17 Ocak 2015

Nâzım Hikmet'in hayali

Bir Sovyet dergisine mimarlıkla ilgili olarak kendi kalemiyle yazdığı yazı...

Şehrin ve ülkenin, memleketin yıldızlar kadar uzak olduğunu belleten bir döneminde çaldım Moskova’daki evinin kapısını. Karısı Vera Tulyakova büyük bir cömertlik ve hoşgörüyle hiç tanımadığı halde buyur etmişti. Kendi deyimiyle zamanla “canlar çalıştı” ve yakınlığımız serpilip büyüdü.  Bir ziyaretimde koca bir Abidin Dino resmini “Nâzım’ın ruhunun uçuştuğu ve benim de henüz yaşadığım evden bir anı” diye yazarak armağan etmişti, şimdi Vera da gitti. Yıllar sonra, kızı Anna Stepanova ile birlikte açıp tasnif etmeye çalıştığımız arşivinden, Nâzım Hikmet’in memleketinde bilinmeyenlerine dair sergiler ve kitaplar doğdu. Bu çalışma süreci beni Nâzım’a gönül ve akıl bağından daha farklı bir yakınlıkla da bağladı; gözümün içinde durmuş, “nasılsın, nicesin” diye sormuş, müşkülümü çözmüşçesine bir yakınlıkla...

17 Ocak Nâzım Hikmet’in doğum günü. Kafa dengi hala oğlu Orhan Ezine’nin, babası Memduh Ezine’nin Selanik’te yaşarken tuttuğu günlükten öğreniyoruz bu tarihi. YKY’den Aile Günlüğü adıyla 2011’de yayımlanan hatıratı, Orhan Ezine’nin emanet ettiği amca kızı Halet Çambel, layık olduğu bir yere verilmek üzere emaneti önceki yıl devretmişti.

Bakırköy’deki Mimarlar Odası Trakya Büyükkent Bölge Temsilciliği ne zamandır mimarlığı kültürle buluşturmaya çalışmakta. Kurum, Nâzım Hikmet’in mimarlıkla ilgili görüşlerini içeren Hayal Ediyorum başlıklı bir yazısının olduğunu öğrenince, Nâzım Hikmet Külliyatı’nda bir eksikliği giderme olanağının sorumluluğu ve heyecanıyla yazıyı yayımlamanın yollarını  aradı. Mimariye dair başka görüş, deyiş ve yapıtlarından küçük alıntılarla serpilen kitapçık, şairin doğum gününde temsilcilik binasında yapılacak bir sunumla mimar ve okurlarına ulaştırılacak.

Yazının bulunma süreci ise daha öncelere dayanıyor. Rusça yayımlanan yazıyı 1960 tarihli Arhitektura SSSR / SSCB Mimarlığı dergisinde bulmuştum. Moskova’da edebiyat doktorası yapan Mustafa Yılmaz özenle çevirerek Türkçeye kazandırdı.

Tekrar anlatımlara yer vermemek niyetiyle, kitapta yer alan yazımdan bir bölüm:

“Nâzım Hikmet, Orhan Selim adıyla yazdığı 25 Şubat 1935 tarihli Süleyman ve Süleymaniye başlıklı yazısında, Süleymaniye Camii’nde ‘taştan, topraktan ölmezliğe yakın eserler yaratan Sinan’ın, adamoğlu’nun gücü’nden söz ederek, kendine sorduğu Kanuni Sultan Süleyman’ın yerinde mi olmak, yoksa Süleymaniye’nin yaratıcısı Mimar Sinan’ın yerinde mi olmak istemenin sorusunu, ‘Sinan’ın yerinde olmak isterdim’ diye yanıtlar.

Nâzım Hikmet de gücünü sözünden, düşüncesinden ve kişiliğinden alıp yarattığı eserleriyle birlikte kendini ve efsanesini de oluşturmuştur. Üretim ve yaratıcılık alanlarındaki çeşitliliği ve tutarlılığıyla ‘gesamkunstwerk’ olarak adlandırılabilecek, başlı başına bir ‘külliyen sanatçı’dır.

