23 Kasım 2021

Erdoğan’ın önlenemez düşüşü: Sonun başlangıcı

Erdoğan’ın hakaret ve beddua ettiği yurttaşlarına karşı kendisine hakaret edildiği iddiasıyla açtığı davaların sayısı uluslararası rekorlar kırıyor…

Devenin sırtını çökerten binbirinci çöp geldi. (Daha önce gelmediyse.) Erdoğan, sultanî sultasının yirminci yılı yaklaşırken, 2021 Ekim’inin başlarında, baklayı ağzından çıkardı. Muhalefetin ülke yönetimine talip olmamasını, olursa bunun kendileri için iyi olmayacağını söyledi. Tam rakip kaçırtma ağzı.

İkinci cümlecik örtük bile değil apaçık bir tehdit, bir kötü niyet beyanı. Yapacağı bir işi önceden haber veriyor. Hüsran olur falan da demiyor; ceza hukukunda,                   vuracağım diyen bir failin taammüden cinayet işleyeceğinin karinesi sayılan cinsten bir ifade. Önceleri de siyasi rakiplerine gözdağı veren saldırıları olmuştu ama bu seferkinin kapsamı fahiş.

Birinci cümlecikteki ibare, “ülke yönetimine talip olunmaması” uyarısı, vehameti artırıyor. Siyasetin ta  kendisini yasaklıyor. Siyasetin tanımı olan hizmete talip olma, alternatif programla rekabet etme esasını iptal ediyor. Hangi hakla, hangi yetkiyle? 

Bir ülkede siyaseti yok edeceğim diyen sıradan bir siyasetçinin ya psikiyatrik kontrolden geçirilmesi ya da istifaya davet edilmesi gerekir.

***

Halihazır devlet başkanının sağlığı yerinde değil. Fiziksel olarak çeşitli zafiyetleri olduğu anlaşılıyor. Sebep-sonuç ilişkilerini de kuramıyor (bkz. örn. enflasyon-faiz ilişkisi hakkındaki fikri sabiti), analiz yapamıyor (bkz. örn. gençlik-terörizm ilişkisine dair haksızlıkları ve üniversite öğrencilerine bedduaları.)

Yüksek devlet görevi üstlenebilme ehliyeti zaten kuşkuluydu; artık kuşkusuz hale geldi. Ülkeyi ve halkı daha fazla utandırmadan, kendi de daha da utanılacak durumlara düşmeden istifa etse veya ettirilse yerinde olur.

Sıkıştığı zamanlarda belli bir sosyal kümeyi seçip onu suçlamak ve ona hakaret etmek gibi saygısız bir kötü alışkanlığı da var. Oysa devlet başkanlığı halka sövme ve kötülük yapma yeri değildir.

Hata veya yanlış yapan bir siyasi kişilikle değil, bilinçli politik tercihler yapan bir otokratla karşı karşıyayız. Kim bilir hangi sorunların ve tecrübelerin sonucu olarak dünyaya, topluma, insanlara öfke duyan, hatta nefret besleyen, kendinde herkesi cezalandırma hakkı vehmeden bir şahsiyetle karşı karşıyayız. Siyasi ve psikolojik rezervleri tükenmekte olan böyle bir kişilik, makamı nedeniyle, bütün bir toplumu kendisiyle beraber aşağı çekmektedir. Kamu güvenliği için açık ve yakın bir tehlike haline gelmiştir.  

***

Erdoğan’ın hakaret ve beddua ettiği yurttaşlarına karşı kendisine hakaret edildiği iddiasıyla açtığı davaların sayısı uluslararası rekorlar kırıyor.

Bütün bir halkın itibarını zedeleyen kişiliği ve davranışlarıyla, saray düşkünlüğüyle, uçak ve oto filoları israfıyla, koruma ordusu merakıyla kusur üstüne kusur işliyor, gaf üstüne gaf yapıyor.

Kendi iktidarının bekası için en olmaması gereken yöntemi kullanarak halkı bölüyor, çatıştırıyor, suça teşvik ediyor, siyasi rakipleri hakkında linç talimatları veriyor, her türlü nefret söylemini kullanıyor, iç-savaş kışkırtıcılığı yapıyor. Yoksulluk ve özgürlüksüzlük artıyor.

