20 Ekim 2019

Ünsal Oskay ve özgürleşmiş insana varacak yollar

“Ben çok bilgili bir insan değilim, çok iyi bir bilim adamı da değilim. Ama ne okumuşsak, neyin üzerinde düşünmüşsem, ne yazmışsam hep içimdeki bu insan olarak taşıdığım sancıdan ötürüdür.” - Ünsal Oskay

Geçtiğimiz günlerde muhafazakâr akademi cenahının bilinen isimlerinden bir profesör bir tweet attı. Twitter âleminde kitap ve okuma eylemi üzerine çokça konuşulması, paylaşım yapılması dikkatini çekmiş olacak ki, okuma listeleri yayımlamanın çok gereksiz olduğunu, kitap merkezli bilimin tarihinin geçtiğini, tema merkezli bilimin çok daha değerli bir konuma geldiğini söyledi. Yani artık insanlar, kendi kültürel gelişimleri için "genel" okumalar yapmak yerine, çalıştıkları alanla ilgili sınırlı okumalara yönelmeliydi. Faydalı olan buydu.

Parçanın bilgisi ya da işlevsel bilgilenme

Bu fikir dâhiyane bir buluş falan değil tabii ki. Uzun yıllardır alanını ve etkisini geliştiren bir eğilimin tweet olarak vücut bulmuş hali sadece. Üniversiteler ve üniversite tahayyülü üstündeki neoliberal tasallut ise bu eğilimi güçlendiren etkenlerin başında geliyor. Hasan Ünal Nalbantoğlu'nun deyişiyle, üniversitenin ve sektörün kısa erimli hedefleri açısından yararsız, "bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak" şeklinde karşılık bulabilen fikirlerin peşinde koşan dalgın Thales'lerin yerine güncelin ihtiyaçlarını iyi bir şekilde öngörüp ve ona uygun projeler üretebilen bir akademisyen tipinin el üstünde tutulduğu bir üniversite yaratmaya çalıştı neoliberal zihin. Bunda da bir hayli başarılı oldu. Bu akademisyen tipi için, üzerinde uğraştığı projeyi kotaracak düzeyde bir birikim, pratik zekâ ve kapsamlı network her şey için yeterliydi. Bundan fazlası, performansı olumsuz şekilde etkileyecek bir zaman kaybından başka bir anlama gelmiyordu.

"Neoliberal üniversite modeli, akademiyi (tabii ki iktidar lehine) siyasallaştıran bir cenahı tam olarak açıklamıyor" diye itirazda bulunursanız, haklısınız. Burada, tweetin ardındaki fikri neoliberal tasallutun sonuçlarıyla ortaklaştıran yere gelebiliriz, o da akademinin muhafazakâr kaygılarla işletilme çabası. Belli bir teolojik ve ideolojik doktrine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde bilimsel üretim yapma iddiası, sizden büyük bir birikime yüz çevirmenizi, yazdıklarınızın değerli olabilmesi için bu birikimden yararlanmanızın ya da bu birikimle hesaplaşmanızın zorunlu olduğu, hesaplaşamadığınız noktada belli bir tavır almanızın gerektiği gerçeğini unutmanızı istiyor doğal olarak. Üstelik bağlı olduğunuz politik hat, bir de siyasal iktidar konumundaysa, bütünün değil de parçanın bilgisi, hem kendi kariyeriniz, hem gelmesini arzu ettiğiniz neslin niteliği, hem de iktidarın gündelik söylemi açısından en yararlı hedef olarak karşınıza dikiliyor. Bu tablonun ürettiği insan, tabii ki, aydın veya entelektüel değil, Daryush Shayegan'ın tanımladığı şekliyle ideolog olabiliyor ancak. Shayegan ideologların ortak özelliklerini şöyle sıralıyor: "parçalı bilgilerinin kuruluğu, hınçlarındaki cırtlak duygusallık, özellikle de dünyayı temsil etme biçimlerindeki aşırı basitlik" (Yaralı Bilinç, çev. Haldun Bayrı, Metis, 2014).

