14 Ekim 2023

Yönetmen ve oyun yazarı Işıl Kasapoğlu: Sansür ve otosansürü aşmak için ideolojimden değil ama politikadan taviz verebilirim

Türk tiyatrosunun önemli isimlerinden yönetmen ve oyun yazarı Işıl Kasapoğlu, Galatasaray Lisesi’nde başladığı amatör tiyatroculuğa 80’li yılların başında Paris’te kurduğu Theatre a Venir tiyatrosuyla devam etti. 1987 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları'nın davetiyle Türkiye’ye dönen Kasapoğlu, sahneye koyduğu yüzlerce oyunun yanı sıra 1995'te Cüneyt Türel ve Tilbe Saran’la İstanbul'da Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nu, 1997'de de İzmit Şehir Tiyatrosu'nu kurdu.

Fotoğraf: Semaver Kumpanya

Bugün sanat yolculuğunu 2002 yılında kurduğu Semaver Kumpanya’da sürdüren duayen tiyatrocu; sahnede, sinemada, televizyonda gördüğümüz birçok usta oyuncunun ustası olarak tiyatroya değer katmaya devam ediyor.

Son iki yıldır İstanbul Tiyatro Festivali’nin küratörlüğünü üstlenen Işıl Kasapoğlu, Türkiye’de sanat üretiminin zorluklarını, 10 Ekim’de kuruluşunun 21. yılını kutlayan Semaver Kumpanya’nın ilk günlerini, tiyatrodaki yükseliş trendini, Devlet Tiyatrosu ve özel tiyatro tartışmalarını, 27. İstanbul Tiyatro Festivali’ni ve festival için özel olarak tasarlanmış oyunları T24’e anlattı.

“Abartmayayım ama istediğim zaman herhangi bir Shakespeare oyununu alıp aynı metni hiçbir kelime değiştirmeden beş farklı şekilde sahneleyebilirim. Bir tanesi yasaklanır, bir tanesi alkışlanır” diyen Kasapoğlu genç tiyatroculara, “Anlatacak birtakım şeyleri olmalı ve onlar için mücadele etmeliler. Sadece yapmış olmak için yapmak en büyük kuyu” diye seslendi.

“Tiyatro ödenekleri sadece afiş parasını karşılıyor”

- Araya pandemi süreci girmesine rağmen tiyatronun bir yükseliş trendinde olduğunu biliyoruz. Bu yükseliş trendinden bahsederken Semaver Kumpanya’yı da es geçmek istemiyorum. Bence çok önemli katkılarınız oldu. Özellikle pandemi sonlarında İşSanat’ın YouTube kanalında yayınlanan Cimri oyunun provası, mini dizi olarak bir dijital platforma uyarlanan Metot oyunu buna çok katkı sağladı. Yine bu süreçte ortaya birçok tiyatro topluluğu çıktı. Bu yeni tiyatro toplulukları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye'de tiyatro gerçekten son dönemlerde iyice zorlaşmaya başladı. Bunun başlıca nedenlerinden bir tanesi, her şeyde olduğu gibi galiba biz biraz kolaycılığı seçtik ve Avrupa’yı atlamaya karar verdik. Yani Avrupa’yı bir adım geçip direkt Amerika olmaya çalıştık. Her yerde olduğu gibi…

Amerika olduğu zaman da ne oldu? İşimiz tamamen ticari tiyatroya dönüştü. Broadway'dir şudur, budur, para kazanmak…

Para nasıl kazanılır? Oraya sahneden, sinemadan ya da videodan gördüğümüz ünlüleri getirmekle olur. Yani para kazanma ideali, direkt tiyatro sistemini Türkiye'de ister istemez değiştirmeye başladı. Oysa gerçek anlamda kamu tiyatrosu dediğimiz ödenekli tiyatro, bu özel tiyatro da belediye ya da devlet tiyatrosu da olabilir. Ödenekli tiyatroların görevi zaten yaşamı bir parçacık da olsa daha iyiye, daha güzele, daha doğruya yönlendirmektir ve bunun için de mutlaka devlet, belediye ya da diğer sponsorların katkısının alınması gerekmektedir. Fakat son dönemlerde bu katkılar o kadar azaldı ki, o ödenekler artık afiş parasını ancak karşılamaya başladı.

