06 Temmuz 2021

Laiklik elden gitti gidiyor

Bence hâlâ kaynama noktasına gelmedik ama birilerinin ocağın gazını köklediği açık. Kaynamadan bu tencereden çıkalım

Diyanet İşleri Başkanlığı durmuyor. Kurum, şimdi de şehirler arası otobüs seferlerini ve mola saatlerini İslam'ın öngördüğü ibadet vakitlerine göre düzenlemesi gerektiğini buyurmuş. Namaz kılsın veya kılmasın tüm yolcuların namaz vaktine göre yolculuk yapmaya zorlanması gerektiğini savunmuş.

Bu, toplumsal hayatın ve hukukun, din kurallarına göre belirlenmesi demektir. Laiklikle bağdaşmaz.

Bugünlere biraz da şunu açıkça söyleyemediğimiz için geldik, bu nedenle açıkça söylemekten çekinmemeliyiz.

Laikliğin altını oyan bazı adımlar

Polonyalı anayasa hukukçusu Wojciech Sadurski'nin, ses getiren bir makalesinde önemli bir belirlemesi vardır: XXI. yüzyılın otoriter rejimleri artık karşı devrim veya darbeyle inşa edilmiyor. Genelde buraya, tek tek ele alındığında sorunsuz veya münferit bir sorun olarak görülebilecek adımlarla geliniyor. Yani otoriter iktidarlar, milim milim tırtıklıyor ve otoriter rejimi alıştıra alıştıra inşa ediyor.

Türkiye'nin hâl-i pürmelali de biraz böyle. Zaten ağır aksak işleyen bir laikliğimiz vardı. Önce laik refleksler zayıflatıldı, sonra da ilkenin içi parça parça kemirildi. Yakın geçmişte "laiklik elden gidiyor" diyenler paranoyaklıkla suçlandı ve çokça parodileştirildi. Aslında o hassasiyetler yersiz değildi.

Bu konuda çalışan biri olarak, bilinci canlı tutmak için bizi buraya getiren şu on adımı hatırlatmak isterim.

