22 Nisan 2021

Cenevre'ye giderken Kıbrıs meselesi: Federasyon mu, iki devletli çözüm mü?

Kıbrıs Türk toplumunun üretip satabilmesinin; izolasyonlardan kurtulabilmesinin; kendi kararlarını bağımsız şekilde alabilmesinin; kimliğine sahip çıkarken içinde yaşadığı coğrafyada barışçıl bir gelecek inşa edebilmesinin "gerçekçi" yolu nedir?

I.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi tanınmayan devletlerde demokrasinin gelişebilip gelişemeyeceği ya da buralarda güçlü demokratik kurumların, denge ve denetleme mekanizmalarının inşa edilip edilemeyeceği, ilgili literatürün önemsediği meselelerden biri… Bunun önemsenmesinin temel nedenlerinden birisi ise bu tür devletlerin, zamana karşı dirençli olduklarının anlaşılması… 1974'ten sonraki süreçte ortaya çıkan Kıbrıs Türk Federe Devleti'ni (KTFD) milat olarak kabul edersek, zaman içerisinde KKTC'ye dönüşen yapı, neredeyse elli senedir yaşıyor. Kaldı ki Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini yönetme girişimleri ve pratikleri, KTFD'nin de öncesine dayanıyor. KKTC, tek örnek de değil. Birçok tanınmayan devlet ya da de facto yapı, "bir şekilde" ayakta kalmaya devam ediyor. Bu yapılar, kendi açmazlarını, (çoğu zaman) kendilerine "hamilik" yapan "meşru" devletlerin (patron devletlerin) yardımıyla, bazen diasporadan aldıkları desteklerle ya da uluslararası toplumun açmadığı ancak araladığı kapılar vasıtasıyla aşmaya çalışıyor. Bağımsız hareket etme ve hayatta kalma imkânları kısıtlı olduğu için, kendilerine hamilik ya da patronluk yapan devletlerin yaklaşımları buralarda yaşayan yurttaşları doğrudan ilgilendiriyor, etkiliyor. Öte yandan, "toprak bütünlüğü", uluslararası alanda meşru bir ilke olarak kabul edildiği için, ayrıldıkları "resmi" (ya da de jure) devletlerin attığı adımlardan da etkileniyorlar.

Bu yazının amacı, KKTC Anayasa Mahkemesi'nin Kur'an kurslarına ilişkin kararından sonra Ankara'nın yaptığı çıkışlar vesilesiyle bazı çıkarımlarda bulunmak. Niyetim, tanınmayan ve Türkiye'ye "bağımlı" bir devlet olan KKTC'nin demokrasisi, KKTC'deki yargı bağımsızlığı, Ankara'nın KKTC'ye yaklaşımı gibi meseleleri temel alarak, ay sonuna doğru yapılacak olan Cenevre görüşmelerine ve kangrene dönüşen Kıbrıs sorununa ilişkin konuşmak.

Yazının çıkış noktası KKTC Anayasa Mahkemesi'nin kararına Ankara'nın verdiği tepki… Ancak o mahkemede alınan kararın içeriği, bu yazının tartışma konuları arasında değil. Zira o kararın hukuka uygunluğunu ve içeriğinin ne olduğunu konuşmak ve Türkiye'den gelen tepkinin meşruluğunu bunun üzerinden tartışmak, meselenin özünü kaçırmak anlamına geliyor. Hukuken (ya da siyaseten) son derece doğru bir karar üzerinden had bildirmekle, son derece yanlış bir karar üzerinden had bildirmek arasında bir fark yok. Buradaki temel sorun "haddini bildirme hakkı"na sahip olunduğuna dair inancın bizzat kendisi…

II.

