17 Şubat 2016

Dünya siyasetinin yeni ikilisi: Corbyn-Sanders - I

Corbyn zenginlerin daha çok vergilendirmesi gerektiğini söylüyor

Thatcher-Reagan, Blair-Clinton ve Blair-Bush.

Aynı dönemlerde Britanya ve ABD’nin liderliğini yapmış siyasetçiler. Ancak, her bir ikilinin birbirleriyle uyumlu yürüttükleri politikalar kendi ülkelerinin sınırını aşan bir şekilde dünya siyaseti ve ekonomisinin şeklini şemalini belirledi.

Açalım...

1980’lerde Thatcher-Reagan ikilisi neoliberalizmin “alternatifsiz” bir şekilde yayılmasının öncüsü olmuşlardı.

1990’larda ise Blair-Clinton ikilisi bir tür sosyal-kapitalizm getirmeyi amaçlayan 3. Yol ile sosyal demokrat politikaların yeni bir biçiminin özellikle kıta Avrupa’sında yayılmasını sağlamışlardı. 

2000’lerde de Blair-Bush ikilisi dünya genelinde güvenlikçi politikaların tekrardan yükselişe geçmesinin önünü açmıştı.

Bu durumu şöyle açıklayabiliriz:

Toplumsal hareketler, literatürde ‘yayılma’ (diffusion) adı verilen süreçler sonucunda birbirini etkiler, tetikler. Fikirler, söylemler, yöntemler, protesto biçimleri zaman ve mekan içerisinde bir toplumsal hareketten öbürüne yayılır.

“Yayılma” süreçleri siyasetin diğer alanları -daha kesin bir ifadeyle, siyasi partileri de kapsayan kurumsal siyaset- için de geçerli. Dünya tarihinde dönem dönem ortaya çıkan sol ve sağ dalgaları böylesine bir “yayılma etkisi” ile anlamak mümkün.

Britanya ve ABD’nin önemi nedir dersek...

“Yayılma” süreçleri farklı şekillerde olabilir. Bunlardan “Harvard-etkisi” adı da verilen dikey “yayılma” modeline göre, daha etkin, prestijli görülen kurumlardaki aktörlerin gerçekleştirdiği protestolar, diğerleri tarafından kullanılmaya başlanır.

Aynen toplumsal hareketlerde olduğu gibi siyasi partiler arasında da fikirler, söylemler, yöntemler bir mekandan öbürüne yayılır. Bu çerçeveden bakıldığında, Anglo-Sakson dünya küresel siyaset için oldukça önemlidir. Başka bir ifadeyle, Britanya ve ABD dünya siyasetinde bir nevi “Harvard-etkisi” yaratır.

Atlantik’in iki yakasında bugün de bir şeyler oluyor. Neoliberalizmin beşiği ABD ve Britanya’da uzun zamandır görmeye pek alışık olmadığımız tipte iki siyasetçi büyük heyecan yaratmakta.

İlki, Britanya İşçi Partisi’nin seçimlerde yaşadığı hezimetten sonra İşçi Partisi’nin başına geçen Britanyalı siyasetçi Jeremy Corbyn.

Diğeri ise Demokrat Parti seçim adaylığı yarışında aldığı desteği gün be gün arttıran Amerikalı siyasetçi Bernie Sanders.

Her ikisi de yaş itibariyle olgunluk çağlarını yaşayan siyasetçiler. Corbyn 66, Sanders ise 74 yaşında. Ancak yaşlarına aldanmamak lazım. Siyasete yeni ve “genç” bir soluk getirdikleri kesin. En azından neoliberalizmin sağından soluna tüm partileri kapsayan egemenliğini kurumsal siyasetin içerisinde yer alarak sorgulamaktalar ki epeydir rastlamadığımız bir durumdan bahsediyoruz.

Toplumsal hareketler, neoliberalizm ve kapitalist küreselleşmeye karşı itirazlarını zaten epeydir dillendirmekteydi: 1980’lerde özellikle 3. Dünya ülkelerinde meydana gelen IMF karşıtı protestolar; 1990’larda çeşitli ulus-ötesi şirketlere karşı düzenlenen kampanyalar; 2000’lerde Seattle Protestosu ile başlayıp, Dünya Sosyal Forumlarıyla ete kemiğe bürünen Küresel Adalet Hareketi bize bu muhalefetin kristalleştiği anları gösterir. 