Bir yandan ülkenin sosyal yapısı, enflasyon ya da ne ile açıklanırsa açıklasın, bilet fiyatları o kadar yükselmek zorunda kaldı ki salonu dolduran seyirci, sahne üstündeki aktörlerin ya da prodüksiyonun parasını ödeyemez hale geldi. Buna bağlı olarak bir yandan Broadwayvari müzikaller ya da Broadwayvari kocaman oyunlar ‘ünlülerle’ yapılırken, diğer yandan diğer küçük grupların yolları tıkandı. Yolları tıkanınca bu sefer küçük küçük 2 kişilik, 1 kişilik, 3 kişilik oyunlar yapmaya başladılar ve bu oyunlar da genellikle 50 kişilik 60 kişilik küçücük sahnelerde olmaya başladı.

Bu tür grupların çoğalması Avrupa'da ya da dünyanın herhangi bir yerinde normal karşılanabilir çünkü diğer taraftan başka bir tiyatro devam ediyordur. Yani büyük salonlar, büyük prodüksiyonlar ya da finansal olarak daha yapılması mümkün oyunlar, daha kalabalık oyunlar, daha dekoruna, müziğine, kostümüne para harcanmış, aktörünü daha iyi seçmiş oyunlar vardır. Küçük gruplar da bunun etrafından çıkarlar ve onların içinden de bazıları, bazı iyi aktörler kendilerini gösterirler ve normal prodüksiyon haline getirirler. Bizde böyle olmadı. Bizde küçük gruplarımız çoğaldı ama o çoğalan gruplarında içlerinden yani 100 tane yapılıyorsa 85 tanesi battı, bir 15 tanesi kaldı. Elbette 15 tanesi de çok önemli Türk tiyatrosu için. Bir yandan çok umut var, ama bir yandan da batıyoruz. Yani bu küçük oyunları 3 kere 5 kere oynatacaklar, bunların içinden bazıları yüzlerce kere de oynayabilir ama genel kaidede öyle olmadı, daha ileri açılamadık.

“Semaver Kumpanya’yı ilk kurduğumuzda oradaki toplum tarafından o kadar ilginç karşılandık ki, birdenbire bizim bütün provalar mahallelilerle dolmaya başladı”

- Semaver Kumpanya’yı da konuşmak istiyorum. 10 Ekim’de de kuruluşunuzun 21. yıl dönümüydü, kutlarım.

Teşekkür ederim.

- Türkiye’de kültür-sanatın merkezi İstanbul ve İstanbul’da da Beyoğlu ama sizin tiyatronuz Kocamustafapaşa Mahallesi’nde…

Bundan 20 yıl öncesini hatırladığımız zaman çok yabancı bir şeydi. Ama direkt Haliç’in öte yanında tiyatro diye başladığımız için bizden önce orada Altan Erbulaklar, Nejat Uygurlar ve diğerleri güzel işler yapmışlar. Tiyatrolar yapmışlar ama biz tiyatro kurduğumuzda uzun süre kapalıydı. Gerçekten oradaki toplum tarafından o kadar ilginç karşılandık ki, birdenbire bizim bütün provalar mahallelilerle dolmaya başladı.

Fotoğraf: Semaver Kumpanya

- Bu süreçte mahalleli ile nasıl bağlar kurdunuz, Semaver Kumpanya ve Kocamustafapaşalılar birbirinden nasıl beslendi?

En sevindiğim şey de o mahallenin gençleri arasından bir sürü insan yetişti. Yani şu anda bizim Semaver Kumpanya'nın ışıkçısı, bazı aktörleri o mahallede gençliklerinde prova izleyen çocuklar. O dönemlerde, bugüne kadar da öyle, 365 gün yemek verilen ve sürekli yiyeceğimizi karşıladığımız bir tiyatro orası. Mahallelinin bize börek yapıp getirdiğini biliyorum, yaptığımız oyunları eleştirdiklerini biliyorum, çamaşırlarımızı yıkamak isteyenler olduğunu biliyorum. Yani öyle hoş, yerel bir sanat ortamı oluşturmuştuk. Daha sonra bu yerellikten daha ulusala, ulusaldan daha uluslararasına geçmek için çabalarımız devam etti ve bugüne geldi. Hâlâ 50 kişinin yemek yiyip içtiği ve sanatsal olarak da beslendiği bir tiyatro olarak duruyor. Her gün yeni bir proje üzerine tartışılıyor, yeni çocuklar yetişiyor, kimisi aktörlüğünü geliştirerek daha üst düzeylere geliyor.

