14 Ocak 2021

Harvard'lı iki profesör soruyor: Bizim demokrasi de tehlike altında mı?

Ve ekliyorlar: "Amerika'da böyle bir soruyu kendimize sorabileceğimiz hiç aklımıza gelmezdi"

Günlüğümün sayfaları arasında dolaşıyorum.
Tanksız topsuz sivil darbeler...
İstanbul, 8 Mayıs 2018
Demokrasilerin girdiği çıkmazı
ele alan kitapların sayısı
son yıllarda çoğalmış durumda.

DEMOKRASİLER
NASIL
ÖLÜYOR?

İngilizcesi: 

HOW
DEMOCRACIES
DIE


Harvard Üniversitesi'nden iki profesörün,
Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt'ın
yazdıkları bir kitap.
Kitapta demokrasilerin yalnız Doğu'da
değil Batı'da da, Amerika'yla Avrupa'da da
nasıl inişe geçtiği örneklerle açıklanıyor.
Ayrıca Putin'le Rusya'nın,
Erdoğan'la Türkiye'nin isimleri
aynı bağlam içinde birlikte anılıyor.
İlginç olan, Amerikan demokrasisinin de
Başkan Trump dolayısıyla
fena halde sorgulanması...
Harvard'lı iki siyaset bilimcinin kitabı
Amerikan demokrasisine ilişkin
şu iki cümleyle başlıyor:

Bizim demokrasimiz de
tehlike altında mı?
Böyle bir soruyu
kendimize sorabileceğimiz
hiç aklımıza gelmezdi.

Şöyle devam ediyorlar:

Ama şimdi kaygılıyız.
Amerikan siyasetçileri
artık rakiplerini düşman olarak
görüyorlar. Özgür basını korkutuyorlar.
Seçim sonuçlarını reddeden
tehditler savuruyorlar.
Demokrasimizin temelini oluşturan
yargı gibi, istihbarat gibi kurumları
zayıflatmaya çalışıyorlar.
Ve 2016 yılında, Amerikan tarihinde
ilk kez hiç devlette çalışmamış,
hiçbir kamu tecrübesi olmayan,
anayasal haklardan habersiz,
çok açık otoriter eğilimlere sahip
biri Başkan seçildi
bu ülkede...

Kitabın şu satırlarının da altını çiziyorum:

Demokrasiler artık generallerin değil,
seçilmiş liderlerin de elinde ölebiliyor.
Faşizm, komünizm veya askeri yönetim
tarzındaki çıplak diktatörlükler çağı
kapandı.
Bugün askeri darbeler
ya da şiddet yoluyla iktidara el koymak
çok ender görülüyor.
Artık seçimler yapılıyor ama
demokrasiler yine de ölüyor
,
farklı yollar ve yöntemlerle...

 

Kitabın bu bölümünde
sivil darbeler anlatılıyor:

Seçilmiş liderler, Venezüela'da
Chavez örneğinde olduğu gibi,
Türkiye, Rusya, Macaristan, Polonya,
Peru, Filipinler, Gürcistan
ve Ukrayna'da da demokratik kurumları
rayından çıkardılar.
Meydanlarda bugün tanklar yok.
Anayasalar ve demokratik kurumlar
görünüşte yerli yerinde duruyor.
Halk gidip oyunu da kullanıyor.
Ancak, seçilmiş otokratlar
demokrasinin cilasını koruyor
olsalar da, demokrasinin özünü
çaktırmadan boşaltıyorlar.

Demokrasinin özünü çaktırmadan
boşaltmak... Ya da sivil darbe yapmak...
İki Harvard'lı profesör, Türkiye'yi
bu kategorinin içine koyuyor.
Kitapta, Erdoğan'ın gazetecileri
nasıl "teröristlik"le suçladığı,
medyayı ve iş dünyasını
hangi yöntemlerle sindirdiği anlatılırken,
Doğan Grubu'na karşı "vergi sopası"nın
ne kadar acımasızca kullanıldığına da,
Gezi direnişi bağlamında Koç Grubu'nun
nasıl hizaya getirildiğine de değiniliyor.
Demokrasinin içinin boşaltılması
konusunda yargının öncelikle
ele geçirilmesine ve güçler ayrılığının
sona erdirilmesine dair örnekler
de
var kitapta. Rejimin otoriterleştirilmesinde
Putin ve Erdoğan'ın dış tehditleri
nasıl kullandıkları da anlatılıyor.
(
T24, 8 Mayıs 2018,
Demokrasiler Nasıl Ölüyor?)