Protesto dalgalarının sonuncusu ise, Avrupa ülkelerinin birçoğunda ve ABD’de görülen İşgal Et Hareketleri (Occupy Movements) ile gerçekleşti. Bu defa eleştiri oklarını doğrudan kendi hükümetlerine yönelten “öfkeli” yurttaşlar, sokak ve meydanlara döküldü. Ekonomik alanda kemer sıkma politikalarına; siyasal alanda da var olan siyasi partilerin kendilerini yeterince temsil etmemelerine ve karar alma mekanizmalarına etkin bir şekilde katılamamalarına karşı çıktılar.

Occupy hareketlerinin kurumsal siyaset üzerindeki etkileri çok gecikmeden ortaya çıktı:

Birinci etki, Güney Avrupa’da Podemos, Syriza, 5-Star gibi alışılmışın dışında yatay bir şekilde örgütlenmiş, bir tür sol popülizmi savunan yeni partilerin çıkışları oldu.

İkinci etkiyi de, geleneksel sol/liberal siyasi partilerin içerisinde ortaya çıkan dönüşme potansiyellerinde aramak yanlış olmaz. Toplum içi adaletsizlikler ve eşitsizliklere dikkat çeken Corbyn Britanya İşçi Partisi’ni eski günlerine döndürmeye çalışırken, Sanders Amerikan siyasetinin pek de alışık olmadığı bir üslup ve içerikle Demokrat Parti’yi farklı bir mecraya çekme uğraşı içerisinde.

Corbyn ve Sanders’in aynı zamana denk gelen çıkışlarını ve dünya üzerinde olası etkilerini anlayabilmek için, her ikisinin de siyasi hayat ve söylemlerine detaylı bir şekilde bakmak önemli:

 Jeremy Corbyn, 1983 yılından beri parlamentoda yerini almış oldukça tecrübeli bir siyasetçi. Kendisini bir “demokratik sosyalist” olarak tanımlamakta. Öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli toplumsal hareketlere katılmış. Hiç bir zaman da bu hareketlerle bağını koparmamış. 2003 yılında Irak’a askeri müdahaleye karşı çıkan Stop the War Koalisyonu’nun sözcülerinden biri olmuş ve o dönem bir çok kez savaş karşıtı konuşmalar yapmış. Aynı zamanda, uzun yıllardır en eski barış hareketi örgütlerinden olan Nükleer Silahsızlanma Koalisyonu’nun (Campaign for Nuclear Disarmament, CND) ve Uluslararası Af Örgütü’nün üyesi.

Sıkı bir barışsever olan Corbyn, son günlerde Britanya’da oldukça tartışmalı bir konu olan Trident Programı çerçevesinde nükleer füze sistemine sahip denizaltıların yenilenmesi projesi hakkında muhalif bir tutum sergiliyor. Trident’in yenilenmesine karşı yürütülen kampanyaya aktif olarak katılıyor ve buraya harcanacak paranın toplum yararına başka yerlere yatırılmasını savunuyor. Suriye meselesinin uzlaşma, diyalog ve “yumuşak güç” kullanımıyla çözülmesinin gerektiğinin altını çizerken, silah ticaretinin katı bir şekilde sınırlandırılması gerektiğini söylüyor.

Aynı zamanda Filistin Dayanışma Kampanyası üyesi olan Corbyn, İsrail’e karşı –özellikle silah ticareti konusundaki- boykot kampanyalarını desteklemekte.

Corbyn, barış aktivistliğinin yanı sıra, aynı zamanda sıkı bir çevreci. 2015 yılında yazdığı “Gezegenimizi Koruma Manifestosu”nda yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapacak bir “Yeşil Yatırım Bankası”nın kurulması önerisinde bulunmuştu. Fosil yakıt sektörünün yeni gözdesi ve dünyanın başındaki belalardan biri olan kaya gazı üretimin yasaklanmasından yana. Aynı zamanda fosil yakıtların çıkartılmayarak, toprağın altında kalması gerektiğini söylüyor. Öte yandan, nükleer enerji santrallerinin yapılmamasından yana tutum sergilemekte.

Bu uzun aktivizm listesine hayvan hakları savunuculuğunu ve LGBTİ bireylerin hak ve eşitlik arayışına verdiği desteği de eklemek gerekli.

İşine –ve her yere- olabildiğince bisikletler gidip gelen Corbyn’in mütevazılığını ve hayata bakışını geçtiğimiz günlerde bisiklet üzerine söylediklerinden anlamak mümkün.