Ünsal Oskay'ın mirası

Şimdiye kadar anlattığımız aşırı uzmanlaşma ve tema fetişinin karşısında ise, onuncu ölüm yıldönümünde saygıyla andığımız Ünsal Hoca geliyor. Mülkiye'den mezun olduktan sonra beş yılı aşkın bir süre gazetecilik yapan, ardından ABD'ye gidip iletişim eğitimi alan, iletişim bilimlerini Türkiye'de teşkil etmeye çalışırken antropolojinin klasik metinlerinden Eski Toplum'u (Morgan) çevirmeye için iki senesini veren, Benjamin'i, Adorno'yu bu topraklarda tanıtmak için uğraşırken, bir yandan da bilimkurgu üzerine kitap yazan, Orhan Pamuk'un ilk kitabının yayımlanması için özel olarak ilgilenen, bir yandan şiir yazarken, sosyal bilimlerin temel metinlerini Türkçeye kazandıran, bütün bunlara kafa patlatırken, popüler kültürü takip etmekten imtina etmeyen, hatta sözünü topluma eriştirmek için gazetelerde, televizyonlarda boy gösteren Ünsal Oskay...

2005 yılında Marmara İletişim'e lisans öğrencisi olarak girdiğimde, Ünsal Oskay çoktan emekli olmuştu. Bizim dönemimiz Hoca'yla hiç karşılaşamadı, ancak onun ağırlığını hep hissetti, onu okumaya, çevirilerini anlamaya çalıştı. Çıkardığı fanzinlerde ya da dergilerde (Spot) hep onun bıraktığı birikimden yararlanmaya çalıştı. Ünsal Hoca bizim için ilk olarak bir okuma listesiydi. En başında Moby Dick'in, Don Kişot'un, Diyalektik İmgelem'in, Aydınlanma'nın Diyalektiği'nin, Son Bakışta Aşk'ın olduğu, onun ölümünden sonra da genişlemeye devam eden bir okuma listesi.

"Bilgilenmek, insanın geliştirebileceği en yüce mutluluk biçimidir" diyordu Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım kitabında. Biraz daha ileride ise, yukarıda andığımız akademisyen tipinden söz açıyordu: "(...) sorumluluk almak istemeyen bu modern okur yazarlar, okuma yazma yeteneği ile kazanılabilen kültürlü insan olmaktan vazgeçip verili sistem için teknisyenler olmayı kabullenmiş gibidirler. Bu ise, okur yazarlıklarına karşın, eğitim görmüş insanlar olmaktan çok, çeşitli işler için talim görmüş insanlar olmakla yetinebildikleri anlamına gelmektedir. Eğitimli insandan (educated) okur yazar insan olmaya (literate), hatta sırf kendi işi için yetiştirilmiş, talimden geçirilmiş insan olmaya (trained) indirgenmeyi kabullenmişler anlamına gelmektedir".

Aydının evrensel olması gerektiğini savunuyor, Benjamin'i, Adorno'yu anlamanın ötesinde onlar gibi düşünebilmeyi, onlar açısından hissedebilmeyi başarmak gerektiğini söylüyordu. Aydın, kendi yereline de yerelin gündemine de kapanıp kalmamalıydı. Gündemle ilgili bir tartışma programındansa, binlerce sene önce Nil Nehri'nde tuttuğu balığa şiir yazan Mısırlıyı okumanın daha onurlu, daha hayata dair bir iletişim biçimi olduğunu ileri sürüyordu. Şu günler için bize ilk tavsiyesi, "şu şu alanlar üzerine çalışın"dan ziyade "kişisel bir kütüphane kurun" olurdu sanırım.