Günlüğüm sayfaları arasında dolaşıyorum.
Büyük yalanlarla sinsi sinsi
ilerleyen faşizm!
İstanbul, 7 Mayıs 2018
Gece vakti günlüğüme düştüğüm notlar:
Büyük yalanlarla...
Özgürlük diyerek... Adalet diyerek...
İçte dışta düşmanlar icat ederek...
Sinsi sinsi ilerleyen bir faşizm...
İrkiltici, korkutucu bir tablo...
Üstelik fena halde gerçekçi.
Hem Amerika hem Avrupa için
çok ciddi bir faşizm uyarısı.
Kitabın adı da öyle:

FAŞİZM
BİR UYARI

Yazarı, Amerika'nın eski dışişleri
bakanlarından Madeleine Albright.
Yeni çıktı. Geçen ay New York'ta
satın aldım.
Putin Rusya'sı, Erdoğan Türkiye'si
sık sık geçiyor kitabın birçok yerinde.
Hatta Erdoğan'la Putin'e
ayrı birer bölüm ayrılmış...  

Mussolini'den, Hitler'den başlıyor,
İkinci Dünya Savaşı sonrasının
Soğuk Savaş döneminden
Berlin Duvarı'nın yıkılmasına
ve bugüne geliyor. Milliyetçilik ve faşizm
virüsünün nasıl kolay kolay ölmediği,
bağışıklığın zayıfladığı bünyelerde
hastalığın çaktırmadan nasıl nüksettiği
çarpıcı örneklerle anlatılıyor.
Dünyadaki örnekler arasında, biat medyası
konusunda Erdoğan modeli'ni seçen
Orban Macaristan'ı var.

Orban karşıtı protesto / Macaristan (2018)

Sonra, bağımsız yargıyı adım adım
yok etmekte olan Polonya ve Çekya...
Chavez'in, Maduro'nun Venezuella'sı...
Britanya'nın Brexit'i...
Almanya'da ana muhalefet haline
gelen Neo-Nazi çizgideki
Almanya için Alternatif Partisi...
Hollanda, Fransa, Avusturya
ve Yunanistan'daki faşist
ve milliyetçi partilerin yükselişi...
Demokrasiyi, Avrupa Birliği değerlerini
hiç umursamayan bütün bu partilerin,
Putin'le mali boyuta da sahip
derin bağları
da sergileniyor kitapta...
Faşizm: Bir Uyarı'nın
önemli bir bölümü Başkan Trump
Amerikası
'na ayrılmış.
Trump'ın Amerika'da demokrasiyi,
hukuku, yargı bağımsızlığını,
özgür medyayı boşlayan çizgisinin
dünyadaki demokrasi karşıtlarının,
demokrasi düşmanlarının elini
nasıl güçlendirdiğine ilginç örneklerle
işaret ediliyor. Şu satırların altını çiziyorum:

Tarihten öğrendik ki:
Faşistler, iktidarı seçim sandığından
çıkarak ele geçirebiliyorlar.
Sonra da ilk adım olarak
parlamento başta olmak üzere
demokrasinin temel kurumlarını
adım adım zayıflatmaya başlıyorlar. 

Kitapta bu durum kötü bir rüya,
bir kabus diye niteleniyor.
Tarihin insanlık açısından
en kanlı dönemlerini, dünya savaşlarını,
Hitler Nazizmi'ni, Holokost'u yaşamış
bir Avrupa'da, demokrasiye ilişkin
bağışıklık sisteminin yeniden zayıflamaya
başladığı, alarm zillerinin çaldığı kitapta
anlatılırken, demokrasilerin kendilerini
toparlaması gerektiğinin altı çiziliyor.
Eski ABD Dışişleri Bakanı Albright'ın
kitabında, Erdoğan Türkiyesi'ne ayrı bir
bölüm ayrılmış ve bölümün başlığı
Kanuni Sultan Süleyman'dan esinlenmiş:

Muhteşem Erdoğan!