Demokrasi ve hukuk ihlallerini saymayacağım; ülke ve halk aleyhine politikalarına girmeyeceğim. (Son örneği üniversite gençlerine nankör demesi ve beddua etmesi olmak üzere.)

***

Dokunulmazlığı olmasa anayasayı ihlalden yargılanabilecek bir kişi, devlet başkanı olduğu için meydanlarda cirit atıyor. Ahlaki ve vicdani ilkelere aykırı bir sürü kötücül politikayı 84 milyona dayatıyor, halkın rızkı ve huzuruyla oynuyor.

Amacı, en çok sayıda insanın en yüksek mutluluğu değil, azami sayıda insanın azami mutsuzluğu. Kendisi bundan mutluluk duyuyor.

Bu kişi, cumhurbaşkanına hakaret ettikleri iddiasıyla 38 bin yurttaşı aleyhine dava açmış bir kişi. Halkıyla bu denli kavgalı ve ona karşı husumet besleyen bir devlet başkanı galiba dünyada yok. Olmaması da lazım: Bulunduğu konum hizmet yeri, sokak kavgası yeri değil.

Bu derecede sevmiyor ve sevilmiyorsa o makamda durmasın ve tutulmasın. Yoksa, ülkenin zaten yerlerde süründürdüğü itibarından zerre kalmayacak. Siyaseti ailesi ve iltimaslı çevresi için bir zenginleşme fırsatı olarak gören bu kişinin yaptığı abes: Kendisine oy veren halka hakaret ediyor ve onu yoksullaştırıyor. Halkın tepkisizliği de abes: Kendi seçtiği adama kendini azarlatıyor.

Artık bu çifte abese son verilmesi lazım. Adalet ve haysiyet bunu gerektiriyor.

Seçimler için daha fazla beklemek büyük risktir. Erdoğan-Bahçeli çiftinin daha ne muzırlıklar yapacağı belli olmaz. Büyük ölçekli toplantılar, gösteri yürüyüşleri, açık hava protestoları, sivil itaatsizlik fiilleri, hükûmetin polisiye kapasitesinin yetişemeyeceği kadar çok sayıda eş-zamanlı yerel toplanmalar gibi hepsi de parlamento-dışı demokratik yollar olan “eylemli muhalefet” faaliyetlerine hız verilmelidir. Hükûmet bunları bastırmaya ve şiddeti artırmaya devam ederse, işte o zaman muhalefet partilerinin meclisi terk etmek gibi sistemin meşruiyetini radikal biçimde sorgulatacak parlamento-içi eylemli muhalefet türlerine geçmeleri bile söz konusu olabilir.

Erdoğan, Anayasa ve Ceza Kanunu

 Erdoğan’ın anayasa ihlalleri çok yazıldı. Dokunulmazlığı bulunmayan herhangi bir yurttaş olsaydı Ceza Kanunu’na göre işlemiş olacağı suçlara ise pek bakılmadı. Bir liste yapmaya kalkıştım; o kadar uzun olacaktı ki yıldım ve caydım. İsteyen, aşağıda vereceğim bazı örneklerin ve daha fazlasının isabetini sınamak için yasanın metnine gidebilir.

İnsan iki soruyu eşzamanlı olarak sormadan edemiyor: (1) Bir tek kişi seksen dört milyon nüfuslu bir ülkenin, kusurlu da olsa, “müesses nizam”ını nasıl böylesine hiçe sayabiliyor ve (2) o halk--kitleleriyle, seçkinleriyle, hukukçularıyla, akademisyenleriyle--böyle bir zorbalığa yirmi yıl nasıl müsaade edebiliyor? Bu durum bize tek-adam hakkında bir şey söylediği gibi yönetilenlerin duyarlılığı  hakkında da bir şeyler söylemiyor mu?

***

TCK Md.1: “… Ceza Kanunu’nun amacı hukuk devletini, çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir.” Erdoğan: Hukuk devletini tanımıyor, çevreyi talan ettiriyor, toplumu bölmek ve birbirine kırdırmak için her türlü kışkırtıcılığı yapıyor, siyasi rakiplerine linç girişimlerini destekliyor ve övüyor.

TCK Md.2: “kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez…. İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.” Erdoğan: Kendisi ve adamları kanunda yazılı olmayan suçlar icat ediyorlar, idare neye “suç” derse, o suç oluyor. “Biz cezayı verelim, kanun arkadan gelir” diyen içişleri bakanını görevden almıyor.