Corbyn en büyük isteğinin yaklaşık 475 pound olan ünlü bir bisiklet markasının kırmız modelini almak olduğunu söylemişti. Ama hemen ardından elindeki eski bisikletini tamir ettirmeyi tercih ettiğini, çünkü tüketmek yerine bir şeyleri tamir etmeye inandığını ekleyiverdi. Sevenleri, düzenledikleri kampanyayla bu bisikleti kendisine doğum gününde hediye etmek üzere para topladı. Ancak Corbyn toplanan 4 bin pound civarındaki parayı bir yardım kuruluşuna bağışlayacağını açıkladı.

İşçi Partisi’in yeni liderinin önerdiği ekonomi politikalara gelirsek...

Özetle, iktidara geldiği takdirde yeniden bölüşümcü politikalar izleyeceğini ilan etti.

Corbyn zenginlerin daha çok vergilendirmesi gerektiğini söylerken, vergi toplama sistemini güçlendirilmesini savunuyor.

Bütçe açıklarının kemer sıkma politikaları yerine yeni vergi politikalarıyla aşılabileceğini iddia etmekte.

Bunların yanına bir de şirketlere verilen teşviklerin ve ayrıcalıkların sonlandırılmasını da ekliyor.

Avrupa Birliği’ne karşı olmamakla beraber otorite bir yapıya dönüşmemesi gerektiğini belirtiyor.

Yeni MAI olarak tasvir edilebilecek Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması’na (Transatlantic Trade and Investment Partnership, TTIP) karşı bayrak açıyor.

1980’lerde özelleştirilen demiryollarının tekrardan kamulaştırılması gerektiğini, enerji şirketlerinin de kamunun kontrolü altında olması gerektiğini söylüyor.

Tüm bunlara ekoloji, barış ve sivil toplumun kararlara daha çok katılımı gibi konularda söylediklerini eklersek, Corbyn “demir leydi” Margaret Thatcher’ı mezarında ters döndürecek cinsten bir siyasetçi. Diğer bir deyişle, Thatcher ne ise Corbyn onun tam tersi.

Corbyn’in liderliğe gelmesiyle beraber, İşçi Partisi üyelerinin sayısında hızlı bir artış oldu. Bir anda ortaya çıkan “Corbynmania” ile beraber Mayıs 2015 tarihinde 201 bin civarındaki olan üye sayısı, 8 ay gibi kısa bir sürede 390 bine yakın bir rakama çıktı. Corbyn’i desteklemek için İşçi Partisi’ne üye olan ve olmayanların beraber kurdukları Momentum isimli örgütün de 60 bin civarında üyesi bulunmakta.

Ancak, Corbyn’in İşçi Partisi’nin içinde ve çevresinde yarattığı etki şimdilik genele pek yayılmamış gibi duruyor. En azından kamuoyu yoklamalarına göre. Yoklamalar, İşçi Partisi’nin oylarının hâlâ muhafazakarların gerisinde olduğunu gösteriyor. Ancak burada durup Britanyalı araştırma şirketlerinin son seçimlerde nasıl sınıfta kaldığını ve hiç birinin sonuçların yanına bile yaklaşamadığını hatırlamak gerekir.

Öte yandan, Corbyn’in işi, İşçi Partisi’nin içinde de hiç kolay değil. Piyasa modelini sosyal demokrasinin içine yerleştirme iddiasındaki 3. Yolcu cenah, başından beri kendisine karşı yoğun bir muhalefet yürütmekte. Başını Tony Blair’in çektiği grup, Corbyn’in izleyeceğini söylediği politikaların bırakın İşçi Partisi’ni yükselişe geçirmeyi, tam tersine tepe taklak edeceğini ileri sürüyor.

Ancak, Corbyn liderliğine bir yıldan az süre biçenlere inat yoluna devam ediyor. Söylemlerinin toplumun azımsanamayacak bir kesiminde heyecan yarattığı kesin.

Corbyn’in Amerikalı muadili Sanders’ın değerlendirilmesi sonraki yazının konusu.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Dünya siyasetinin yeni ikilisi: Corbyn-Sanders - II

Corbyn ve Sanders’in kurumsal siyasetin labirentli yollarından geçip, başarıya ulaşıp ulaşmayacaklarını kestirmek güç

David Bowie artık Major Tom’un yanında

Bowie’yi anmanın en iyi yollarından biri belki de onu son albümü üzerinden anlamak ve anlatmak...

Ölen her bir çocukla, insanlığımız da ölüyor…

Çocukların öldüğü ya da yaralandığı her geçen gün, insanlığımızdan kaybediyoruz