Bilindiği gibi, KKTC Anayasa Mahkemesi bir karar aldı ve Erdoğan bu kararı sert biçimde eleştirmekle kalmadı, "tavrınız değişmezse görüşürüz" anlamına gelecek şekilde başta ilgili mahkeme başkanı olmak üzere, aslında tüm topluma aba altından sopayı da gösterdi. Buna karşılık, abanın altından gösterilen bu sopa, Kıbrıs Türk toplumunun önemli bir bölümünün tepkisini çekti ve çeşitli meslek örgütleri ve siyasi partilerin desteğiyle, yargı bağımsızlığına sahip çıkmak ve müdahaleyi protesto etmek amacıyla birçok açıklama yapıldı ve bir eylem gerçekleştirildi. Muhtemelen, önümüzdeki günlerde bu tür eylemler ya da protestolar arttığı ölçüde, Ankara'dan yine sert açıklamalar gelecek. Aslında bu kısırdöngü, bir süredir Kıbrıs'ın kuzeyini teslim almış durumda: Ankara'nın müdahalesi, Kıbrıslı Türklerin yoğun tepkisi, müdahale, tepki, müdahale… Bu şekilde de KKTC, diğer tanınmayan devletlerin bir kısmında olduğu gibi, bir bedene hapsedilmiş iki ruha sahip bir yapı haline geldi ya da bu yönü daha fazla görünürlük kazandı. Müdahaleler karşısında son derece kırılgan ve bazen biat eden bir pozisyonda olmakla beraber, bu müdahalelere zaman zaman kendi demokratik kurumlarıyla, bazen bizzat cumhurbaşkanlığı makamıyla (elbette Akıncı dönemini kastediyorum), mahkemeleriyle, örgütleriyle direnen bir yapı…

III.

KKTC Anayasa Mahkemesi'nin kararına Ankara'nın verdiği tepki ve genel olarak Türkiye'nin Kıbrıs'ın kuzeyine müdahaleleri, birçok kişiye "siz böyle yaparak KKTC'nin tanınmasını nasıl sağlayacaksınız?" sorusunu sorduruyor. Daha geniş bir açıdan bakarsak, sorulması gereken soru esasen şu: "Türkiye'nin sürekli müdahalede bulunduğu bir toplum ya da devlet ya da de facto yapı (adını nasıl koyarsanız koyun), müzakere masalarında nasıl gerçek bir muhatap olarak kabul edilecek?" Bu benim daha önce konu üzerine yazarken sorduğum ve yerinde olduğuna inandığım bir soru... Ancak bu konuda bir şerh düşmek gerektiğine de inanıyorum. Tanınmayan devletlerdeki self-determinasyoncu siyasal elitler, savundukları tanınmayan devletin, uluslararası toplumun tanınan, "meşru" bir üyesi haline gelmesi gerektiğini iddia ederken, elbette çoğu zaman ne kadar demokratik, bağımsız ya da egemen bir yapı inşa ettiklerini anlatıyor, anlatacak. Ancak bu de facto devletlerin ya da yapıların şu an tanınmamasının temel nedeni, buralarda demokrasinin yeterince gelişmemiş olması ya da bu devletlerin ve kurumlarının az veya çok dışa bağımlı olması değil. Demokratik kurumlarının gelişmişliği, kendi başına bağımsız kararlar alabilip alamadığı, bağımsız yargının varlığı ya da yokluğu elbette çok önemli; ancak bütün bunlar hâlihazırda tanınmayan bir devletin tanınır hale gelmesini kendiliğinden sağlamayacak. Kıbrıs meselesi özelinde de "demokrasi", en azından şimdilik, "toprak bütünlüğü" ilkesi karşısında galebe çalmış bir ilke değil. Bu meselede, dünyanın, üzerinde mutabık kaldığı zemin, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin "toprak bütünlüğünün" esas alındığı zemin; yani federasyon. Dolayısıyla, Türkiye, Kıbrıs'ın kuzeyinin iç işlerine müdahalede bulunmasa da, üzerinde konuşulan zeminin değişmesi ve KKTC'nin tanınması oldukça zor. Ancak Kıbrıs'ın iç işlerine bu düzeyde müdahalede bulunmak, her türlü müzakere imkânını topyekûn ortadan kaldırıyor. Bu, şu demek: Demokratikleşme ya da en azından iç işlerinde bağımsız karar alabilme yetisi, KKTC'nin tanınmasının garantisi ya da yeterli koşulu değil; ancak demokrasinin yerine tam biatın geçerli kılınması, ana muhataplardan birinin buharlaşmasının ve dolayısıyla da çözümsüzlüğün devam etmesinin garantisi… Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, uluslararası toplumun ve Türkiye'nin çözüme dair yaklaşımı çok önemli ve belirleyici olsa da, Kıbrıslı Türklerin muhatap olarak görülmediği bir masadan bir çözümün çıkması ve o çözümün yaşaması mümkün değil. Dolayısıyla bu bölümün başındaki soruyu değiştirmek, "hem KKTC'nin bağımsızlığını savunmak hem de KKTC'nin iç işlerine müdahale etmek ve Kıbrıslı Türkleri muhatap olmaktan çıkarmak çelişkili değil mi?" sorusu yerine, "Ankara, Kıbrıs sorununda şu anda gerçekten bir çözüme ulaşmak ya da herhangi bir çözüm formülü üzerine müzakere etmek istiyor mu?" sorusunu sormak gerekiyor. Konunun, ay sonuna doğru gerçekleşecek olan Cenevre görüşmeleriyle alakalı olan kısmı bu... Bununla beraber, tek başına, Ankara'nın müdahalesi ile olası bir çözümün başarısı arasındaki ilişkiye odaklanmak da çok doğru değil. Buraya sabitlenmiş bir perspektif, Kıbrıs'ın kuzeyinde bir toplumun yaşadığını ve kendi kararlarını bağımsız şekilde alma hakkının bulunduğunu ihmal etmeye neden olabilir.