... Nâzım Hikmet şimdiden Homeros, Yunus Emre, William Shakespeare, Ludwig van Beethoven gibi, yapıtlarıyla ölümsüzleşmiş yaratıcılarla birlikte aynı sırada yerini almış, adamoğlu gücüyle bir bakıma istediği gibi ‘Mimar Sinan’ın yerinde’ olmuş, dileği tutmuştur.

...yazıda Nâzım Hikmet’in mimarlık üzerine düşünüşleri çok nettir. Planlamadan, kalifiye işgücü ve malzeme sorunlarından söz eder. Başına sosyalist sıfatını eklediği mimarinin insanda bir sevinç duygusu uyandırması gerektiğini söyler. Yerel folklor ve ulusal değerlere önem veren Nâzım Hikmet, ulusal gelenek ‘bahane’si ve tehlikesinin de farkındadır. Komünist olduğunu tekrar hatırlatırcasına geleceğin mimarlığı üzerine düşler, fikir üretir.

... Nâzım Hikmet’in Ekber Babayef’e yazdığı bir mektubundaki tanımıyla bu ‘kitapçağız’ mimarlıkla meselesi olan, bunu eserlerinde gözeten Nâzım Hikmet’e ve varlığına bir gönül teşekkürü, mimarlık ve edebiyat dünyamıza küçük, sevinçli bir armağandır.”

Kitapta Nâzım Hikmet’in Türkçede hâlâ yayımlanmamış oyunlarından Prag Saat Kulesi’nden bir replik de ilk kez yayımlanıyor:

“...şehirler en iyi, en akıllı evlatlarının gözlerini oymamalı! Şehrin akıllı, iyi yürekli evlatları da kendilerine kötülük edenler oldu diye bütün şehirden öç almaya kalkışmamalı, ona armağan ettiği emeklerinin en güzel verimini yok etmemeli...”

Sınırlı sayıda basılıp numaralandırılan kitapçağız satış dışı olduğu için herkese ulaşamayabilecek. Nâzım Hikmet’in yayımlanmamış eserlerini külliyata kazandırmak gibi bir hassasiyet ya da düşüncenin görünürde olmaması nedeniyle; yalnızca mimarların değil, mimariyle çevrili olan, bunun bilincinde olan herkesin dikkatini çekecek gözlem ve görüşlerle dolu güncelliğini koruyan yazının tamamını paylaşmayı görev bildim.

Hayal Ediyorum1

Nâzım Hikmet

 (Rusçadan çeviren: Mustafa Yılmaz)

Mimari üzerine hiç de profesyonel olmayan düşünce ve hayallerimi paylaşma imkânı sundukları için Arhitektura SSSR dergisinin yayın kuruluna teşekkür ediyorum.

Ben yazarım ve mesleğim gereği mimariyle aramda sıkı bir bağ var. İster müzik, ister resim, isterse de edebiyat olsun, her türlü sanat eserinin temelinde mimari düşünüş ve kompozisyon prensibi yatar.

Ben komünistim ve kıvanç içinde mimarinin bütün güzelliği ve yararlılığıyla kendini sadece komünizmde ortaya koyabileceğini düşünüyorum, çünkü mimari her şeyden önce bir planlamadır,  bir komplekstir. Komünizmde şehirler bir bütün olarak, tıpkı büyük senfoniler gibi, tek bir sanatsal projeye göre kurulacaktır.

İnşa etmekte olduğumuz toplumun temel özelliği bir sevinç şöleni oluşudur. Çünkü sevince giden yoldaki bütün engelleri, insanın insan, sınıfın sınıf, halkın halk ve ırkın ırk üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırıyoruz. Bu egemenlik biçimlerini üretimde, bilimde ve sanatta ortadan kaldırıyoruz, bu nedenle mimarlarımızın  projelerinde insanın insan, sınıfın sınıf, halkın halk ve ırkın ırk üzerindeki boyunduruğunu temsil eden yapılar yer almamalıdır. Sınıfsız toplumumuzda hiçbir yapı bana kendimi küçük hissettirmemelidir. Hatta büyük liderlerimizin müzeleri karşısında bile korku ve tapınma değil, gurur, sevgi ve saygı gibi duyguları yaşamalıyım. Uzun lafın kısası, sosyalist mimari her şeyden önce insanın içinde bir sevinç duygusu uyandırmalıdır demek istiyorum. Sevinç duygusu da ayrıca uyandırır çünkü biçimci değil. Son tahlilde biçimini içeriği belirliyor.