Önemli olan bunun yapılabilirliğini göstermekti. Benim en baştaki çıkış motivasyonum oydu. Yani bundan 21 yıl önce cebimde beş kuruş parasız, her şeyimi satıp bu işe koyduğum zaman kanıtlamak istediğim şey, gerçekten istenirse yapılabilir olduğunu göstermekti.

Hâlâ iddia ediyorum; Anadolu’nun herhangi bir kentinde, herhangi bir zaman, yeter ki yerel yönetim ya da bir başkası destek getirsin, yeniden inanılmaz tiyatrolar yapılabileceğini söylüyorum. Bugün Anadolu'da istediğiniz her şehirde tiyatro yapılabilir. Devlet Tiyatrosu yaptığı oyunlarda iyi gidiyor, kötü gidiyor onu tartışmıyorum ama Van’da 5 liraya 10 liraya seyirci buluyor ve seyrettiriyor. Oralara gidip o çocukları bir görseniz, ben gittiğim dönemde 2 liraydı biletler, kar kış içinde gelip o tiyatroyu dolduruyorlardı. Yani Anadolu’nun herhangi bir yerinde tiyatro hâlâ yapılabilir diye inat ediyorum. O yüzden bu işi sırf İstanbul'a bağlamak, canımı sıkıyor. Çünkü mesele İstanbul değil… Anlatacak, yapacak bir derdimiz varsa bunu her yerde yapabiliriz. Ama şunu da iddia ediyorum ki bu amatör bir meslek değil. Tiyatrolara devletin ya da şirketlerin sponsor olması, ödenek vermesi şart.

“Otosansür her yerde başladı”

- Geçtiğimiz günlerde bir tiyatro topluluğunun oyununu gördüm. Şahane toplumsal eleştirilerin olduğu bir oyundu. Sonrasında merak edip nedir, ne değildir diye araştırırken metnin toplumsal eleştirisine dair tek bir yorum göremedim. Günümüz konjonktüründe içinde bulunduğumuz toplumu eleştiren veya politik tiyatro yapıldığında sansür ve otosansüre dair neler söylersiniz?

İster istemez, Türkiye’de otosansür her yerde başladı. Yani konserde de tiyatroda da… Ama unutulmamalıdır ki bizler sanat yaratıcıları olarak resimdir, heykeldir, tiyatro ve gösteri sanatlarıdır hepsinde şöyle bir sorunumuz var; bu tartışmayı 70’li yıllarda da yapıyorduk, içerik mi biçim mi tartışmalarını. Elbette birtakım içerikleri katır kutur verdiğimiz zaman birtakım şeyler yürümüyordu, onları karşı tarafa sunabilecek farklı biçimler arama yoluna girdik.

Ben kafamda yönetmen olarak, abartmayayım ama istediğim zaman herhangi bir Shakespeare oyununu alıp aynı metni hiçbir kelime değiştirmeden beş farklı şekilde sahneleyebilirim. Bir tanesi yasaklanır, bir tanesi alkışlanır. Bizim koyma biçimimize bağlı olarak herhangi bir metin sevilir-sevilmez bu ayrı ama yasaklanabilir de... Çünkü özellikle bu son dönemde artık bizlerin görevi, kendimi de dahil ederek söylüyorum, yeni biçimler aramak. Anlatmak istediğimi anlatabilmek için daha politik yollardan gidip ama sonunda ideolojimden hiç taviz vermeden, politikadan sürekli taviz vererek -politika zaten taviz sanatı- yaptığım oyunlarda istediğim yere ulaşmaya çalışıyorum. Bütün arkadaşlarım da herhalde bununla uğraşıyorlardır.

Çünkü artık lafımızı kuru kuru söylersek buna slogan tiyatrosu diyoruz ve işler yürümüyor. Yani gelen de rahatsız oluyor, giden de rahatsız oluyor. Rahatsız olması kötü bir şey değil, rahatsız olsun seyirci, onun için yapıyoruz tiyatroyu ama biz tiyatrocular olarak yeni biçimler aramak zorundayız. Bir seviyeye atlamak, başka bir yere ulaşmak zorundayız, başka türlü anlatmalıyız. Yeter ki ideolojimizden taviz vermeyecek yere ulaşalım.