Diğer taraftan, federasyonun "anavatan düşmanlığı", iki ayrı devleti (ve KKTC'nin tanınmasını) savunmanınsa vatanseverlik olarak kodlanması son derece tuhaf. Ne federasyon ne de iki ayrı devlet kendi başına kutsal birer amaç olarak değerlendirilebilir. Her iki tez de, Kıbrıslı Türkleri uluslararası toplumun bir parçası yapma potansiyeli taşıdığı ölçüde anlamlı... Kıbrıs Türk toplumunun üretip satabilmesinin; izolasyonlardan kurtulabilmesinin; kendi kararlarını bağımsız şekilde alabilmesinin; kimliğine sahip çıkarken içinde yaşadığı coğrafyada barışçıl bir gelecek inşa edebilmesinin "gerçekçi" yolu nedir? "Federasyon" ya da "iki ayrı devlet" meselesi, her şeyden evvel bu soruya cevap bulma çabasıdır. Bu sorunun muhatabıysa, verilecek cevaba uygun şekilde yaşamaya mecbur olanlar olmalıdır.

Yazarın Diğer Yazıları

Cenevre görüşmeleri ve Kıbrıs sorunu: Ankara gerçekten müzakere etmek istiyor mu?

Akıncı döneminde müzakere masasını başarısızlığa uğratan Anastasiadis çözüm yanlısı; Crans-Montana görüşmelerine değin uzun bir süredir federal çözümü destekleyen ve yapıcı bir tutum içinde olan Türk tarafı ise çözümsüzlüğü isteyen taraf haline gelmiş bulunuyor

Kıbrıs’ta yeni azınlık hükümeti ve Doğu Akdeniz

Kurulacak bu azınlık hükümetiyle beraber, artık KKTC iç siyasetinde Ankara'nın etkisi çok daha dolaysız hale geliyor ve Ankara ile Lefkoşa arasında mükemmel bir "uyum" yakalanmış oluyor

Kıbrıs'ta kim ne kazandı, ne kaybetti? Yeni dönemin kısıtları ve imkânları

Bu seçimleri "Türkiye'nin müdahalesiyle gönlü kırılan Kıbrıslılar" ya da "Ankara'nın emrine amade olan Türkiyeliler" gibi zeminlerde tartışmanın ve duygusal okumalar yapmanın kimseye bir faydası yok. Dahası bu tür analizler bize hiçbir şey söylemiyor