03 Ağustos 2019

Bitmeyen seride yeni marifetler, hâlâ şaşırtan sürprizler

Vaktin nasıl geçtiğini bile anlamamak... Denemeye değmez mi?

FAST&FURİOUS: HOBBS VE SHAW
X  X  X 

Yönetmen: David Leitch
Senaryo: Chris Morgan, Gary Scott Thompson, Drew Pearce
Görüntü: Jonathan Sela
Müzik: Tyler Bates
Oyuncular: Dwayne Johnson, Jason Statham, İdris Elba, Vanessa Kirby, Eisa Gonzalez, Helen Merrill, Eddie Marsan, Lori Pelenise Tuisano, Ryan Reynolds, Rob Delaney

Universal (UİP) filmi

Bu kaçıncı Fast and Furious filmi? Ben şanslı bir adam olarak ilk filmi görmüşüm: 2001 yılındakini... Rob Cohen’in yönettiği bu tipik L.A. sokaklarındaki çete macerasında Paul Walker, Vin Diesel, Michelle Rodriguez başrollerde imiş. Ve ben “rahatça izlenen, ama hemen unutulacak bir film. Genç bir seyirciye seslenen” deyip X  (tek yıldız) vererek bu işten sıyrılmışım.

Ama filmler unutulmamış. Ben arada 2011’de yapılan beşincisini görmüş ve daha beğenmişim. Hemen aynı kadroya Dwayne Johnson denen dev adam da eklenmişti, ama film hayli sürükleyiciydi. Önceki iki filmi yöneten Justin Lin bunu da sırtlamıştı. Ben özetle şöyle demiştim:

“Serinin tartışmasız en iyisi. Aksiyon öylesine parlak ve gösterişli ki… Bu bilgisayar ve teknoloji çağında özel efektlere teslim olmadan, eski usûl gerçekleştirilmiş bir aksiyon: İnsanlar gerçekten atlayıp sıçrıyor, arabalar çarpışıyor, trenler raydan çıkıyor, dev kasalar savruluyor.” Ve şöyle devam etmişim:

“Ezeli iyi- kötü mücadelesi sanki yeni bir açılım kazanıyor: Latin Amerika ülkelerine has o büyük yozlaşmlışlık içinde, yüreğiniz filmin ‘hırsız, haydut ve soyguncu takımı’ için pırpır ediyor!” 

Arada, elbette biliyoruz: Serinin temel direği ve en sempatik oyuncusu Paul Walker veda etti: Çok genç yaşta... (2013 yılında ve sadece 40 yaşında). Sonra 2013, 2016 ve 2017 yapımları geldi.

Şimdiyse IMDB bize yeni gelecek 9. bölümü haberliyor: 2020’de çıkacakmış. Belli olan oyuncuları: Charlize Theron, Helen Mirren ve Vin Diesel. En başa kadın oyuncuların konması bu tür bir film için tuhaf şey değil mi?       

Neyse... Doğrusu oturup tam bir döküm yapacak, geçen tüm yönetmen ve oyuncuları anacak değilim. Bunu asıl müşterisi olan gençler yapsın!.. Zaten filme hiç istemeden, oflayıp puflayarak gittiğimi de söyleyeyim. En başından, aktörden çok gülleci veya halterciye benzeyen o iri kıyım adamları –Dwayne Johnson, Jason Statham, Vin Diesel ve şürekası- oyuncudan saymadığımdan...

Ama okurum bilir, ben aksiyon karşıtı, ‘sanat filmi’ hastası eleştirmenlerden değilim, hiç olmadım. Her şeyin, her türün iyisini severim. Bu film başta beni ittiyse de sonradan yeterince perdeye bağladı.

Özetle yasanın iki yanında olan iki iri adam, FBI ajanı Luke Hobbs (Dwayne Johnson) ve yasa dışı işler ustası Deckard Shaw (Jason Statham), insanlığın gidişini hiç beğenmeyen, 2096’da her şeyin biteceğine inanan ve bunun için sorunu bir ‘siber-jenetik’ çözüme bağlamak isteyen bir çeteye karşı güç birliği yapıyorlar.

Araya birçok ilginç karakter ve de güçlü kadınlar giriyor. Özellikle de dünya nüfusunun büyük bölümünü en çabuk öldürmeyi amaçlayan bir süper-ölümcül virüs kanına enjekte edilmiş olan M16 ajanı Hattie Shaw, yani Deckard’ın kız kardeşi. Ve vaveyla başlıyor.

