20 Nisan 2022

Savaşa dair - I

Erasmus katıksız bir savaş eleştirisi yapar ve savaşı bir ahlak(sızlık) sorunu olarak görürken, Makyavel silahlı gücü, militarizmi, savaşın devletin kurulması, korunması, bekası için taşıdığı siyasi önemi yüceltir. İki düşünürün doğrudan savaş üstüne olan eserleri onların genel dünya görüşleri ve siyaset kuramlarına, insan doğasının iyiliği ve kötülüğüne ilişkin varsayımlarına da ışık tutar niteliktedir

İleri kapitalist sanayi ülkeleri arasındaki savaşlar birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra yerini kapitalist blok ile sosyalist blok arasındaki soğuk savaşa, metropollerle çevre ülkeleri arasındaki neo-kolonyalist ve emperyalist saldırı ve işgallere karşı bağımsızlık savaşlarına (Cezayir, Vietnam), çevre ülkelerinin kendi aralarındaki konvansiyonel savaşlara (İran-Irak, Hindistan-Pakistan), soykırımlara ve iç-savaşlara bıraktı.

Egemenlik rekabeti, nüfuz bölgeleri çekişmesi, stratejik ve jeopolitik kontrol, hammadde ve pazar arayışı, enerji kaynaklarını denetleme, ticaret yollarına hükmetme, milli güvenlik ve ideolojik hegemonya, milletin ve devletin yüksek çıkarları gibi gerekçeler savaş nedenleri oldu. Eski çağlarda hükümdarların şanı, kralların kibiri, din ve mezhep kavgaları da savaş nedenleri arasındaydı.

Hangi dönemde hangi saikin ağır bastığı bir yana, savaş genelde -kurtuluş savaşları ve devrimci savunmalar hariç- ilkel amaçlar için yürütülen ilkel bir mücadele ve şiddet kullanma biçimidir. Homeros'un Troya "epiği" de, Tukidides'in Peloponez "kroniği de, orta çağların "haklı savaş" doktrinleri de son tahlilde ilkel ve vahşi fiillerin anlatıları ve yanlış değerlerin yüceltilmesidir. Clausewitz'in (Savaşa Dair), Sun-Tzu'nun (Savaş Sanatı), Makyavel'in (Savaş Sanatı) "klasikleri" de böyledir. Gerçek klasikler ise Erasmus'un Savaşa Karşı eseri ile Kant'ın Sürekli Barış eseridir.

21. yüzyılın ilk çeyreğinde Balkanlar, Afganistan, Irak, Suriye en son da Ukrayna vesilesiyle savaş ateşi yükseldi ve bir üçüncü dünya savaşı çıkar mı, sorusu yine ortalıkta dolaşmaya başladı. Savaşa derin insani duygularla yaklaşanların çoğunlukta olduğuna kuşku yok ama analizler her zaman klişelerin üstüne çıkamıyor, savaşkan devletlerin ve azınlıkların motifleri ve işledikleri insanlık suçları yeterince deşifre edilemiyor.

Uluslararası ilişkilerin hem teorisi hem pratiği, tüm sofistikasyon çabalarına karşın, ilkellikten ve sığlıktan kurtulabilmiş değildir. Kendi arazilerinde hükümran olan "devlet"lerin, yani iç ve dış talan organizasyonlarının, hâlâ sorgusuz sualsiz rasyonel özneler kabul ediliyor olması esef vericidir. Savaş olgusuna daha bilinçli bakmak için savaş doktrinlerini de barış literatürünü de daha dikkatli gözden geçirmek gerekiyor. Savaş suçları kavramını geliştirmiş ama hâlâ savaşın kendisinin de bir suç olduğu anlayışına sıçrayamamış olan uygarlığımızın savaşı hâlâ devletin ve milletin (ve tabii hakim sınıfların ve yöneticilerin) yüksek çıkarları açısından kaçınılmaz ve meşru sayan siyaset teorimizin zayıf ve yetersiz kaldığını itiraf etmemiz gerekiyor.