Kitapta, Erdoğan'ın demokrasiyle yola
çıktığı, sonra adım adım demokrasi,
hukuk ve özgürlük yolundan
nasıl saptığı anlatılıyor.
Ve bu sapmanın 20 Temmuz OHAL'iyle
aldığı çarpıcı viraj sergileniyor.
Kitabın beni etkileyen bölümlerinden biri,
faşizmin sinsi yürüyüşü oldu.

Büyük yalanlar söyleyebiliyor.
Özgürlük diyebiliyor.
Adaletten söz edebiliyor.
Hem içte, hem dışta düşmanlar
icat edebiliyor.
Üstelik inandırıcı da olabiliyor
kitleler nezdinde.
Evet, irkiltici ve korkutucu,
sinsi bir yürüyüş...
(T24, 7 Mayıs 2018)

"OHAL değil demokrasi istiyoruz" eylemi / İstanbul (2018)

Günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum.
Robert Kagan: Amerika'nın ağırlığını
demokrasiden yana koymadığı
bir dünyada demokrasiler
gerilemeye devam eder.
İstanbul, 22 Ekim 2018
İngilizce üç kitap okudum.
Kitapların Türkçe isimleri şöyle:

Çoğulculuk Karşıtlığı:
Liberal Demokrasiye Dönük
Popülist Tehdit.
Küreselleşen Otoriterlik.
Demokrasi İnişte mi?

Eski Amerikan dışişleri bakanlarından
Condoleezza Rice, Democracy In Decline
adını taşıyan kitaptaki önsözünde,
demokrasinin geleceği konusunda
iyimserliğini koruduğunu belirtiyor.
Ama bununla birlikte, günümüzde
karamsarlık gerektiren bir dönemden
geçildiğini de vurguluyor.
Çin ve Rusya'nın demokrasi düşmanı
bir uluslararası ortamın oluşumuna
katkıda bulunduklarını, buna karşılık
Amerika ve Avrupa'nın özgürlük davasını
savunma konusunda daha sessiz,
daha uzak kaldıklarına da işaret ediyor.
Liberal demokrasinin temel kurumları
arasındaki basın özgürlüğü, hukuk devleti,
özgür ve adil seçimler açısından durumun
irdelendiği kitaptaki bir makalede ise
kötüye gidişin nedenleri
üç noktada özetleniyor:

1. İleri demokrasilerde ekonomik
ve siyasal başarısızlığın derinleşmesi.
2. Bazı otoriter rejimlerde
artan özgüven ve canlılık.
3. Demokrasilerle rakipleri arasında
değişmekte olan jeopolitik denge.

Amerika ve Avrupa'da demokrasinin
özellikle 2000'lerde popülizm ve milliyetçilik
karşısındaki gerilemesiyle
ilgili olarak her değerlendirmede
şu noktalar ön plana çıkıyor:

Küresel kapitalizmin
neden olduğu eşitsizlikler.
2008 finans krizi.
Bu krizin yol açtığı işsizlik.
Mülteciler, göçmenler.
Batı kapitalizmi bocalarken,
Çin'de ‘otoriter kapitalizm'in,
yani dikta altında işleyen
bir kapitalizmin daha çok büyüme
ve refah sağlıyor olması.

Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkılması
ve Sovyetler Birliği'nin 1991'de
tarihe karışmasıyla birlikte liberal
demokrasinin dünya çapında zaferini
ilan eden ve Tarihin Sonu teziyle
ünlenen Fukuyama'nın kitaptaki
makalesinin başlığı şöyle:

Demokrasi Niye
Bu Kadar Dökülüyor?

Vladimir Putin

Francis Fukuyama, dünyadaki sayıları
1970'de 35 olan seçimli demokrasilerin
2014'de 110'un üzerine çıktığını,
bundan sonra bir inişin uç verdiğini anlatırken,
demokrasilerin inşasında
iki önemli konuya işaret ediyor:

Güçlü siyasal partiler,
modern devlet.

