23 Nisan 2021

1921 Anayasası nostaljisinin yanıltıcılığı

Aslında güçler birliğinin gizil bir ifadesi olan bu durum, bir başka sorunu da içinde barındırmaktadır

Türkiye’de sık sık görüldüğü gibi bir kez daha yine başa mı dönüyoruz sorusunu sordurtan bir gündem maddesi olarak 1921 Anayasası hakkında konuşulmakta. İktidar, tanıdığımız kurnazlığı ve fırsatçılığı ile 1921’i "Atatürk’ün anayasası" havasında ortaya getiriyor ve muhalefetin muhalefetini çelmeye çalışıyor. Muhalefet ise bir türlü üzerinden atamadığı bir lâgarlıkla, layıkıyla okumadığı ve yorumlayamadığı 1921’i çok kolay püskürtebileceği halde bunu yapamıyor.

1921 Anayasa’sı kısa bir belgedir; yalnızca devletin temel kuruluşunu, esas teşkilatını, gösterir. Ânın acil gereklerini karşılamak için zaten geçici olarak tasarlanmış gibidir. Bu anayasa 1. maddesinde "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyerek cumhuriyeti sadece fiilen değil hukuken de kurmuştur. (Bu maddeye 1923’te eklenen "Türkiye Devleti’nin hükümet biçimi cumhuriyettir" cümlesi aslında biçimsel bir ilavedir. 7. maddede meclisin yetkileri sayılır. 4. 5. 6. maddeler millet vekillerinin seçimini (iki dereceli) düzenler. 4. ve 12. maddelerdeki korporatif temsile (mesleki temsile) dair hükümet teklifi reddedilir. (Bu yöntem, 1961 Anayasa’sını yapan kurucu meclisi bekleyecektir.)

10.-21. maddeler yerel yönetimi ve onun merkezi yönetimle ilişkisini düzenler. İlginç olan, 11. maddedeki neredeyse federalist bir yaklaşımı çağrıştıran ademi merkeziyetçi tutumdur. İç ve dış siyaset, şer’i, adli, askeri işler ve uluslararası iktisadi ilişkiler dışında kalan Vakıf, Medrese, Eğitim, Sağlık, İktisat, Tarım, Bayındırlık ve Sosyal Yardım İşleri vilayet şuralarının yetki alanı içindedir. 22. ve 23. maddelerdeki genel müfettişlik ile merkezi hükümetin denetimi sağlanır. Yukarıdaki noktaları ve 1921 Anayasa’sıyla ilgili yorumlarımı başka yerde yazmıştım. ( Türkiye’de Anayasalar, Metis, 2017.) Burada sadece yasama-yürütme ilişkilerinin bazı yanları üzerinde duracağım.

2. maddede yasama meclisinin üstünlüğü ilkesi benimsenir: "Yürütme erki ve yasama yetkisi milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde bulunur ve toplanır."

3. Madde parlamenter meşruiyet ilkesini pekiştirir: "Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti ünvanını taşır" ve "Büyük Millet Meclisi, hükümetinin bölündüğü daireleri… kendi seçtiği vekiller eliyle yönetir. (Madde 8.)."
1921 Anayasası’nın 9. maddesinin 3. cümlesine göre İcra Vekilleri Heyeti içlerinden birini kendilerine başkan seçerlerken, 1922 tarihli bir kanunla meclis onu da doğrudan seçer hale gelmiştir. Yasamanın üstünlüğü anlayışının 1. T.B.M.M. nin çoğunluğuna ne denli egemen olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir: İcra Vekilleri Heyeti yasama organının vekili mertebesindedir.

Ne var ki, 1921’in 9. maddesinde bu durumun netliğini bozan bazı hükümler bulunmaktadır. Büyük Millet Meclisi’nin kendine seçtiği başkan, ki aynı zamanda vekiller heyetinin de tabii başkanıdır ve “meclis namına imza koymaya ve vekiller heyetinin kararlarını onaylamaya yetkilidir.”

Aslında güçler birliğinin gizil bir ifadesi olan bu durum, bir başka sorunu da içinde barındırmaktadır. Buradaki yetki toplulaşması yasama organının bütününde, yani mecliste değil, yasama organının başındaki şahıstadır. Mustafa Kemal’in Ziya Gökalp’ten aldığı “tabiatta dahi tevhid-i kuvva vardır” (doğada bile kuvvetler birliği vardır) sözündeki güç odağı burada kurumsal anlamını yitirmiş ve hem Yasama’nın hem Yürütme’nin başı olan kişiye indirgenmiştir. Oysa böyle bir “şef”—hem devlet başkanı, hem meclis başkanı, hem yürütmenin başı—“meclis hükümeti” sistemiyle bağdaşmaz. Bu bakımdan 9. Madde “şahsa göre yapılmış” bir madde olarak görülebilir, ama 1921 Anayasası’nın bütününe egemen olan yasamanın üstünlüğü ilkesini tam bozmasa da ona gölge düşürdüğü açıktır.

Türkiye anayasa siyasetine “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” garabetini sokan ve fakat bununla dahi yetinmemeye niyetli görünen iktidarın 1921 Anayasası’nda elverişli bulacağı potansiyel, takdim ettiği üzere, yasama meclisinin üstünlüğü değil, son tahlildeki şefin-yürütmenin üstünlüğü potansiyeli ve dozu daha da artırılmış meclis güdümüdür. Muhalefetin problemi görebilmesi ise, ancak 1921’deki örtük güçler birliğini anlaması ve onaylamaması ile yüksek yetkili şefliği Atatürk’e yakıştırmazlık etmemesi ve onaylamaması ile mümkündür.