* * *

Konuya Erasmus ve Makyavel ile girip, sonra bir dizi çağdaş savaş kritiğinin görüşlerini hatırlatacağız. İkisi de 1469'da doğan iki ünlü düşünürün birinci derecede ilgili eserlerinin adları bile içerikleri konusunda baştan fikir verir. Makyavel'in Savaş Sanatı savaşa bir "sanat" olarak bakar, Erasmus'un Savaşa Karşı adlı eseri açıkça savaş karşıtıdır.

Erasmus katıksız bir savaş eleştirisi yapar ve savaşı bir ahlak(sızlık) sorunu olarak görürken, Makyavel silahlı gücü, militarizmi, savaşın devletin kurulması, korunması, bekası için taşıdığı siyasi önemi yüceltir. İki düşünürün doğrudan savaş üstüne olan eserleri onların genel dünya görüşleri ve siyaset kuramlarına, insan doğasının iyiliği ve kötülüğüne ilişkin varsayımlarına da ışık tutar niteliktedir.

* * *

Makyavel, Savaş Sanatı'nda şu görüşleri ifade eder:

Sivil ve askeri yaşam taban tabana zıttır. Alışkanlıkları, âdetleri, sesi farklıdır. Herhangi bir şiddet eylemine hazırlanan kişi sivil giysi giyemez; bunları efemine sayar. Eskiden böyle değildi. Askeri değerler de el üstünde tutulurdu: "Yeteneği küçümsememek, askeri disiplinin yöntemlerine ve kurumlarına değer vermek, yurttaşların birbirlerini sevmelerini sağlamak, hiziplere bölünmeden yaşamak, kamu çıkarını özel çıkarların üstünde tutmak" böyleydi. Askerliğe barış zamanında devam edilmezdi; askerler savaş öncesi mesleklerine dönerlerdi; ordular yurttaş milisleri idiler.

Makyavel bazı ilkeleri sıralıyor: Komuta tek kişilik olmalıdır, çünkü bu kurumda ani kararlar gereklidir. Her ordunun belkemiği kuşkusuz piyadedir, süvari ve topçu yararsızdır. 

Bir ordu kurmak için gerekli bazı şeyler vardır: Adam bulmak, bunları silahlandırmak ve örgütlemek, onları hem küçük hem büyük gruplar halinde talim ettirmek, barındırmak, onlarla yürüyüş halinde veya sabit pozisyon alarak düşmanı karşılamak. 

Askere yurttaşlar alınmalıdır, gönüllülerden iyi adam çıkmaz, en kötü askerler bunlardır. İşe yaramaz, tembel, denetlenemez, tanrıtanımaz, baba otoritesinden kaçmış, küfürbaz, kumarbaz, kötü yetiştirilmiş olurlar. Kuşçular, balıkçılar, aşçılar, fuhuş düşkünleri, zevkü sefa meraklıları -bunlardan iyi asker olmaz. Çiftçiler, demirciler, itfaiyeciler, marangozlar, kasaplar, avcılar, vs. tercih edilmelidir. En yararlısı da köylülerdir.

Bazı çelişkili görüşleri var gibi görünüyor ama, Makyavelin savaş sanatı ile askerliği ayırdığı göz önüne alınırsa ve sanatın prense pis işin askere ait olduğu görülürse çelişkiler belli ölçüde ortadan kalkıyor.

Prens'in XII. bölümünde değişik ordu tipleri sayılır: Yerli ordular, paralı askerler, destek birlikleri. İkinci ve üçüncü yararsızdır; ancak birincisine güvenilebilir. "Bütün devletlerin temel yapıları iyi kanunlar ve iyi ordulardır." İyi ordu yoksa iyi kanunlar da yoktur; iyi ordu varsa iyi kanun da vardır. XIII. bölüm de ordu tipleri üzerinedir. XIV. bölüm bir hükümdarın askeri meselelerde nasıl davranması gerektiği üzerinedir. "Bir hükümdar savaştan ve onun metotlarından ve pratiklerinden gayrı hiçbir amaç ve kaygı taşımamalı ve kendini başka hiçbir şeyle meşgul etmemelidir." "Barış zamanında askerlik meseleleriyle savaş zamanından daha çok meşgul olmalıdır." Bu kategorik tanım, hükümdarı komutana indirgemektedir. "… açıktır ki hükümdarlar kendilerini askerlik mesleğinden çok hayatın inceliklerine verirlerse güçlerini kaybederler." Bu demektir ki yönetimin esası askerliktir. İktidarın temeli de askeri güçtür. Zaten Makyavel'in düsturlarından biri de yönetimin rızaya ve iknaya değil, güce ve cebire dayalı olmasıdır.