Hercai mizaç

Ünsal Hoca hem bir aydın, hem de bir akademisyen olarak, Bourdieu'nun kendi serüvenini anlatırken kullandığı şekliyle, "hercai" bir mizaca sahipti. İçerisinde insan olarak taşıdığı sancının peşinden giderken, öncelikli amacı kendi merakını gidermek, kendi sancısını dindirmek, kendi varlığını duygusal ve düşünsel açıdan geliştirmekti. Bu yolculukta, disiplinler arasına koyulan bariyerleri de, sistemlerin koyduğu alanlar arası hiyerarşiyi de pek önemsemiyordu. Bu açıdan, "Filozoflar, şairler ve yazarlarla birlikte Jacques Brel'i, Edith Piaf'ı ve Noir Desir'i anmamın sebebi, hiyerarşiye inanmamam. Bir rock şarkıcısı pekâlâ bir filozofla kıyaslanabilir, elbette tersi de geçerli. Aralarında bir hiyerarşi yok bence, çünkü düşüncelerin, duyguların ya da gözlemlerin ifade edilmesi arasında hiyerarşik bir fark görmüyorum" diyen John Berger'le düşünsel bir kardeşlik içerisindeydi belki de (John Berger, Yücel Göktürk, İstanbul'dan Gelen Telefon, çev. Yücel Göktürk, Metis, 2016).

Onun entelektüel gelişimi ve aydın olma inadı, günümüzün yaygın akademisyen imajının tersine bir maddi karşılık ya da akademi içinde yükselme beklentisinden azadeydi. Olsa olsa, Bourdieu'nun bahsettiği anlamda bir çıkardan bahsedilebilirdi: "Entelektüellerin kendilerine has ayırt edici niteliği, 'menfaat içermeyen' türde çıkarları olmasıdır, menfaatsizlikten ileri gelen bir çıkar (Sosyoloji Meseleleri, çev. Aslı Sümer vd., Heretik, 2016). Bunun da ötesinde, onun düşünsel yaşamında başta gelen kavram sorumluluktu. Kültür endüstrisinin yabancılaştırıcı atmosferinde eleştirel bir aydının sorumlulukları vardı: "[Aydının] eksik insana serbesti istemek yerine, insanı eksik insan olma durumundan kurtaracak olan özgürleşmiş insana varacak yolları açmaya yönelmesi gerekmektedir" (Roman ve Etik, İnkılap, 2014).

Akademinin ve medyanın halini uzun uzun anlatmaya lüzum yok. Belki de işler Ünsal Hoca'nın zamanından çok daha beter bir düzeyde. Üstelik sosyal medya gibi insan zihnini ve zamanını amansızca sömüren yeni olgular da peyda oldu bu süreçte. Ama, kendi adıma konuşacak olursam, Ünsal Hoca'nın bir buçuk saati aşkın bir zaman Cervantes okuduğu o sabahki mutluluğunu ve duygu yoğunluğunu anlattığı satırları dönüp dönüp okumak bana inanılmaz bir inanç veriyor. Düşünmeye, okumaya, biriktirmeye, biriktirdiklerini bir potada eritmeye, yazmaya ve diğer insanlarla belli duygularda bir araya gelmeye yönelik bir inanç. Bence Ünsal Oskay'ın bize bıraktığı en değerli miras bu. Bu mirası sönümlenmeye bırakmaya da pek niyetimiz yok. Uraz Aydın'ın dediği gibi, bu tatsız zamanlarda "zifiri karanlıkta yıldızların daha da parlak görünmesi gibi, Ünsal Hoca bir başka devirden ışıldayan, yol gösteren bir işaret fişeği görevi" görmeye devam ediyor hepimiz için…

Yazarın Diğer Yazıları

AKP'nin medya ile mücadelesinin kısa bir tarihi

Türkiye'nin medya düzeninde gazetecilik yapmak, "gazetecilik yapmak"tan daha zor gerekliliklerle yüklü. –mış gibi yapmamak bunların başında geliyor

Sosyal medya çağının günah keçisi: Tiktok

Muhafazakârlar, kendi uydurdukları yerli ve milli kültüre uymayan davranışlar gördüklerinden; solcular işçi sınıfının gündelik hayatını farklı hayal ettiklerinden; seküler orta sınıflar pek aşina olmadıkları yaşamların önlerine çıkmasından dehşete düşüyor ve suçu Tiktok'a atıyorlar

Sömürü 2.0: İçerik tedarik siteleri

Elde kalan özgürlük değil, sadece güvencesizlik ve bir spor ayakkabıyı 500 kelimeyle anlatmaya çalışmakla geçen sıkıntılı zamanlar oluyor