  1. Örneğin Türk Ceza Kanunu'nda şeriatçı propagandanın (eski TCK md. 163) serbest bırakılması "ifade özgürlüğü"nü korumak için savunulurken diğer yandan her türlü dinsel eleştiri, "dinsel duyguların aşağılanması" (TCK md. 216/3) biçiminde kavranır hâle getirildi. Yani şeriatçılık serbest iken dine ve/veya dinciliğe dönük eleştiriler yasaklanır oldu.
  2. Zorunlu din dersi uygulaması, çok sayıda mahkeme kararına rağmen sonlandırılmadı. Üstüne üstlük çıkarılan bir kanunla "Kur'an-ı Kerim" ve "Peygamberimizin Hayatı" isimli iki ders "zorunlu seçimlik" hâle getirildi. O süreçte birileri "laik devletin peygamberi olmaz, dolayısıyla en azından dersin isminin değiştirilmesi gerekir" diyesiye atı alan Üsküdar'ı geçti.
  3. İmam yetiştirmek için kurulan meslek liselerinin sayısı patlatılırken, bir aşamadan sonra bu okulların mesleki amaçlı değil dinsel eğitim temelli okullar olduğu, açık seçik söylenebildi. Öğrenciler dinsel eğitim verilen okullarda okutulmaya zımnen zorlanırken, bu okullardan mezun olanlar lehine ayrımcılık yapılması kanıksanır oldu.
  4. Kurban derilerinin Türk Hava Kurumunun dışındaki kişi ve kurumlara bağışlanması, "girişim özgürlüğü" ve "mülkiyet hakkı" adına serbest bırakıldı. Bu serbesti ortamında irili ufaklı tarikat ve cemaatlere parasal kaynak sağlanırken, denetimsiz şeriatçı eğitim kurumlarına da kapı aralandı. Zira kaçak kuran kursu açmanın cezası önce azaltıldı, sonra tamamen kaldırıldı.
  5. Bu yetmezmiş gibi, bir yandan kamu ihalelerinde bu yapılar kollandı, diğer yandan kamu hizmetine katılımda liyakat bir tarafa bırakılıp dinsel referanslar esas hâle getirildi. 15 Temmuz'da da açığa çıktığı üzere devlet bürokrasisi tarikatlara ve cemaatlere teslim edilirken "alnı secdeye değmek" gibi adı konmamış referanslar, memuriyete alım ve terfi faktörü düzeyine çıkarıldı ve bu pratikten ısrarla vazgeçilmedi.
  6. İçki konusunda, alkollü ürünlerin önce ekranlarda görünmesi yasaklandı, sonra üniversitelerdeki restoranlarda satılması… Saat 22.00'den sonra hiçbir yerde satılamayacağı öngörülen alkollü içki, pandemiden istifade hafta sonu ve kapanma yasaklarına da tabi kılındı.
  7. Helal gıda sertifikasyonu vb. tuhaf uygulamalar icat edildi. Dahası, hukuki kurallara ayan beyan İslam hukukunun kaynakları yerleştirildi. "Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar" başlıklı normda açıkça ayet ve hadislere yer verilmesi artık bir eşiğin aşıldığını gösteriyordu. Zira Laik Cumhuriyet'in tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan bir normda ilk kez açıkça dinsel kaynaklara yer verilmiş oldu.
  8. Resmî nikah olmadan imam nikahı kıyılması yasağı iptal edildi. Bu yetmezmiş gibi bu resmî nikahların dahi imamlarca kıyılması olanağı getirildi.
  9. Bu adımlar atılırken, siyasette dinsel duyguların suistimal edilmesi yasaklarına ilişkin düzenlemeler fiilen "yaptırımsız norm"a (lex imperfecta) dönüştürüldü. Örneğin Siyasi Partiler Kanunu'nun öngördüğü aşağıdaki dört yasak, halen yürürlükte olmalarına rağmen tamamen uygulanamaz kılındı:
  • "Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar." (md. 86)
  • "Siyasi partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar." (md. 87)
  • "Siyasi partiler, herhangi bir şekilde dini tören ve ayin tertipleyemez veya parti sıfatıyla bu gibi tören ve ayinlere katılamazlar." (md. 88/1)
  • "Siyasi partiler, dini bayramları, ayinleri ve cenaze törenlerini parti gösterilerine ve propagandalarına vesile yapamazlar." (md. 88/2)
  1. Tüm bu süreçte siyasetin dili ve hukuk düzeninin etrafı dinsel sembollerle de kuşatıldı. Biraz olsun Türkiye siyasetine aşinalığı bulunan ve safdil olmayan herkesin bileceği üzere, Taksim Meydanı'na ve Çamlıca Tepesi'ne inşa edilen devasa camiler, sadece din ve vicdan özgürlüğünün gereğini yerine getirmek için yapılmadı. Camilerin açılışındaki gösteriler ile Ayasofya'nın yeniden İslami ibadete açılması sırasındaki kılıçlı/cihatçı göndermeler, almak isteyenler için net mesajlardı ve bana kalırsa açıkça laik düzene karşı bir meydan okumaydı. Bu meydan okuma Türkiye'nin cihatçı örgütlerle olan temasına da koşutluk oluşturuyordu.

Kaynayan kurbağa deneyi misali

Pek bilinen bir mittir. Bir deneyde kurbağayı kaynayan suya atarlar ve kurbağa "yandım Allah" diyerek kaptan dışarı zıplar. Aynı kurbağayı bir defa da soğuk suya koyarlar ve suyu yavaşça ısıtırlar. Kurbağa ısınmayı kavramadığı için kaçmadığı gibi su kaynamaya başladığında da kaçacak mecal bulamaz.

Türkiye'nin durumu bu anekdota çok uyuyor. Bence hâlâ kaynama noktasına gelmedik ama birilerinin ocağın gazını köklediği açık. Kaynamadan bu tencereden çıkalım.

Yazarın Diğer Yazıları

Türkiye’de ne laik ne de parasız eğitim var

AK Parti döneminde eğitim kılıfına uydurularak hiç olmadığı kadar dinselleştirilmiş bulunuyor. Bu, büyük olasılıkla “dindar ve kindar nesil” yetiştirme niyetinin bir uzantısı…

Milliyetçi Hareket Partisi’nin AYM çelişkisi ve On Dörtler

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Anayasa Mahkemesi'nin kaldırma talebini periyodik olarak dile getiriliyor. Bu durum, diğer pek çok şeyin yanı sıra tarihsel bir ironi.

Başkanlık rejiminde “seçim barajı” anlamsız: Yüzde 7 barajı Anayasa’ya aykırı

Başkanlık rejimlerinde çok nadir biçimde karşılık bulan barajların tek mantığı yasama etkinliklerine düzen vermek olabilir. Fakat bunun için de yüzde 7 gibi bir baraj aşırıdır. Hele ki “yönetimde istikrar”la kolaylıkla haklı çıkarılamaz. Yüzde 7’lik bir barajının kabul edilmesi durumunda, bu “engelin” Anayasa’ya aykırı bulunması ve iptal edilmesi gerektiği düşüncesindeyim.