Tam bir militarizm tasvir ediliyor. Hükümdar, birliklerini disiplinli ve idmanlı tutmanın yanı sıra, sık sık ava çıkmalı, böylece hem bedenini güçlendirmeli hem de araziyi tanımalıdır." Zihinsel egzersize gelince: Hükümdar tarihi eserler okumalı, tanınmış adamların eylemlerini öğrenmeli ve taklit etmelidir -ki onlar da kendilerinden öncekileri taklit etmişlerdir. Büyük İskender Akilleus'u, Sezar İskender'i, Skipio Sirus'u…

* * *

Erasmus'un Savaşa Karşı adlı eserinde şu görüşler yer alır:

Alt başlığı "Dulce Bellum Inexpertis" (Savaş, Onu Bilmeyenler için Tatlıdır) olan Savaşa Karşı'ya göre savaştan daha melun, daha sefil, daha yıkıcı, daha acıtıcı, daha dehşet verici, kısaca insanın başına gelebilecek daha kötü bir şey yoktur: Doğanın barış ve iyilik için yarattığı insanlar nasıl olur da bu denli vahşi iradeyle ve delice öfkeyle birbirini imha etmek üzere saldırır?

Doğa, daha doğrusu Tanrı, bu yaratığı savaş değil arkadaşlık, tahrip değil sağlık, kötülük değil iyilik için yaratmıştır. Doğa, diğer bütün hayvanlara kendi zırhlarını vermiştir. Sadece insan dünyaya çaresiz gelir; çıplak, zayıf, narin, zırhsız, yumuşak et ve düz cilt. Organlarının hiçbirinde savaş veya şiddet için tedbir yoktur, tümüyle başkalarının yardımına muhtaçtır. Doğa ona gözyaşı, dil ve muhakeme de vermiştir.

Savaş hırsızlık, yağma getirir. Çocuklar doğranır, yaşlı kadınlar azaptan ölür, dürüst kadınlar dul kalır. Çocuklar babasız kalır. Erdem kalmaz, kanunlara saygı gösterilmez. Hırsızlar, soyguncular, katiller ortaya çıkar. Ve savaş bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır.

Hayvanların en vahşileri bile -aslanlar, kurtlar, kaplanlar- kendi aralarında savaş etmezler. Bir köpek başka bir köpeği yemez. Oysa insan için en acımasız ve zalim hayvan yine insandır. Vahşi hayvanlar kendi organlarıyla dövüşürler; biz insanlar silahla dövüşürüz. Üstelik, hayvanlar teke tek dövüşürler ve kavga kısa sürer. Vahşi hayvanların, insanın yaptığı gibi bir defada yüzbin canı kesmesi görülmüş şey midir?

Bugün soygun sayılan şeyin eskiden savaş kabul edildiğini söyleyen Erasmus'a göre savaş çok sayıda adamın birbirini kesmesinden başka bir şey değildir. Yine de durmadan savaş ediyoruz: Şehire karşı şehir, prense karşı prens, halka karşı halk, kuzene karşı kuzen, kardeşe karşı kardeş, oğula karşı baba. Hıristiyan adama karşı Hıristiyan olmayan bir adam, bir Hıristiyana karşı başka bir Hıristiyan.

Dünyada dostluktan ve sevgiden daha tatlı ne var? "Barış, bütün iyi şeylerin anası ve babasıdır." "Savaş, birdenbire her şeyi yıkar, tahrip eder, zevkli ve haklı olan her şeyi bitirir."