Bana öyle geliyor ki, hangi cumhuriyet olursa olsun, farketmez, Sovyet cumhuriyetlerindeki işçi kulüplerini, ulusal gelenekleri gözetmek bahanesiyle cami, tüccar konağı, asilzade malikânesi prensiplerine göre inşa edemeyiz. Ulusal gelenek demişken, bu konuda da birkaç kelime ilave etmek istiyorum. Bence ulusal geleneklerde somut toplumsal düzenler, sınıflar ve verili teknik seviyeyle sıkı sıkıya ilişkili unsurlar bulunmaktadır. Öte yandan mimarimizde kullanmak ve geliştirmek zorunda olduğumuz unsurlar da var; Rus ve Özbek mimarisindeki kalemişleri veya Bakü’deki Kızkalesi’ne özgü çizgilerdeki lakonizm ve mantıklılık gibi. Ulusal gelenekler, bir; mimarimizi sosyalist bir bakış açısıyla kavramamıza ve iki; asrımızın teknik imkânlarıyla mimari oluşturmamıza engel olmamalıdır.

Hemen her asır, belirli coğrafi alanlarda, verili toplumsal düzen ve teknik gelişkinlik seviyesi temelinde zamanının ortak mimari profilini oluşturmuştur, elbette ulusal tip farklılıklarıyla.

İsveç, Finlandiya, Romanya, Bulgaristan, Fransa, Avusturya, İtalya ve Lübnan’a yaptığım geziler sırasında farklı enlemler, farklı iklimlerde çağdaş mimarinin izlerine rastladım. Bu devletlerin toplumsal düzenlerine bağlı olarak şehirlerdeki mimari kompleksler farklı derecelerde başarılı olmuştu. Örneğin, Roma’da özel toprak mülkiyeti yeni yerleşimlerin planlanmasında korkunç bir rol oynamıştı. Eski Roma’da çok sayıda park, meydan, çeşme ve yeşil alana karşı, yeni Roma’da çıplak ve çarpık küçük sokaklar, yer darlığı ve sıkışıklık yüzünden üst üste binmiş, adeta birbirini ezen binalar göze çarpıyordu. Aynı şeyi Beyrut’ta da gözlemledim. İsveç’te başka bazı ekonomik şartlar en iyi şekilde bir kompleks oluşturma imkânı yaratmıştı. Bükreş’te ise yeni sosyal düzen, şehir merkezini tek bir mimari kompleks bütünlüğü hâlinde inşa etme imkânı vermişti.

Benim görüşüme göre asrımızın mimarisin temel özelliği şudur ki çağdaş yapılar farklı görünümlerdeki bir kutu ya da pasta değildir. Yapıların mimarisi güzel bir araba gibi insana mutluluk veren ve mantık prensipleri dahilinde çalışan bir şey olmalıdır. Sadece otomobili kastetmiyorum. Mimari dış görünümüyle de gözleri şenlendirebilir. Yani çizgilerle kütlelerin bileşiminin yanı sıra renklendirilmesiyle de. Çağdaş mimari en dayanıklı ve en yeni inşaat malzemeleriyle oluşturulmasına rağmen sıra dışı biçimde hafiftir. İnsanların güneş ve havaya çok ihtiyacı var. Çağdaş mimaride öncelikle bu ihtiyacın dikkate alınması gerek. Konutlar, yatak odaları, yemek odaları, mutfaklar gelişen kültür seviyesiyle uyumlu olarak dört dörtlük donanımlara sahip olacaktır.