“Özel tiyatroların yapması gereken oyunlar, devletin ödeneğiyle yapılmaya başlandı”

- Devletin kültür-sanatla mesafesi, kültür-sanata desteği nasıl olmalı, sizin kafanızdaki ideal model ne olurdu? Halihazırda uygulanan modeli nasıl buluyorsunuz?

Özel tiyatrodan birçok meslektaşım, can arkadaşlarım devlet tiyatrolarına ya da ödenekli tiyatrolara karşı çıkıyorlar, ben karşı çıkmıyorum. Çünkü Devlet Tiyatrosu'nda 25, 30 yıl çalıştım ve bu 30 yıl içinde devlet tiyatrosunun var olabilecek her sahnesinde oyun yaptım. Yönetmen olarak Sivas, Diyarbakır, Trabzon, Antalya, Erzurum, her tarafa gittim geldim ve orada bir şeyi gördüm. Çok ilginç bir şey var. Biz onu fark etmiyoruz. Devlet Tiyatrosu, bu işin içinde olmasa, o insanların hiçbiri tiyatro oyunu göremez. Tıklım tıklım dahi olsa, bilet parası sahnedeki oyuncuların ve oyunun parasını ödeyemez. Bu yüzden devlet ödeneği şart.

Eleştireceğim bir şey yok mu, tabii ki var. Devlet Tiyatrosu’nda çalışırken ben de memurdum, ister istemez memuriyet oluşuyor. Birçok şekilde özel tiyatroların yapması gereken ticari oyunları, devlet yapmaya başladı. Ticari oyunlar tu kaka şeyler değildir. Her şeyde para kazanıldığı gibi tiyatrodan da ticari oyunlarla para kazanma olabilir, bu tiyatrocunun en doğal hakkıdır ama devlet de o işlere girmeye başladı. Komik oyunlar yapmak, seyirciye hoşça vakit geçirecek oyunlar yapmak gibi… Özel tiyatroların yapması gereken oyunlar, devletin ödeneğiyle yapılmaya başlandı. Bu nedenle devlet tiyatrosuna karşı çıktık.

Devlet Tiyatroları var olma nedeniyle; yani dünya edebiyatını, Türkiye edebiyatını, Türk dünyasını, yabancı dünyayı, uluslararası bir şekilde paylaşacak oyunlarla önümüze çıksa ve bu memuriyet meselesini de bir parça kaldırabilse güzel olur. Eleştirilecek çok şey var ama diğer yandan da gerçekten hiçbirimiz, hiçbir özel tiyatro gidip Van'da, Kars’ta, Diyarbakır'da oyun oynayıp otel parasını ödeyemez. O yüzden ödenekli tiyatro şart.

Devlet Tiyatrosu daha mı özerk olmalı, yoksa başka bir formül mü olmalı bu ayrı bir tartışma. Elbette daha özerk olmalı, devlete ya da bakanlığa bağlı olmamalı. Ama devlet tiyatroları yani ödenek veren ve Anadolu'ya da oyun götüren bir sistem mutlaka ve mutlaka olmalı.

- Geçtiğimiz günlerde Tamer Karadağlı’nın Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne atanması çok tartışıldı. Bu teklif size gelse yukarıda anlattıklarınızı icraata geçirebileceğinizi düşünerek kabul eder miydiniz?

Teknik olarak kabul edemem, çünkü müdürlüğü beceremem. Teknik olarak öyle bir şeyi baştan reddettiğimi söylerim ama her türlü yardıma da açık olduğumu hep söyledim. Türk tiyatrosunda kimin neye ihtiyacı varsa, genç ya da yaşlı kime el verebilirsem ne mutlu bana ama mesele o değil.