Barış zamanında tarlalar sürülür, bahçeler ve bağlar canlanır, hayvanlar otlaklarda mutlu gezinir, kırda malikaneler neşelenir, kentler bayındır hale gelir, refah artar, kanunlar uygulanır, din canlanır, hak hüküm sürer, nezaket artar, zanaatkârlar çalışır, fakir adamın rızkı artar, zengin adamın refahı daha insanca olur, dürüst bilgi yükselir, gençliğe iyi öğretim verilir. Yaşlı insanlar huzur içinde olur, genç kızlar mutlu evlilikler yapar, analar iyi çocuk yetiştirdikleri için kutlanır, iyi adamların refahı artar ve kötü adamlar daha az kötülük yapar.

Ama ne zaman savaşın zalim fırtınası üstümüze gelir, işte o zaman muzırlık seli her şeyi örter, üstünden geçer, boğar.

Erasmus, Deliliğe Övgü adlı eserinde de aynen şunları yazar:

Savaşı yüceltenler filozoflar değil parazitler, pezevenkler, soyguncular, katiller, köylüler, moronlar, borcu olanlar vd.dir.

* * *

"Modern, realist, pragmatik" politika kuramının kurucularından kabul edilen Makyavel'in savaş teorisi yıkım ve ölüm getiriyor, Erasmus'un barış teorisi hayatı yüceltiyor: "Yaşamın kendisinden daha tatlı ve değerli ne olabilir?" Makyavel'de ise yaşamın ve insan haklarının (tabii başkalarının ve mağlupların) önemsenmemesi ağır basar. Düşmanı öldürmeden süründürmek lazımdır:

"İlhak edilen devletleri elde tutmak için prensin gidip orada yerleşmesi veya koloniler kurması, her halükârda fethedilen yerlerdeki halkı çok ezmemesi gerekir. Çok ezerse, o halkta öç alma isteği uyandırır. Az zarar verirse öç alma isteği o kadar kuvvetli olmaz."

Ve: Ele geçirilen topraklarda yapılması gereken kötülüklerin hepsi birden bir defada yapılmalı, zamana yayılmamalı. Zulüm nasıl olsa yapılacağına göre, işi bir defada bitirmeli, yoksa hep yapılacak gibi algılanır."

Seküler bir düşünür kabul edilen Makyavel pek de öyle değildir:

"Din orduları kontrol etmeye, plebleri teşvik etmeye… yarar …. Bütün akıllı adamlar Tanrı'yı arkalarına alırlar." Ve: "Prensin görevi halkın Tanrı'dan korkmasını sağlamaktır."

"Gerçekten virtüöz bir prens olabilmek için, devletin bekası için her ne gerekliyse onu yapmaya istekli ve hazır olunmalıdır." 

Ve: Sonuç almak için her aracı kullanmak mubahtır, ahlakilik aranmaz.



Yarın: Savaşa dair - II

Yazarın Diğer Yazıları

ABD Yüksek Mahkemesinin tutuculuğu

Genellikle toplumun gerisinde kalmış olan bu Mahkeme, ayrı bir erk olmasına rağmen, birinci erk Yasama'nın iki kamarasından birincisi olan Temsilciler Meclisi'ni frenlemesi öngörülen ikinci üst kamara olan Senato'nun da üstünde, ondan daha da elitist ve tutucu bir üçüncü kamara gibi çalışmıştır

"Rekabetçi otoriterlik" safsatası

Bu nitelemenin pek de ikna edici olmadığını kendileri de bir miktar anlamış olmalılar ki, zamanla teorinin alternatif ismini "seçimli otoriterlik" olarak uyarladılar

Rusya: Nereden nereye...

"Kont" Tolstoy bir hümanist ve proto-sosyalistti, "Slavist" Dostoyevski de bir evrenselci hümanistti. Rusya böyle çelişkileri içinde birlikte barındıran bir büyük kültür iken bugün zıt cereyanlardan sadece birinin, gayrı insani olanının ve barışçıl olmayanının eline düşmüş görünüyor