Sosyalizm koşullarında çağdaş mimari hangi doğrultuda gelişecek? Hayal ediyorum.  Daha önce de dediğim gibi, yapıların yeşil alanlar içinde kaybolduğu değişik biçimli komplekslerin mimarisi olacak bu. Mimarlar yapıları yaparken  balkonlara gereken dikkati gösterecek ve balkonları insanların küçük ama gerçek bahçelere çevirebilecekleri şekilde projelendirecekler. Bu bahçelerin insanlarda özel mülkiyet duygusu uyandırmayacaklarını zannediyorum. Tersine, bireysel zevkler en geniş gelişim imkânlarını komünizmde bulacak. Gelecekteki konutların ikiyüzlülükten arınacağını düşünüyorum. Sokaktan bakınca bayramlık bir görüntü, avludan bakınca ise gri renkte ve sıradan binalar şeklinde bir ayrım olmayacak. Anaokulları, okullar, dükkanlar ve diğer toplumsal yapılar mimari komplekse organik biçimde dahil olacak. Her büyük konutun kendi kulübü ve kafesinin olacağını sanıyorum ve her konut bloğunda sinemalar ve spor salonları inşa edilecek.

Hayal ediyorum. Ama insanın hayalleri biraz kaotik oluyor. Sosyalist şehirlerin kuruluşuna gerçekten katılan heykeltraşlar ve ressamlar görüyorum.. Sadece parklarda değil,  hatta sokaklarda bile büyük freskler görüyorum; ve heykeller, yalnızca yüksek yapıların çatılarında, ancak dürbünle bakıldığında görülebilen heykeller değil, bunlar yapıların ve insanların arasındalar da. Sadece anıtları, büstleri kastetmiyorum.

Eninde sonunda, komünizm bütün dünyada zafer kazandığında “köy” kavramı ortadan kalkacak. Bütün yerküre kendine has bir şehre dönüşecek. Herhalde o vakit bu kelimenin de yeni bir anlamı olacak. İçinde bahçeler, tarlalar, su kaynakları olan bir şehir… Bu hayaller uzak geleceğe dair. Ama Sovyet Mimarları komünizmin büyük mimarisinin nasıl kurulacağını şimdiden düşünmek zorunda.Çağımız mimarisinin zirvesi olacak bu! Mimarlarımıza suç bulmak istemiyorum. Çoğu zaman onların fikirleri, çağdaş inşaat malzemelerinin eksikliği yüzünden hayata geçirilemiyor. Moskova’da bir hastaneyi projelendiren kadın bir mimar bizde büyük ölçülere sahip camlar az üretilmekte olduğu için ameliyathaneleri istediği gibi inşa edemediğini anlatmıştı bana. Kalifiye inşaatçıların henüz yeterli olmadığını da biliyorum. Aşılması gereken daha çok, pek çok engel var. Ancak bütün bu engellere rağmen Sovyet mimarları her seferinde daha anlamlı çağdaş mimari yapıtları ortaya koymayı başarıyor.

Yeni bir şey söylemediğimin farkındayım. Derginin okurlarıyla birlikte biraz hayal kurduk sadece.

İnsanı ileri taşıyorsa hayal kurmak  iyi bir şeydir.

1Çevirenin Notu: SSCB Mimarlığı. Yazı Arhitektura SSSR (Архитектура СССР) dergisinin 1960 yılı 11. Sayısında Yazarın Mimarlık üzerine Notları alt başlığıyla yayımlanmıştır. Nâzım Hikmet’in “Dünya Barış Konseyi  Üyesi,Uluslararası Barış Ödülü Sahibi” olduğu ayrıca belirtilmektedir.

Yazarın Diğer Yazıları

Bir dönüş hikâyesi: “Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde”

Nâzım Hikmet’in eserleri, Türkiye’de külliyat halinde toplu olarak yayımlanmaya Adam Yayınları tarafından 1988 yılında başlanmıştı. Özellikle son 12 yıl içinde ise Nâzım Hikmet’e dair pek çok yeni bilgi ve belge gün ışığına kavuştu, pek çok eseri bulundu, bunlardan bir kaçı yayımlandı

Nâzım Hikmet ve seksen senedir unutturulan şiiri

"116. doğum yıldönümü hatırına; hatırlamak ve bilmek adına, unutturulmaya ve unutturanlara inat bir kez daha okuyalım"

Anjel Açıkgöz: Suyun Şavkı

Ömrünün son 59 yılını yaşadığı Leipzig’te sonsuzluğa uğurlanacak olan Anjel Açıkgöz’ün bizzat kendisi şahlanan o kızıl atlılardandı…