16 Ocak 2021

Seçimli diktatörlükler kuran liderler...

...özgür medyayı yıktılar, bağımsız kuruluşları zayıflattılar, muhalefetin sesini kıstılar...

İstanbul, 15 Ocak 2021
Günlüğümün başına oturdum,
notlar düşüyorum.
İki haftalık tatil sonrası Trump ve
Amerika'ya öylesine uzun daldım ki,
Demokrasi Notları'ında sıra hâlâ 
Erdoğan Türkiyesi'ne gelemedi.
Oysa o kadar çok şey birikti ki yazacak...
Ama not edin bir tarafa:
Amerika'da demokrasi ayağa kalkamazsa,
derine giden sorunlarını çözüm rayına
sokamazsa, siyasal sisteminde reformlar
yapamazsa, dünya için de kötü haberdir bu.
Biden Amerika'sı demokrasisini
yenileyip, Avrupa'yla İkinci Dünya
Savaşı sonrasındakine benzer
bir demokrasi ittifakı kurabilirse,
dünyada demokrasi-severler de
rahat bir nefes alabilir.

Şimdilik sadece yanıtları
henüz belirsiz sorular var
Amerika'nın siyaset gündeminde:

1. Biden "kutuplaşma"yı azaltabilecek
mi? Amerika'da birlik yolunu
açabilecek mi?
2. Azil kararı -üçte iki çoğunlukla- Senato'dan da
geçip Trump'a siyaset
yasaklanacak mı?
3. Amerika Trump sonrası,
Trumpizm'den de kurtulabilecek mi?
4. Kökleri derinlere inen demokrasi düşmanlığı,
beyaz ırkçılık-milliyetçilik, 
yabancı düşmanlığı gibi
bazı hastalıklar nereye kadar
tedavi edilecek?
5. Cumhuriyetçi Parti'de Trump ve
askerleri ne kadar etkisiz kılınabilecek?
6. 2016 yılında "Trump belası"nı
başa getiren Amerikan kapitalizminin
gözü doymaz
-ekonomik ve siyasal-
elitleri Biden döneminde frenlenebilecek
mi, yola getirilebilecek mi?
7. Amerika'da kutuplaşmayı, aşırılıkları
uzun yıllardır besleyen gelirdeki,
eğitimdeki, sağlıktaki, konuttaki,
sosyal güvenlikteki olağanüstü
toplumsal eşitsizlikler nereye kadar
törpülenebilecek?

Şimdilik yanıtsız olan bu sorular
yalnız Amerika'yı değil,
demokrasi açısından bütün dünyayı
ilgilendiriyor. 

Günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum.
Var mısınız kendi inançlarımız için,
demokrasi için sonuna kadar
mücadeleye?..
İstanbul, 31 Ağustos 2018.
Demokrasi konusunda karamsar
bir kitap daha... Liberal demokrasinin
yakın geleceğini karanlık görse de,
mücadeleyi elden bırakmıyor.
Halkla demokrasinin karşı karışya
gelmeye başladığını belirtiyor, demokrasileri
demokrasi yapan hak ve özgürlüklerin
tehlikede olduğunu söylüyor.
Seçim sandığından çıkan iktidarların,
bir süre sonra, "demokrasi oyununun
kuralları"
nı bir yana bırakarak,
tek adam olarak kendi oyunlarını
oynamaya başladıklarının altını çiziyor.


2018'de çıkan kitabın yazarı 
Yascha MounkHarvard
Üniversitesi'nden.
Kitabın adı Türkçe'ye şöyle çevrilebilir: 

Halkla Demokrasi Karşı Karşıya,
Özgürlüğümüz Neden Tehlike Altında,
Ve Onu Nasıl Kurtarırız?
 

Şu satırların altını çiziyorum:

Donald Trump'ın Başkan seçilmesi,
demokrasi krizinin en çarpıcı göstergesi
oldu. Dünyanın en eski, en güçlü
demokrasisi, tarihinde ilk kez,
Amerikan anayasasının
temel ilkelerinden hiç hoşlanmadığını
açıkça ilan eden birini Başkan seçti.
Öylesine bir Başkan ki,
rakibini hapse atmakla tehdit edebildi.
Öylesine bir Başkan ki,
Amerika'nın otoriter karşıtlarını
demokratik müttefikler olarak ilan edebildi.
Amerikan demokrasisinin
kontrolcü kurumları (güçler ayrılığı)
nihayetinde Trump'a fren koysalar bile,
Amerikan halkı tarafından ülkenin
en yüksek makamına böyle bir başkan
seçilebilmiş olması gelecek açısından
çok kötü bir işaret...
 