Fukuyama, yurttaşlarına temel hizmetlerini
düzgün veren modern bir devlet,
demokratik kurumlar ve hukukun
üstünlüğü
yoluyla liberal demokrasinin
önünün açılacağını belirtiyor.
Robert Kagan, demokrasilerin
geleceğiyle ilgili Jeopolitiğin Ağırlığı
başlıklı makalesinde,
demokrasi olacaksa bu konuda
Amerika'yla Avrupa'nın önemini
ön plana getiriyor.
Amerika'nın ağırlığını demokrasiden
yana koymadığı bir dünyada
demokrasilerin gerilemeye
devam edeceğinin sinyallerini veriyor.
Robert Kagan, demokrasiler konusunda
Amerika'nın önemine işaret ederken
şu satırları yazmış:

İkinci Dünya Savaşı sonrasında
Amerika Almanya'da, İtalya'da,
Japonya'da, Avusturya
ve Güney Kore'de askeri güç
ve uzun süreli işgal yoluyla
demokrasileri kurdu, oturttu.
Faşizm'in savaş meydanlarında
yenilmesiyle Yunanistan ve Türkiye de
demokrasiye adım attılar.
Bu zaman diliminde yirmiyle otuz
arasında ülkeye demokrasi geldi,
dünya nüfusunun yüzde 40'ı
demokrasiyle yönetilmeye başladı.

Viktor Orban

Robert Kagan'ın makalesinde
şu soru da var:
Demokrasiye giden yol kaçınılmaz bir
gelişmenin mi ürünüydü, yani bir fikrin mi
zaferiydi, yoksa bu yolu güç mü,
askeri güç mü açtı?
Kagan, gönlümüzde ilkinin yattığı
ama gerçeğin farklı olduğunu,
güç faktörünün öne çıktığını belirtiyor.
Öte yandan günümüzde Putinizm ve Çin
otoriterizmi
'yle Batı demokrasinin
geleceğini mukayese ederken de
şu noktaya dikkati çekiyor:

Rusya ve Çin'deki otokrasi ya da
otoriter rejimler,
Batı demokrasisinden
daha uzun bir geçmişe sahiptir.
Ve unutmayın:
Avrupa demokrasisi yaşlı kıtanın
büyük bölümünde
daha yüz yaşında bile değil.


Rusya'da Putin karşıtı protesto (2020)

Demokrasi ve özgürlük rejimleri
2006 yılı sonrası inişe geçerken,
demokrasi ve çoğulculuktan hazzetmeyen
popülist, milliyetçi, yabancı düşmanı
hareketlerin güçlenmesinde
altı özellikle çizilen nedenlerden
bir bölümünü okuduğum bu kitaplardan
şöyle özetleyebilirim:

Demokratik kurumların,
en başta seçilmiş siyasetçilerin,
siyasal partilerle parlamentoların
halkın gözünde uğradıkları
güven kaybı...
Yetersiz büyümeyle birlikte
işsizlik ve eşitsizliğin yaygınlaşması,
ücret artışlarının sınırlı kalması...
Mülteci ve göçmenler meselesi...
Gitgide derinleşen aş ve iş sorunu...

Democracy In Decline'da yer alan
Larry Diamond imzalı makalede,
Erdoğan ve AKP'nin
Türkiye'de demokrasiyi
nasıl adım adım çukura çektikleriyle
ile ilgili şu satırlar yer alıyor:

Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi
birkaç yıldır ülkenin demokratik
çoğulculuğuyla özgürlüklerini
her geçen gün yok ediyor.
Kendi siyasal hegemonyasını kuruyor.
Yargı ve bürokrasi üstündeki
kontrolünü oturturken,
gazetecileri tutukluyor;
medya ve üniversitedeki
muhaliflere korku salarak sindiriyor;
iş alemini muhalefet partilerine
destek vermemeleri için misillemeyle
tehdit ediyor. Erdoğan eş zamanlı
olarak kendi kişisel gücünü pekiştiriyor.
İktidarın kişiselleşmesi
ve kötüye kullanımı, özgürlük ve rekabet
alanlarının daraltılması adım adım
ve kurnazca gerçekleştiriliyor.

Anti Pluralism: The Populist Threat to
Liberal Democracy adını taşıyan kitabında,
bir zamanlar Başkan Clinton'ın
danışmanlığını da yapmış olan
Brookings Enstitüsü'nden William A.
Galston, demokrasiye dönük tehditler
arasında şunları belirtiyor:

Çin, Rusya ve Körfez ülkelerinin
kendi mali kaynaklarını demokratik
olmayan rejimleri desteklemek için
kullanmaları... Birçok otokratın
sivil toplum kuruluşlarını
yoğun saldırı altında tutmaları...
Rusya'nın siber saldırılar ve
dezenformasyon kampanyalarıyla
gelişmiş demokrasileri zayıflatmaya,
hatta seçimlerini etkilemeye çalışması...