TCK Md.125: “… veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldır(mak).” Erdoğan: Üniversite hocalarına “karanlık güruh” dedi. Herkese “terörist” ve “vatan haini”* demekte.

TCK Md.213: “Halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak amacıyla … alenen tehditte bulun(mak)”.  Erdoğan: siyasi rakiplerine “Bunlar güzel günleriniz, daha neler olacak neler” dedi,  linç girişimlerinin videolarını mecliste parti grubuna seyrettirdi.

TCK Md.214: “Suç işlemek için alenen tahrikte bulun(mak) ve …. Silahlandır(mak).” Erdoğan: Siyasi rakipleri “ülke yönetimine talip olmaktan vazgeçmezlerse kendileri için iyi olmayacak” dedi. SADAT’ı besliyor.

TCK Md.215: “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öv(mek).” Erdoğan: Rakip parti başkanlarına saldıranlar için “ders verdiler” diyor.

TCK Md.216: “Halkın … farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik et(mek)….aşağılamak”. Erdoğan: Kürtler’e Zerdüşt dedi.

***

Buradaki mesele Erdoğan’ın kanunen suçlu olup olmadığı değil. Mesele, Erdoğan’ın kanun ve ceza hukuku ilkeleri ışığında nasıl bir profil verdiği. Bir “devlet adamı” düşünün ki kusurlu bir anayasa ve yasalar çerçevesinde suçlanamıyor ama, başka biri olsaydı fevkalâde ağır cezalar alacağı suç fiillerini pervasızca işliyor.

Ve paradoks orada ki, TCK’nın suç saydığı fiillerin öksesine, analitik ve normatif olarak, halihazır T.C. cumhurbaşkanı yakalanıyor.

Anayasa hukukunda  “şahsa göre yapılmış”lık problemi vardır ve makbul bir durum değildir. Tarihin cilvesine bakınız ki yukarıda örneklediğimiz TCK maddeleri şaşırtıcı derecede Erdoğan’a uyuyor denebilir. TCK’nın amaç ve ilkelerine dair olan 1. ve 2'inci maddelerinden başlayarak, “kamu barışı”na ilişkin 213-216. maddelerinden geçerek, burada girmediğim konulardan biri olan “devlete ve millete karşı suçlar”a varan bir seyir izlenebilir.

Bir yandan birilerinin Erdoğan’a hatırlatması gerekir ki “Türkiye birden (1’den) büyüktür”. Öte yandan bu nüfus da “Türkiye birden (1’den) küçüktür”ün vekarsızlığını üzerinden atmalıdır.

***

Bir de anayasaya göz atalım. 2017’de kaldırılan eski 105.ci madde “Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı…. suçlandırılır” diyordu ama bu fiilin tanımı verilmiyordu, sadece prosedürden söz ediliyordu. Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu bulunan tek fiilin neden oluştuğu belli değildi. Suçta ve cezada kanunilik ilkelerinin gereği yerine getirilmiş olmuyordu. Gerçi bu, dünya anayasalarında da yaygın bir zaaf.** Somut tanıma yaklaşan anayasalar azınlıkta; onlar da ya bu fiili terim olarak zikretmekle yetiniyor ya da çok az aşıyor. Bazı örnekler:

            ABD: Vatana ihanet (?) rüşvet ve diğer ağır suçlar ve cürümler.

            Almanya: Temel kanunu veya herhangi bir diğer federal kanunu bilerek ihlal.

            Arjantin: Vatana karşı silahlanma.

            Endonezya: Yolsuzluk, rüşvet.

            Fransa: Makamıyla bağdaşmayacak şekilde görevi suistimal.

            Hindistan: Anayasayı ihlal.

            İtalya: Anayasaya karşı darbe.

            Meksika: Vatana ihanet (?) ve ciddi yasa ihlalleri.

            Rusya: Vatana ihanet (?)

 Terimi zikreden ve içini de biraz doldurur gibi görünen çok az örnek var:

. Yukarıdaki Almanya, Hindistan, İtalya, Meksika örnekleri.

. “Ulusun şerefini ve güvenliğini ihlal” diyen Şili ile “anayasayı bilerek ihlal” diyen Yunanistan da var ama nelerin bu fiilleri oluşturduğu yine açık değil.

. İki Afrika ülkesinde (Çad ve Gabon) laikliği ihlal net olarak vatana ihanet sayılıyor.

