29 Eylül 2019

Sigara kolay da... Asıl depremi yasaklayabilir misiniz?

Son bir haftada yaşadıklarımız gösterdi ki Türkiye artık yönetilmiyor ve hepimizin başının çaresine bakması gerekiyor

Silivri, 24 Eylül Salı, saat 11.00. Yatağımın sallandığını hissediyorum ama her zamanki gibi saçma bir rüyadır diyorum. Derken ahşap tavanın gıcırtıları, bunun gerçekten deprem olduğunu söylüyor ve uyanıyorum.

İnternete baktığımda 4.3'lük sarsıntının merkezi "Silivri açıkları" diye geçiyor. Yani neredeyse balkondan görülen bir mesafe!..

Buna karşılık ev sadece iki katlı ve sağlam olduğundan, kahvemi alıp güne devam ediyorum.

26 Eylül Perşembe, saat 13:58. Aynı kahve fincanı masamda, gazete okuyorum. Ve yine önce yer sallanmaya başlıyor, "Artçıdır, geçer!" diye beklerken ahşap tavan çatırdıyor. Bahçedeki küçük çıngırağın bile titremesi, bu kez ortada ciddi bir durum olduğunu anlatıyor.

Sonuç: 5.8'lik bir deprem daha geride kalıyor.

Silivri

Unuttuğumuz bir soru: Ne kadar güvendeyiz?

Kısa süren sessizliğin ardından telefonda WhatsApp aramaları ve mesaj trafiği başlıyor. Sağ olsun, merak edip arayanlardan GSM operatörlerinin kilitlendiğini öğreniyorum. Telefonun ucundaki aile fertleri ve arkadaşlar, evimin güvenli olduğunu bildiklerinden rahatlar, ama yine de meraklanmışlar.  

Oysa onlardan bazıları hastanede, bazıları okulda, kimi de hiç "sağlam" bulmadıkları iş yerlerinde yakalanmışlar depreme... Fay hattına 15-20 kilometre yakınken, onları teselli edip uyarmak bana düşüyor!

Diyaloglar 99 Marmara depremindekilere o kadar benziyor ki...

5.8 gibi "orta şiddette" bir zelzele, yirmi yılda bir adım ileri gidemediğimizi yüzümüze vuruyor. Otomobil radyolarını açıp neler olduğunu anlamaya çalıştığımız 17 Ağustos'tan bugüne tek değişen, 3G internetimizin çalışması oluyor.

Rezidanslar mükemmel, 'Tabiat Anne' kusurlu!

Sismoloji sohbetleri bitince, kıyıya çay içmeye iniyorum. Göz göze geliyoruz haber sitelerinde "Silivri açıkları" diye gayet soğuk betimlenen fay hattıyla.

Hafif lodoslu, ılık bir günde, Edvard Munch tablolarını andırır bulutlar salınıyor gökyüzünde. Bizi var eden, bütün nimetlerini bizimle cömertçe paylaşan tabiat annemiz büyük bir huzurla karşımda uzanıyor. Biraz ötede, vahşi yapılaşmanın başladığı Beylikdüzü'nden Sultanbeyli'ye dek "yarattığı" panikten habersiz, sonbaharın sükûnetini yaşıyor.

Oysa üst üste, iç içe yapılmış binalar, betondan bir perdeye dönüşen mahalleler için "baş edilmesi", baş edilemese bile kontrol altında tutulması gereken bir "afet"in kaynağı o... Kenti tarumar edecek "felaket"in zalim müsebbibi aynı zamanda!..

Rezidanslarımız, plazalarımız ve toplu konutlarımız son derece muntazam çizilmişken, tabiat annenin iç yüzeyi pürüzlerle, kırıklarla, "hata"larla dolu.

Ah, elde olsa keşke; derhal bir Kanun Hükmünde Kararname ile yasaklansa, "terörist" ilan edilse ve bulunduğu "açıklar"dan alınıp bir güzel Silivri Cezaevi'ne atılsa!..

Diyanet büyürken minare yıkılıyor

Ama maalesef bu elimizden gelmiyor. Onun yerine otomobilde sigara içmeyi yasaklıyor "devlet baba"mız... Günde bin kişiden 150'şer TL toplasak kârdır diye bakıyor, alay konusu oluyor. Sigaranın zararları konusunda bizleri her daim aydınlatan Doç. Dr. Osman Elbek bile bu yasağın kamu sağlığı için değil, olsa olsa devlet kasasını doldurmak için çıkarıldığından bahsediyor.

TIKLAYIN - Yasaksavar vatandaş; sigarayı dışarıda tut, içeride içine çek

"Orta şiddette" bir deprem, bize Türk Telekom'un içinin nasıl boşaltıldığını, 20 yıldır toplanan deprem vergilerinin nasıl amaç dışı kullanıldığını tüm çıplaklığıyla gösteriyor. 

Neyse ki milyarlarca liraya hükmeden Diyanet İşleri var da "deprem duası"na çıkıyor, büyük bir felaket yaşanmaması için sureler okutuyor. O dualar yüzü suyu hürmetine, 5.8'lik depremde tek yıkılan, Avcılar'da bir caminin minaresi oluyor!.. 

Anarşistlerin bile devlet hasreti çektiği ülke: Türkiye!

Bu trajikomik tablo, Türkiye'nin artık yönetilmediğini, hatta "idare" bile edilemediğini çok net gösteriyor. Çürümüşlük o seviyede ki, eşe dosta dağıtılan yeşil pasaportun Avrupa sınır kapılarında muteber kabul edilmediğini Zeynel Lüle'den öğreniyoruz. "Büyükelçi müyükelçi" atamalarımız bile yolun sonuna gelindiğini kanıtlıyor.

TIKLAYIN - Zeynel Lüle yazdı: AB'nin 'Yeşil Pasaport' sıkıntısı

Ve deprem gibi can alıcı, hepimizi ilgilendiren bir konuda "devlet büyükleri"nden medet ummak yerine kendi başımızın çaresine bakmamız gerekiyor.

20 yılda artıracağı yerde mevcut "toplanma alanları"nı talan eden, çamaşır sepeti bile emanet edilmeyecek bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu durumda İstanbul'daki düzeni bozup daha güvenli illere yerleşmek dahi ciddi bir seçenek olarak ortaya çıkıyor. 

90'larda, Türkiye'nin yine böyle kilitlendiği bir dönemde -yanılmıyorsam- Melih Aşık, Milliyet'teki köşesinde "Anarşistler bile bu ülkede devlet hasreti çeker!" diyordu.

Nietzsche'nin "bütün soğuk canavarların en soğuğu" dediği devlete 2019 yılında hâlâ ihtiyacımız varsa, bunu ayrıca düşünmemiz gerekiyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Sizce Türkiye gündemi 35 yılda ne kadar değişir?

Depremden Suriye'ye, enflasyondan yolsuzluklara, son derece hayati konularla boğuşuyoruz. Peki bu daha ne kadar böyle sürebilir?

'Hashtag' savaşları ve Twitter komandoları

Milliyetçilik eskisi gibi görkemli stat gösterileriyle değil, sosyal medyadaki militarist paylaşımlarla kitleleri efsunluyor

İstanbul'u terk etmek: Fantezi mi, zaruret mi?

Son Silivri depremi içimizdeki "göçebe" ruhu az da olsa diriltti! Peki pılıyı pırtıyı toplayıp gitmek gerçekten çare mi?