Bu satırlardan hemen sonra
Putin'le Erdoğan geliyor:
 

Trump'ın seçimi kendi başına
bir olay değil. Rusya ve Türkiye'de de
seçim sandığından çıkan güçlü liderler,
ülkelerinde gelişme halindeki
demokrasilerin kolunu kanadını
kırarak seçimli diktatörlükler kurmayı
başardılar. Bunun gibi
Polonya ve Macaristan'da da
popülist liderler aynı modeli
uygulayarak özgür medyayı yıktılar,
bağımsız kuruluşları zayıflattılar ve
muhalefetin sesini kıstılar.

Kitabın bu bölümünde, liberal demokrasinin
tehdit altında olduğu bazı Avrupa
Birliği ülkelerinden de örnekler veriliyor:          

Avusturya'da aşırı sağdan
bir aday Cumhurbaşkanı seçildi.
Fransa'da siyasal yelpaze, radikal sağ
ve solun sahneye çıkışına
tanıklık ediyor. İspanya ve 
Yunanistan'da yerleşik partiler
hızla dağılıyor, çöküyor.
İsveçAlmanya ve Hollanda gibi
istikrarlı ve hoşgörülü varsayılan
demokrasilerde bile aşırı akımlar
benzersiz başarılar elde ediyor.

Seçim sandığından çıkıp demokrasi
oyununu boşlayan "tek adamlar"ın
ya da otoriter liderlerin aralarındaki
benzerlikler
kitapta epeyce yer kaplıyor.
İktidar dizginlerini iyice ellerine geçirmek
ve devleti kendilerine daha sıkı
bağlamak için kendilerine nasıl 
iç ve dış düşmanlar yarattıklarına işaret
ediliyor; bu çerçevede, Erdoğan
Türkiyesi'yle Polonya örnekleri
veriliyor.
Bu ülkelerde yargının, seçim kurullarının
bağımsızlıklarından nasıl yoksun
kılındıklarına işaret edilirken,
medyanın iktidar tarafından nasıl tam
kontrol altına alındığı vurgulanıyor.
Harvard'lı akademisyenin kitabında, 
Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkılması
ve 1991'de Sovyetler Birliği'nin tarihe
karışmasıyla birlikte liberal demokrasinin
dünyadaki zaferine ya da önlenemez
yükselişine de vurgu yapılıyor.
Bu çerçevede Amerikalı siyaset
bilimci Fukuyama'nın Tarihin Sonu 
(The End of History) isimli o zamanların
ünlü makalesine dikkat çekilirken,
liberal demokrasinin 1990'ların başından
itibaren yirmi yıllık alternatifsizliği de işleniyor.
Sonra bugünlere, demokrasiler
ölüyor
noktasına nasıl gelindiği
ve bu tehlikeden kurtulmanın
nasıl mümkün olabileceği
anlatılıyor kitapta.
Demokrasinin dünyadaki
-özellikle Batı'daki- yükselişi,
tökezleyişi ve çöküşe geçişi hakkında
ilginç tahliller var kitapta.
Demokrasilerin İkinci Dünya Savaşı
sonrasındaki yükselişi ve istikrar
kazanmalarında rol oynayan
üç neden şöyle özetleniyor:

1. Ekonomik büyüme
ve hayat standartlarında hızlı iyileşme...
2. Bu dönemde bir etnik grubun ya da
ırkın, örneğin Amerika ve Kanada'da
beyazların sahip oldukları üstünlük ve
ayrıcalıklar, Almanya ve İsveç
örneklerindeki toplumsal homojenlik...
3. Dünyadaki kitle iletişim düzeninin
daha çok siyasal ve finansal elitinin
kontrolünde işlemesi...

Özellikle 1990'lı yılların başından
itibaren alternatifsiz gözüken 
liberal demokrasi, nasıl oldu da yeni yüzyılın
ilk on yılıyla birlikte inişe geçti?
Bu sorunun yanıtı, yukarıdaki üç noktanın
tersine dönmesinden kaynaklanıyor. 

1. Ekonomik büyümenin yavaşlaması...
Hayat standartlarının düşmeye başlaması...
Gelir dağılımındaki uçurumun derinleşmesi...
Böylece kitlelerin siyasetçiye, siyaset
kurumuna duyduğu güvenin zayıflaması...
2. Farklı etnik grupların, azınlıkların,
göçmenlerin eskisi gibi büyümeyen
pastaya ortak çıkmaları...
Özellikle Batı dünyasında, etnik
ve kültürel çoğulculuğa karşı isyan
patlamalarının uç vermesi...
3. Ve internet devrimi ile, sosyal
medya ile kitle iletişiminin
elit kontrolünden çıkması...
Merkez ile kenar arasındaki teknolojik
açığın daralması... Böylece eski
"istikrar"ın canına okuyacak tahrikçi
unsurların siyaset meydanında
sahne alması... 
 