***

2017 “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ucubesinde ise “vatana ihanet” 1982’deki gibi içi boş bir terim olarak bile yok. (TCK’da da yok.) “Cumhurbaşkanı’nın cezai sorumluluğu”na ilişkin 105'inci madde (2017), “… bir suç işlediği iddiasıyla… soruşturma açılması istenebilir” dedikten sonra salt prosedür anlatır. (abç) Buradaki “bir suç” ifadesi hiçbir yere götürmeyen bir ifadedir, içi boştur. Ne suçu, hangi suç olabileceği anayasal düzeyde kanunî olarak belirtilmemiştir; kullanılamazdır. 1982’de de içi boştu ama “vatana ihanet” terimi yer alıyordu. Anlaşılan bu sefer (2017) bu fiilin işlenebileceği tasavvur dahi edilememiştir. Bir bakıma 1982’de cumhurbaşkanının tek bir cezai sorumluluğu vardı, 2017’de tek bir cezai sorumluluğu dahi yok.

    ***

Tarih boyunca vatana ihaneti esas itibarile devlete karşı fiillerle özdeşleştirmiş olan dünya ülkeleri henüz devletin/devlet başkanlarının da vatana ihanet suçu işleyebileceğini tasavvur etmeye pek yaklaşmış değiller. Bazıları da çok uzaklar.

Bir süre önce ettiği, anayasayı damardan ihlal anlamına gelen “Rejim fiilen değişmiştir, iş bunu resmiyete dökmeye kalmıştır” sözleriyle cumhurbaşkanı, yer Türkiye değil başka bir yer olsaydı ve anayasayı ihlalin vatana ihanet olduğu da kanuna yazılmış bulunsaydı, vatana ihanet suçu işlemiş olacaktı. (Ve belki görevden uzaklaştırılabilecekti.)

Yukarıdaki cinsten bir kavramsal egzersizin ne anlamı var diye sorulabilir. (1) Yakın vade için: Anayasa hukukuna ve ceza hukuku ve Kanunu’na göre suç kabul edilen fiilleri işleyebilmiş olan kişilerin tekrar aday olmamaları gerektiğine dair elde bir argüman daha olur (teknik olabilirlikten önce gelmek ve daha önemli olmak üzere). Seçim kazanır mı kazanamaz mı muhasebesinden önce, sicili seçime girmeye uygun mudur değil midir noktası daha önemlidir. (2) Orta vade için: Cumhurbaşkanları cezai sorumlulukları olsaydı yap(a)mayacakları şeyleri yapmayı, sorumlu olmamanın tanıdığı bir imkân olarak görüp halkın verdiği vekaleti suistimale cesaret edemeyebilirler.


* Bu da bir başka ilginç nokta: Vatana ihanet gibi son derece ağır bir “suç”u, ki ceza kanununda da bahsi geçmiyor, birine yakıştırmak da bizatihi bir iftira suçu ve şerefe karşı işlenmiş bir suç sayılmalı diye de düşünülebilir.

** Bkz. “Dünya Anayasalarında Önemli Bir Boşluk: Vatana İhanet Suçunun Tanımsızlığı ve Yaptırımsızlığı,” Din Devlet Demokrasi, METİS 2017.

Yazarın Diğer Yazıları

ABD Yüksek Mahkemesinin tutuculuğu

Genellikle toplumun gerisinde kalmış olan bu Mahkeme, ayrı bir erk olmasına rağmen, birinci erk Yasama'nın iki kamarasından birincisi olan Temsilciler Meclisi'ni frenlemesi öngörülen ikinci üst kamara olan Senato'nun da üstünde, ondan daha da elitist ve tutucu bir üçüncü kamara gibi çalışmıştır

"Rekabetçi otoriterlik" safsatası

Bu nitelemenin pek de ikna edici olmadığını kendileri de bir miktar anlamış olmalılar ki, zamanla teorinin alternatif ismini "seçimli otoriterlik" olarak uyarladılar

Rusya: Nereden nereye...

"Kont" Tolstoy bir hümanist ve proto-sosyalistti, "Slavist" Dostoyevski de bir evrenselci hümanistti. Rusya böyle çelişkileri içinde birlikte barındıran bir büyük kültür iken bugün zıt cereyanlardan sadece birinin, gayrı insani olanının ve barışçıl olmayanının eline düşmüş görünüyor