Film kısa zamanda kendi mantığını kuruyor, kendi temposunu yerleştiriyor, kendi güldürü unsurlarını hikâyeye oturtuyor. Ve de öylesine hızla gelişiyor ki... Son derece akıcı ve dakik eylem sahnelerinin yanı sıra, upuzun konuşmalar da var: Örneğin herkesin uyuduğu dopdolu bir uçakta iki kahramanımızın bitmeyen diyalogu gibi!..

Filmin anlatımı son düzeyde stilize. Bunda en büyük faktör, o hızlı tempoyla çelişen ‘slow motion’, yani yavaşlatılmış sahneler. Bunlar asıl hareket hissini, eylem duygusunu bozmuyor; tersine onunla uyum sağlıyor, bir tür denge yaratıyor. Bu da hayli ilginç...

Sonuç olarak sinemanın en altından (‘stunt’lıktan) başlayıp her işi deneyerek sonunda ulaştığı yönetmenlikte Atomic Blonde- Sarışın Bomba ve Deadpool 2 gibi sevilen yapımlara uzanan David Leitch’in bu işin altından kalktığı rahatça söylenebilir. 

Aile hissinin son dönemde, bu tür filmlerde çok güçlü olduğunu biliyoruz. Ama filmde bu zirveye çıkıyor. Shaw kardeşler, aralarındaki aralarındaki 21 yaş farka rağmen (oyuncuların yaşını kastediyorum: Jason Statham 52, Vanessa Kirby 31 yaşında!) gayet iyi uyum sağlıyorlar. Ayrıca Kirby’nin gerçek bir keşif olduğunu ve filme çok şey kattığını söylemeliyim. Özellikle ‘döğüşken kadın’ tiplemesinde hemen en başlara geçip oturduğu kesin.   

Shaw kardeşlerin annesi Queenie (yani bizzat Helen Mirren), bu kez bulunduğu hapisten çocuklarını gözetiyor. Yapabildiği kadarıyla....Ve de 25 yıldır evine hiç dönmemiş Luke Hobbs hem öfkeli kardeşi Mateo’yu, hem de Samoa adasının manevi kıraliçesi, annesi Sefina’yı yeniden tavlamayı başarıyor.

Üstelik o müthiş final bölümü. Yani Samoa’nın (Pasifik okyanusunda Polinezya'da bulunan bu adalar topluluğu, bağımsız Samoa devletini oluşturuyor) ilkel, barışçı ve temiz ruhlu halkının, adaya çıkarma yapan, süper-silahlarla donanmış ve bir tür ‘siyahi Süpermen’ olan Brixton (iri adamların belki en iyi oyuncusu olan bir İdris Elba) yönetimindeki orduyu en ilkel ve gülünç silahlarla karşılaması.

Ama buna rağmen, savaşı kazanması!.. Olacak şey mi? Ama oluyor. Yine biraz ‘anne’ Sefina sayesinde. (Bu kez egzotik kökenli oyuncu Lori Pelenise Tuisano).

Arada atasözü veya deyişler, Nietzsche kadar Bruce Lee’den de alıntılar...Ayrıca sık sık anılan bir isim: Mike Jagger. Ve kulaklarımıza dayatılan günümüzün popüler rap müziği...

Kadroda saklı kalmış bir isim. Özellikle başlarda hayli gözüken Ryan Reynolds. Ama jeneriklerde adı bile geçmiyor!.. Şaşırtıcı, ama bu seri için doğal galiba... Baktım da, aynı şey ilk katıldığı film olan 8. bölümde Helen Mirren için de yapılmış!... 

İşte böyle bir karmaşa (kargaşa dememek için!)... Ama dediğim gibi, vaktin (135 dakika!) nasıl geçtiğini bile anlamamak... Denemeye değmez mi?


Not: Milliyet-Sanat’ta bu ayki yazım William Wyler ustanın ünlü westerni Friendly Persuasion- Kan Dökmeyeceksin. Gary Cooper, Dorothy McGuire, Anthony Perkins gibi oyuncularla...

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Gidenler gitti; Sadi bey bize kalsın!..

Umarım ki Allah bize Sadi’yi bağışlar; tüm sinemaseverlere, ama öncelikle başta Elif hanım tüm ailesine...

Kalabalık, sorunlu ailenin ‘happy end’ şansı var mı?

Guillaume Canet, 010’da çektiği Küçük Beyaz Yalanlar’dan tam dokuz yıl sonra bu kez de devam filmiyle karşımızda

Ünlü bir TV sunucusu olmanın zevki ve kederi

Gece Kuşu, birçok şeyin karşıtlığını ve önlenemez çatışmasını yeniden düşündürüyor: Kadın-erkek, İngiliz-Amerikan, eski-yeni kuşaklar...