İllüstrasyon: Maxomatic, Foreign Policy

Yukarıdaki üç noktada özetlenen
gelişmelerin dünyada demokrasi ve
özgürlüklere ölümcül darbeler indirdiği
birçok örnekle anlatılıyor kitapta.
Amerika'da, Avrupa'da demokrasilere
dönük güvenin nasıl inişte olduğu, 
güçlü lider ve otoriter rejim tercihlerinin,
hatta askeri yönetim eğilimlerinin bile nasıl
yükseldiği ürkütücü kamuoyu
araştırmalarıyla sergileniyor.
Peki ya çare?
Demokrasi yeniden yükselişe geçebilir mi?
Liberal demokrasilerin yaşadığı krize
çözüm var mı?
Yoksa dünya, Birinci Dünya Savaşı
sonrasında olduğu gibi, yeniden
Hitler'lerin, Mussolini'lerin, Stalin'lerin, 
Mao'ların insafına mı kalacak?
Bir daha böyle kabuslar yaşanmaması için
kitapta sayılan bazı çareler yok değil, özetle...
 

1. Ekonomik politikalarda, ulusal ve
uluslararası planda reform ihtiyacı...
Eşitsizliklerin daha etkisiz kılınması...
Hayat standartlarının gerçekten düzeltilmesi...
Yeni ve adaletli vergilendirmeyle,
sağlık hizmetleriyle, doğru konut
politikalarıyla, vicdanlı emeklilik
haklarıyla yeni bir refah devleti kurmak...
2. Günümüzdeki ulusal devlet anlayışını
yeniden düşünmek... Farklı inanç
ve renktekileri de eşit vatandaş olarak
kabul eden çok etnik boyutlu
demokrasiyi müzakere konusu
yapmayacak tarzda benimsemek...
3. İnternet ve sosyal medya düzenini,
nefret söylemi ve yalan haberler
açısından -sansür tuzağına düşmeden-
yeniden düşünmek... Dijital çağı
demokrasi açısından güvenli hale getirmek...
4.
Günümüzde milliyetçilik demokrasiye
karşı yükselirken
, uluslarüstü idealler
gerilemekte... Bu durum özellikle
Avrupa Birliği ülkelerinde
Britanya'daki Bretix'le birlikte çok belirgin...
Çin ve Hindistan da
milliyetçi tırmanışın en çarpıcı olduğu
ülkeler arasında...
5. Türkiye, milliyetçilikle İslamcılığı
meczeden güçlü bir tek adamın
liderliğinde çıplak bir diktatörlüğe
doğru hızla yol almakta...
6. Dışlayıcı değil, saldırgan değil,
kapsayıcı, yumuşak bir
anlayışla milliyetçiliği
ehlileştirmenin
liberal demokrasi
açısından taşıdığı önem...

Kitabını noktalarken soruyor Harvard'lı
akademisyen Yascha Mounk:
 

Kendi inançlarımız için,
demokrasi için sonuna kadar
mücadele edecek miyiz? 

Sonra da ekliyor:

Bu mücadelede mutlu son garanti değil.
Ama yine de, demokrasiyle ilgili olarak
önemsediğimiz kendi değerlerimiz
ve kendi kurumlarımız için
sonuç ne olursa olsun deyip
mücadele edebilmeliyiz. 
Uğrunda vereceğimiz mücadelenin
sonucu belirsiz de olsa,
liberal demokrasiyi kurtarmak için
elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. 

Harvard'lı böyle diyor.
Siz ne diyorsunuz?
(T24 31 Ağustos 2018)            

Demokrasi notları 5 yarına...

Demokrasi Notları 1 |  Azledin Trump'ı, o bir Başkan değil bir haydut!

Demokrasi Notları 2 | Harvard'lı iki profesör soruyor: Bizim demokrasi de tehlike altında mı?

Demokrasi Notları 3 | Trampet sesleri... Pat pat kaz adımları... Naziler mi?..

Yazarın Diğer Yazıları

Barışın yolu önce PKK'nın silah bırakmasından geçiyor!

"Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp tenekesine gider" diyen Öcalan'ın bugün hâlâ PKK'nın silah bırakmasını sağlayacak yegane güç olduğu kanısındayım

Ölmediler ama köklerinden sökülüp atıldılar!

O, bahara hasret, oğluna hasret. Baharın dağa gidip pancar toplayacak, pancarı satacak, biriktirdiği parayla oğlunu zindanda ziyaret edecek