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping

Amerika'da da demokrasi
tehlikede mi?
Galston kitabında, bu soruya ayrı bir bölüm
ayırmış. Amerika'da büyük şirketlerin,
bankaların ve medyanın toplum nezdinde
büyük güven kaybına uğradıklarının altını
çizmiş. Amerika'da liberal demokrasinin
gerileyişiyle ilgili olarak elbette
"Trump faktörü"nü de belirtmiş.
Ancak, Başkan Trump'ın medyayı
halk düşmanı ilan etmesine rağmen
Amerika'da güçler ayrılığını, bağımsız
yargıyla yasamayı ve medyayı
dize getirmesinin mümkün
olamayacağını da vurgulamış.
Bir başka deyişle:
Türkiye'de olmayan yasama, yürütme ve
yargıdan oluşan güçler ayrılığı, bağımsız
yargı, özgür medya gibi liberal kurumların
Amerika'da demokrasiyi
ayakta tutacağına işaret etmiş...
Demokrasiyi sevmeyen popülist liderlerin
sürekli olarak nasıl düşman
yarattıklarına da kitapta yer ayrılmış.

Yabancı mallarla, yabancı fikirlerle,
yabancı göçmenlerle, yani "düşmanlar"la
sürekli çatışma halindeki milliyetçi,
popülist iktidarların demokrasiyi
nasıl gerilettikleri de anlatılmış...
Piyasa ekonomisiyle liberal demokrasi
ilişkisini ele alan bir bölüm de var kitapta.
Piyasanın işleyişiyle yarattığı eşitsizliklerin
liberal demokrasiye karşı
memnuniyetsizliği beslediğini belirten
bu bölümde, siyaset kurumunun
piyasaya bir sosyal boyut
kazandırmasının önemine de
özellikle dikkat çekilmiş...
Küreselleşen Otoriterlik (Authoritarianism
Goes Global) adını taşıyan kitaba gelince...
Önsözünde şöyle bir cümle var:

Büyük Beşler adı takılan
otoriter devletler, Çin, Rusya, İran, Suudi
Arabistan ve Venezuela demokrasiyi
küresel düzeyde durdurmak için
eşgüdümlü ve kararlı bir çaba
içindeler...

Bir başka bir cümle:

Özgür medyayı ve sivil toplumu
baskı altına almak için
oluşturulan stratejiler...

Ve kitabın sonlarında bir cümle daha:

Demokrasiler kendilerine dönük tehdidi
küçümsüyorlar. Oysa, bu meydan
okumayı ciddiye almaları
ve kendi demokrasi oyunlarını
iyileştirmeleri, geliştirmeleri lazım.

Özetle söylendiğinde:
Yalnız bizim memlekette değil,
dünyada da demokrasinin halleri
iyi değil kötü ve daha kötüye gidiyor.
Amerika'da Başkan Trump'ın varlığı
ve Avrupa Birliği'nde ağır basmakta olan
zayıflık, çapsız liderlik -ya da bir tür
çaresizlik- demokrasinin dünyadaki
geleceğini daha beter tehlikeye atıyor.
N'apalım?
Belki de hayatın bizden yana olmayan
zamanlarını yaşıyoruz.
(T24 22 Ekim 2018)

Demokrasi notları'nın üçüncüsü yarına... 



TIKLAYIN: Demokrasi Notları 1 |  Azledin Trump'ı, o bir Başkan değil bir haydut!

Yazarın Diğer Yazıları

Askeri darbe dönemlerinden sivil darbe zamanlarına...

38 yıl önce yazdığım bir yazıdan bugüne bakınca, rahmetli Nadir Nadi'nin o sözü aklıma takılıyor: Yoksa bu dünyaya boşuna mı geldim?

Seçimli diktatörlükler kuran liderler...

...özgür medyayı yıktılar, bağımsız kuruluşları zayıflattılar, muhalefetin sesini kıstılar...

Trampet sesleri... Pat pat kaz adımları... Naziler mi?..

Batı demokrasisi yaşamakta olduğu "orta yaş krizi"ni aşabilecek mi?..