Bütün mesele Türkiye'de hiç üretimin konuşulmuyor oluşu. Sonuçlar konuşulmuyor, sadece baştan konuşuluyor, onu oraya atıyoruz, bunu buraya atıyoruz, hiç kimsenin üretimini görmüyoruz, üretim ne tarafa gidiyor ne yapıyor ne ediyor? Yıllar önce hatırlıyorum, şehir tiyatrolarında da sayın Gencay Gürün için de birçok laf oldu. Gencay Hanım’ı tiyatrodan çıkarmaya çalıştılar ama ürünleri nedeniyle değildi. Ürünü görmeden karar vermenin anlamı yok. Tiyatrocular, yazarlar ve ressamların neler yapabileceğini en fazla gösteren şey verdiği ürünlerdir. Bu insanların kişilikleri ve nasıl işler yaptıkları tartışması… Biliyorsunuz yıllardır Dali üstüne de birçok insan üstüne de yapıldı bu tartışma. En son Yılmaz abi (Yılmaz Güney) üstüne de konuşuldu. Aynı şeyler burada da geçerli, esas olan ürün.

Daha hiçbir şey görmedik, belki de müthiş şeyler çıkacaktır. Ama genel müdür olarak bütün tiyatroyu kapsayan birtakım konuşmalar yapıyor ki onları kabul ediyor muyum, etmiyor muyum; o başka bir konu.

“Sinema kalıcıydı ve ben korkuyorum kalıcı şeylerden”

- Kişisel merakımdan soruyorum; birçok usta tiyatro yönetmeninin daha sonraları sinemaya yöneldiğini gördük. Hatta Ingmar Bergman örneğinde olduğu gibi içlerinden çok iyi işler yapanlar, büyük takdir toplayanlar da oldu. Sizi neden bir sinema filmi yönetirken hiç görmedik? Hatta buna ek olarak klişe bir soru da sorayım; iyi tiyatrocudan iyi sinemacı olur mu?

Peki, ben bunu size festivalle bağlantılı cevaplayayım. Geçen yıl festival küratörü olarak sizinle aynı soruyu sordum. Sonra kendime dönerek dedim ki, bu sinemacılar niye bizde tiyatro yapmıyorlar ve geçen yıl öyle bir açılım yaptık.

SÖYLEŞİ | “Kiminle düşüp kalktığımızı bilmek vatandaşlık görevimiz” | Kibarlık Budalası Remix

Bu sene de bir-iki sinema yönetmeniyle festivalimizde oyun yaparlar mı, yapmazlar mı diye küratör olarak konuştum ama olmadı.

Bana dönersek, ben gözlerimi gerçekten tiyatroyla açtım; Galatasaray Lisesi’nden bu yana… Her şeyi çok iyi bilmeden bir şey yapabileceğime inanmıyorum. Ben tiyatroda kamyon yükledim, kamyon boşalttım, dekor kurdum, ışık yaptım, ses yaptım, oyuncu yönettim. On el parmağım ve on ayak parmağımla, her şeyimle tiyatronun içine kadar girdim. Bir ışıkçı kadar ışık, bir sesçi kadar ses öğrendim de öyle girdim.

Sinemaya gelince, bir fotoğraf makinesi dışında bir kamera almadım elime. Yani beceremem diye korkuyorum, biraz cesaret işi. Işığa hâkim olmadıktan sonra, kameraya hâkim olmadıktan sonra… Belki asistanlık yapmış olsaydım beş-on yıl, birtakım usta yönetmenlerle çalışsaydım, işte o zaman daha fazla cesaretim olurdu. O yüzden sinemaya çok uzak kaldım.

İkinci şey de sinema hep kalıcı bir şeydi. Ben kalıcı şeyleri sevmiyorum. Ben tiyatro yapılıp bitsin, yok olsun, dekorları bile ortadan kalksın, mümkünse filmi de çekilmesin, hiçbir şey olmasın istiyorum. Sadece kafada kalmak istiyorum, sinema kalıcıydı ve ben korkuyorum öyle kalıcı şeylerden.

“İsteyen ticari tiyatro yapsın, popo göstersin, meme göstersin, bel altı konuşsun…”

- Biraz da İstanbul Tiyatro Festivali’nden bahsedelim istiyorum. Bu yıl da festivalin küratörü olarak görev alıyorsunuz. Geçtiğimiz yıl çok iyi işleri bize izlettiniz, bu yıl bizleri neler bekliyor? Medyascope'tan Cihan Ataş'a verdiğiniz söyleşide bu yıl “festivalin bir ana teması yok, esas kahraman tema ya da slogan değil, festivalin kendisi” diyorsunuz, burayı biraz daha açar mısınız? Festivallerin engellendiği, sanatsal ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin arttığı bir ortamda festival yapabilmek temanın kendisi mi oldu?

