırsızları’ndaki çocuğun Lübnan şubesi. Ve 75 yıl sonra, çok daha acı koşullarda yaşayanı...

Hiçbir biçimde gerçek bir ana-baba olamayan, ikisi de perişan ülkelerinin ve zayıf kişiliklerinin sorunları içinde yitip gitmiş gözüken ‘ebeveynleri’, Zain’den bir yaş küçük kızları Sahar’ı (bizim Seher olmalı!) bir kaçakçıya vermeye, daha doğrusu satmaya kalkışıyorlar. Pahalıya da değil: Beş tavuk karşılığında... Bu ülkede insan hayatı ucuzdur. Bir bebek de en çok 500 dolar eder!..

Ama kızı satmak için çok ahlaki bir koşul vardır: İlk adetini görmüş olacak!.. Nitekim bir sabah kız kardeşinin kana bulanmış yatağını gören Zain, panik içinde çarşafları yıkar. Ama bu aileyi durduramaz, 11 yaşındaki kızları gitti gider.

Bu korkunç durumdan kaçıp sokakları seçen Zain, bu kez Etiyopya’dan gelmiş Habeş kızı Rahil’le tanışır. Göçmen olarak gelmiş Rahil’in kağıtları yoktur ve orada doğurduğu oğlunu polisten saklamak zorundadır. Rahil birden çekip gidince, Zain bebeğe de bakmak zorunda kalır. Gitgide zalimleşen hayat, onu o yaşında ağır bir suça itinceye dek..

 

 

Ailesini reddeden bir çocuk!...

 

Sanki Yeni-Gerçekçilik akımını günümüz çerçevesinde yenileyen yapımlardan olan bu film, giderek dramatik yoğunluğu artan öyküsünde seyirciye acıklı bir sürpriz daha sunuyor. Ve o yaşta bir çocuğun ‘ailesini reddetmek’ için mahkemeye başvurmasını gösteriyor. Gerekçesi: Onu dünyaya getirmiş olmak!..

Gerçekten de, öylesine yüreği taşlaşmış bir baba. Ve öylesine zavallı bir anne ki... Küçücük kızını satmasını mazur göstermek için gebeliğini öne sürüp “Bak, sana yeni bir Sahar getiriyorum” diyebiliyor!...

Ve böylece film yeni izlediğimiz Japon filmi Arakçılar’dan hemen sonra, aile kavramını yeniden tartışmaya açan bir diğer başyapıt oluyor.

Film tüm dünyada bozulan dengelerle, çığ gibi artan göçlerle ve giderek yok olan insanlıkla birlikte yaşanan dramlarda, öncelikle ve en çok kadınlarla çocukların ezildiğini gösteriyor. Bir kez daha... Ve seyircisinin yüreğini dağlıyor. Bunda küçük Zain Al Rafeea’nın da büyük payı var. Perdeye gelmiş en iyi çocuk oyunculardan biri o... Umarım iyi bir geleceği olur.

 

İsa’nın lanetlediği kasaba

 

Kefernahum ya da Capharnaum, İncil’de İsa’nın lanetlediği bir kasabanın adıymış. Ve peygamber “Ora sakinleri asla cennete gidemeyecekler” buyurmuş. Kutsal kitaplar öyle diyormuş.

Vallahi, günümüzün dünyasına bakınca...Ve her yerde insanların yaşadıkları, onlara başka insanların yaşattığı  faciaları görünce... Merak ediyorsunuz: Acaba cennete gidebilecek nerede, kim kaldı diye...

Oscar’a dönersek... Bu dalda üç filmden, yani Roma, Arakçılar veya Kefernahum’dan herhangi biri alabilir. Beni hiç rahatsız etmez.

Yine de yüreğim daha çok bu sonuncusu için çarpıyor desem... Bilmem, abartmış olur muyum?

-

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Domuzuna aşık bir adamın tuhaf öyküsü

Bu belki öncelikle bir gastronomi filmidir. Üç bölümde anlatılır: her biri seçkin yemek adını taşıyan... Ama o bilinen yemekli filmler genelde hoş komediler olurken, burada iç acıtan bir dram karşınıza gelir

Yıllar sonra bir Stephen King uyarlaması izlemek

Onun eski bir romanını yenileyen bir yaklaşım ve ondan yapılan yeni bir filmle karşı karşıyayız

Yaşlılık ve ölüm üzerine hüzünlü bir film

Film, tüm Gaspar Noe filmleri gibi, seyirciden belli bir sabır talep eder. Ama bunun karşılığını da verir