27 Haziran 2013

Bir nevi güllabicilik yapıyor gençler...

Son 3 haftadır yaşadığımız alt-üst oluş ve devlet otoritesi ile gençler arasındaki ilişki biçimi bana ister istemez Süleymaniye bimarhanesindeki güllabici-mecnun ilişkisini hatırlatıyor...

 

Orta çağlardan Fransız İhtilali'ne kadar Avrupa'da akıl hastaları yakılırken, cadı avı yapılırken ve binbir türlü gayri insani muameleye maruz kalırken, Anadolu'da böyle uygulamaların olmadığı ve hastalara daha insani bir yaklaşım sergilendiği hep söylenegelir. Bunda haklılık payı da yok değildir, gerçekten de, bildiğimiz kadarıyla Osmanlı'da kimse akıl hastası olduğu için cadılıkla veya içine şeytan girmiş olmakla suçlanmamış, o devrin koşullarında olabildiğince iyi davranılmışlardır.

Süleymaniye Bimarhanesi, Osmanlı döneminde en önemli kurumsal 'akıl' hastanelerinden biridir. Bu bimarhane ve ardılları, bugün Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olarak bilinen kompleksin de öncüleri sayılırlar. Buraların kendince bir tedavi ekibi, hekimbaşısı ( tabii ki daha psikiyatrinin esamesi okunmuyordu, akliye ve asabiye mütehassislarının ortaya çıkmasına 100 yıl vardı !!), hastaları sakinleştirmeye ve uyutmaya yarayan bitkisel ilaçların yapıldığı bir eczanesi bulunurdu. Ama psikiyatrinin henüz 'tıbbileşmediği' bu dönemlerde, hekimlerden, şifalı otlardan ve su sesi dinleterek iyileştirmeye çalışmaktan çok daha önemli bir işlevi yerine getiren ' güllabici' denilen bir meslek grubu daha vardı..

Güllabiciler, Süleymaniye Bimarhanesi ve daha sonra 1873 de Üsküdar'a taşındıktan sonra Toptaşı bimarhanesi olarak adlandırılan bu 'Osmanlı tipi akıl hastaneleri'nin en önemli adamlarıydı. Hiç bir medikal tedavinin işe yaramadığı, su sesi dinletmenin ve uyuşturucu bitkisel karışımların tedavide nafile kaldığı durumlarda, ülkenin dört bir tarafından gelmiş mecnunları idare etmek görevi güllabicilerindi. Güllabiciler, gardiyan, psikolog, hastabakıcı ve yaşam koçu olarak bugün 4 ayrı mesleğe bölünmüş bu işi tek başına yaparlardı. Kavga ayırmaktan, uyumsuz hastalara ikna edip ilaç içirmeye, dışarıya izinli çıkacak hastalara eşlik edip gezdirmeye kadar bir çok vazifeleri vardı.

Güllabicilerin ellerinde kırbaçlarla gezip akıl hastalarını hizaya sokan bir nevi köle taciri gibi olduklarına dair ithamlar varsa da onlar aslında, daha çok yarenlik ederek, dalgaya vurarak, mizah yaparak hastayı avutan ve gönüllerini hoş tutan adamlardı. Elbette ki zıvanadan çıkan mecnunun dövülerek hizaya sokulması da onların göreviydi.

Son 3 haftadır yaşadığımız alt-üst oluş ve devlet otoritesi ile gençler arasındaki ilişki biçimi bana ister istemez Süleymaniye bimarhanesindeki güllabici-mecnun ilişkisini hatırlatıyor. Devlet otoritesi tüm kudret ve imkanlarını kullanarak şiddet içermeyen bir eylemi, cumhuriyet tarihinin en kitlesel sosyal patlamasına dönüştürdü. Tabiri caiz ise zıvanadan çıkmış durumda.. Otoriteyi kullanan politikacılar aklı selim ile olayları sakinleştirmek bir yana, 'gelsene, gelsene' diyerek kavgaya davet eden mahalle çocuğu edasında davranıyorlar.

Gençler, üzerlerine saldırganca gelen bu otoriteye karşı mizah kullanarak yaklaşıyorlar. Kimsenin değil Mustafa Keser'in askerleriyiz diyorlar, ' ay vallahi devrim gibi ' diyorlar. Öfkeyi mizaha dönüştürerek, kendileriyle dalga geçerek-farkında olmadan- idare etmeye, mecnuna dönmüş devlet otoritesini hizaya sokmaya çalışıyorlar. Mecnunun yapması gereken tek şey, haksızca gaspederek üzerine oturduğu, herkese ait olan bahçeden geri çekilmek, orası benim, istediğimi yaparım, diğerleri burada hak sahibi değildir dememek..Ama mecnuna dönmüş devlet aklı, bu adımı atmıyor, geriyor da geriyor, benim arkamda çok adam var diyor, güllabici gençlerin üzerine gaz sıkıyor, bunlar saldırgan aslında diyerek olayla ilgisiz, uzaktan seyreden yığınların gözünde onları itibarsızlaştırmak için elinden geleni yapıyor..

En sonunda kırbacı alan güllabiciler, grayderle TOMA kovalayıp, 'satılık TOMA' ilanı dahi vererek, yaptıkları işi hala mizaha döndürüp mecnunu gevsemeye davet ediyorlar ama hala bunun anlaşılmaması sonucunda, kavga çıkıyor ve mecnun işgal ettiği meydandan geri çekilmek zorunda kalıyor..

Şu andaki durum, güllabici ile başa çıkamayan mecnunun, uzaktan bağırarak, aslında hizaya gelmedim, senin dediğini yapmayacağım, ilk fırsatta yine orayı kendimin ilan edeceğim diyerek inatlaşmasına benziyor. Ama herkes farkında ki o bahçe sadece mecnunun değil ve güllabiciler en iyi bildikleri yöntem olan mizahla mecnun idare etme, adam avutma yoluyla bu zıvanadan çıkmış devlet otoritesini yola getirecekler...

Üzücü olan ise aradan 300 yıl ve bunca badire geçmiş olmasına rağmen, Süleymaniye bimarhanesinin güllabici-mecnun ilişkisi paterninden, vatandaş-demokratik devlet aşamasına geçememiş olmamız.. Hep idare edilmesi gereken bir mecnun gibi davranan ve bir türlü akilleşip rasyonel çözümler üretemeyen bir devlet otoritesine kaç sene daha mecbur kalacağız?

Yazarın Diğer Yazıları

Post-Partum depresyon ne yapar, ne yapamaz?

Post partum depresyon ise, geçmişinde depresyon geçirmiş olan veya depresyona genetik olarak meyilli kadınlarda ortaya çıkan ağır bir hastalıktır

Hazzın doruklarından ölümün soğukluğuna: Eroin

Eroin bağımlısı, cenneti görmüş ama orada kalamamış ve bu dünyayı mecburen bir süre daha çekmek zorunda kalmış bir insan gibi hisseder

Narsisistik ruhlar paranoid dünyalar kurar

Narsisizm, insan ruhunun olmazsa olmaz, fazla olursa da tadından yenmez bir parçası… Kendini sevmeyen, şeklini, şemalını, hayattaki yerini, duruşunu ve üretimlerini beğenmeyen birisinin, mutlu bir hayat sürmesi düşünülemez.