Elbette içinde yaşadığımız toplumda öyle denebilir. Biz bunu da yapmazsak kim yapacak gelir akıllara. Bu festivalin 2023 versiyonunun ilk günlerinde kendi kendime sloganlar arıyordum, hadi gençler sıra sizde diye. Geçen yıl, daha ben yaşta insanlar oyunlar yaptı. Hadi gençler sıra sizde dedim. Önce biraz üzüldüm çünkü çok proje gelmedi. Fakat zaman içinde oluştu ve birdenbire gördük ki on Türk tiyatro oyununun dokuzu sadece bu festival için oluşturuldu ve yazıldı. Yani Türkiye tiyatrosu dokuz tane daha yeni metin kazandı. Bana festivaller ne işe yarar diye sorduklarında bu tür işlere yarar diyorum. Yeni aktörler çıkarmaya, yeni yönetmenler, yeni oyunlar çıkarmaya yarar. Küratörlüğümün başından beri, yani 2 yıldır, oyunlar için hep prömiyerlerini mutlaka festivalde yapsınlar diyorum. Yoksa amaç dışarıda yapılmış bir oyunu alıp gelmek değil. Elbette yurtdışından gelenler için durum farklı, böyle bir şeyi onlar için kumanda edemiyoruz.

TIKLAYIN | İstanbul Tiyatro Festivali, 25 Ekim'de perdelerini açıyor

Bu anlamda festivalleri yapmaya, tiyatroyu da yapmaya devam etmek zorundayız. Çünkü yaşam o kadar gelişti ki sinema, video, işte şimdi karşılıklı makinelerle konuşma, yeni sanal dünyalar yaratmak, şu, bu… Elimizde neredeyse önemli olan tek şey sanat, bunlardan bir tanesi de tiyatro. Seyirciyle aktör aynı salonda aynı havayı soluyor, bu çok önemli. Tiyatro üç bin yıldır devam ediyor, üç bin yıl daha devam eder. O zaman hodri meydan! Tiyatroyu yapmaya devam edeceğiz.

Onu kabul etmezlerse başka biçimde yapacağız, gene söyleyeceklerimizi söyleyeceğiz. Yeter ki söyleyecek bir şeyimiz olsun… Söyleyecek bir şeyimiz yoksa isteyen ticari tiyatro yapsın, popo göstersin, meme göstersin, bel altı konuşsun, bel üstü konuşsun. Canı ne istiyorsa yapsın, ticari olarak karşı değilim. O da onun para kazanma yoludur, saygı gösteriyorum.

Fotoğraf: Mühenna Kahveci

“Ercan Kesal yazdığı bir oyunu oynayacak”

- Prömiyerini ilk defa festivalde yapacak oyunlar olduğunu söylediniz. Bu yıl düzenlenecek festival için ısmarladığınız oyunlardan biraz bahseder misiniz?

Neredeyse hemen hepsi ısmarlama ve bu anlamda çok mutluyuz. Festival olarak da çok mutluyuz. Yeni yeni metinler kazandırdık. Yeni gençler çıkıyor, bir sürü genç arkadaş çıkıyor. Diğer taraftan Ercan Kesal çıkıyor. Peyk adında bir müzik grubuna gittik, hadi bize oyun yapın diye onları heyecanlandırdık. ‘Hamiyet’ diye bir oyun için oyuncular aldılar. Çok güzel yapıyorlar ve koca bir oyun çıkartacaklar. Ercan Bey çıkıp kendi yazdığı bir oyunu oynayacak. Bunlara Türk tiyatrosunun kazanımları diye bakıyorum. Ben önemli değilim… Küratör falan bunların hiçbir önemi yok. Önemli olan bunların yapılabilmesi, bir şeylerin yoktan var edilebilmesi.

“Sadece yapmış olmak için yapmak en büyük kuyu”

- Son olarak tiyatroseverlere ‘şunu kaçırmayın’, ‘kıyıda köşe kalmasın’ dediğiniz bir oyun var mı? Hem festival özelinde hem de yeni sezonda sahnelenecek oyunlardan tavsiyede bulunmanızı isterim. Hatta burada İstanbul Mon Amour oyunundan da biraz bahsedebilirseniz güzel olur.

‘İstanbul Mon Amour’un saati kısaldı ama onu başka bir arkadaş yapıyor artık. Bu sefer Semaver Kumpanya yapmıyor. Başka bir ekip uğraşıyor ‘İstanbul Mon Amour’ konusunda. Valla ben festivaldeki oyunlar dışında size çok şey söyleyemem çünkü hepsini görmek isterim. Hepsini sizlerin de görmesini isterim. Bütün tiyatrocu arkadaşlıklarımın şu sırada o tür bir dayanışmaya çok ihtiyacı var.

Ama festivalde iki tane dans var, bir tanesi Pina Bausch, onu söylemiyorum bile, o mutlaka görülmeli. Hofesh Shechter Topluluğu’nun ‘Çifte Cinayet’i mükemmel bir oyun gibi geliyor bana. ‘Büyük Patlama’ mükemmel gibi geliyor, yine ‘Büyük Zarifi Apartmanı’. Bütün o genç arkadaşlarımın yaptığı oyunların zaten hemen hemen hepsi doldu. Yer bulmak için ben de kıvranıyorum.

Türkiye'de ‘ne takip edilecekten’ de öte yeni gençlere nasıl destek verebiliriz ona bakacağız. Onların çıkması lazım, birtakım şeyleri bizden almaları lazım artık. Fakat onların da dediğim gibi anlatacak birtakım şeyleri olmalı ve onlar için mücadele etmeliler. Çünkü bazılarının anlatacağı bir şey yok. Sadece bir şey yapmış olmak için yapıyorlar. En büyük kuyu da orada. Yani sahneye çıkayım kendimi göstereyim. Ne söyleyeceksin burada? Sokaktan geçen bir insandan farklı olarak söyleyeceğin bir şey var mı? Orada bence daha iyi düşünmeleri gerekiyor.

FOTO GALERİ | İstanbul Tiyatro Festivali'nde mutlaka izlemeniz gereken 10 oyun

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ece Bağcı: Görüşmeye gidene kadar Nuri Bilge Ceylan filminde oynayacağımı bilmiyordum; kapı zilinde adını gördüm

"Kamera önü oyunculuk eğitimi alıyordum. O derslere katıldığım sırada bir film için deneme çekimi olduğunu söylediler. Hem Aylin hem de Sevim karakteri için deneme çekimi yaptık. Sevim karakteri oldu ve yönetmen görüşmesine gittik. Yönetmen görüşmesine gidene kadar Nuri Bilge Ceylan filmi olduğunu bilmiyordum. Nuri Bilge Ceylan olduğunu kapı zilinde gördüm"

Tiyatrocu Ceren Sarp: Anneannem Deniz Türkali, beni bir akraba olarak değil de tecrübeli bir oyuncu olarak eleştirir

“Denizella (Deniz Türkali) ile zaten her an konuşuyoruz, fikir paylaşıyoruz. Tecrübeler kıyaslanamayacak kadar farklı onun tecrübesine ulaşmamız mümkün değil ve tabii ayrıldığımız noktalar oluyor, sonuçta bir jenerasyon farkı var. Türkan'la (Türkan Şoray) da çok konuşuruz. Üç yaşımdan beridir o benim Türkan’ımdır ben ise onun Ceren’iyimdir. Her zaman destek verir, görüşlerini paylaşır, inşallah o da gelip izleyecek.”

Bir Peyk müzikali: “Hepimiz biraz Hamiyetleştik; çoğumuzun akıl sağlığı eskisi gibi değil, tedirginiz”

"Babamdan annemden tanıdığım darbe sonrası süreçten bu yana, yaşadığımız coğrafyada periyodik olarak ağır bedeller ödemeye devam ediyoruz. Aslına bakarsanız ben artık karar veremiyorum, Hamiyet hepimiziz belki de. Sadece kimimiz bunu daha iyi saklıyoruz, dışardan belli etmiyoruz. Hepimizin anlaşılmaya, özgürce fikirlerimizi ifade edebilmeye, karşılığında cezalandırılmamaya, damga yememeye, ötekileştirilmemeye, olduğumuz gibi olabilmeye ihtiyacı var. Hepsi bu. Akli dengemiz ince bir ipte yürüyor bir süredir hepimizin sanki"