29 Eylül 2019

Sekülerleşmiş dünyada din ve ölüm

Ölüme tevekkülle yaklaşmanın karşılığını çok iyi görüyoruz bugünlerde. Depreme yönelik toplanan vergileri yandaşları zengin etmekte kullananların, "ölümle yüzleşin, ölüm bilincine sahip olun, dünyanın sekülerleşme rüzgarına kapılmayın" telkininden daha işe yarar bir şey var mı?

Mücadelesine hepimizin tanık olduğu Neslican Tay'ın hayatını kaybetmesinin ardından, zamanlama açısından hiç de hoş olmayan bir tartışma baş gösterdi. Bütün bu süreç boyunca genç kadının mücadelesinden daha çok giyim tarzıyla ilgilenen parazitlerin iğrenç yorumlarının ardından, Nevzat Tarhan daha derli toplu, daha "bilgece" bir yorumla, Neslican'ın vefatının ardından yazılanlara yönelik itiraz çerçevesini belirledi:

"#neslicantay kızımız çok çile çekti ama ümidini kaybetmedi, ölümle yüzleşebilseydi #ölümbilinci'ne sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgarına kapılmasaydı dinlerin #hayataanlamkatma ve #teselligücü'nden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi diye düşündüm."

Haliyle bu yorum ciddi bir tepkiyle karşılaştı. Her şeyden öte, bir üniversitenin rektörlük görevini yürüten bir tıp doktorunun bunları yazması gerçekten garipti. Ancak bu tepkilere karşı Akif Beki "Hocam, yoga gurusu sıfatı ve diliyle söyleyecektiniz aynı şeyi, şimdi ne deseniz boş, sağır önyargı sloganlarına çarptınız artık, söz geçirmez duvarlarla korunuyor onlar" diyerek Tarhan'a desteğini sundu

Birkaç gün sonra ise sosyolog Prof. Ergün Yıldırım, Yeni Şafak'taki köşesinden Tarhan'a destek sundu. Genç kadının "iddialı giyim tarzı"ndan bahsederek yazıya giriş yapan Yıldırım, Neslican'ın "yok olmaya doğru akan bedenini sosyal medyada ikame ederek kurtarmaya çalıştığını" söylüyordu. Ölümle kurduğumuz klasik Müslüman ilişkinin tahrip olduğunu, seküler kültürün ölümle savaşarak onu aşmaya çalıştığını da ekliyordu.

Sekülerleşen ölüm

Kadın cinayetleri, yöneticilerin yaptıkları yolsuzluklar, cinsel saldırılar, tarikat yurtlarında gerçekleşen çocuk istismarları, din adı altında yapılan dolandırıcılıklar, lüks ve şatafat içerisinde yaşayan dini bütünler gibi konularda sessizlik yemini edip, İslam ahlakını sadece bu tip olaylarda hatırlarına getiren iktidar aydınlarının açtığı tartışma birtakım doğruları barındırıyordu.

Tarihçi Philippe Aries'in Batı'da Ölümün Tarihi (çev. Işın Gürbüz, Everest Yayınları, 2015, ss. 93-95) isimli çalışmasında aktardığı gibi, insanların gerek kendi ölümleriyle, gerekse ötekinin ölümüyle olan ilişkileri tarih boyunca aynı olmadı. Orta Çağ'ın ilk yarısında ve ondan önce, insanlar yazgılarına boyun eğme ile mistik bir bilinç arasında, korku ve umutsuzluk içermeyen ölüm fikrine sahipti; yani ölümle(riyle) oldukça yakınlardı.

Orta Çağ'ın ikinci yarısından itibaren ise, insan kendi ölümüne dair daha kişisel ve daha içsel bir duygu içerisinde, yaşama daha yoğun bir şekilde bağlanmıştı. Ölümlü olmanın verdiği kaygı bu dönem ortaya çıktı, "bir var olma tutkusu ile bir yeterince var olmama endişesi" bu dönem iç içe geçti.

Aries'e göre, modernleşme ile birlikte artık ölümün süslü dekoru devrildi ve artık o adlandırılamaz bir hâle geldi. Artık insan ölümlü değilmiş gibi yaşıyor, en derinlerinde ölümlü olmadığını hissediyordu. Doğanın insan üzerindeki tahakkümünü tersine çevirmeye çalışan bilim ve teknoloji de insanın bu kudretini artırmak için elinden geleni yapıyordu.

Sekülerleşen din

Evet, sekülerleşme süreci, insanın ölüm ile ilişkisini değiştirdi. Ancak sekülerleşme, Neslican'ı eleştiren muhafazakâr kalemlerin anladığı anlamda bir kimlik, bir tercih meselesi değil. "Siz sekülerler, biz mütedeyyinler" şeklinde kimlikleri karşı karşıya koyuş, ancak seküler ve ideolojik bir söylemle mümkün olabiliyor.

Çünkü insanın ölümle ilişkisini değiştiren bu süreç, insanın kültürel tarihinin tamamını değiştiren, dönüştüren bir niteliğe sahip. Bunların başında da din geliyor. "Toplumlar dinden bütünüyle vazgeçtiklerinde değil, artık bilhassa onun tarafından uyarılmadıklarında sekülerleşir" diyor Terry Eagleton (Tanrı'nın Ölümü ve Kültür, çev. Selin Dingiloğlu, Yordam Yayınları, 2014) ve dinin güçten düşmeye başlamasıyla, çeşitli işlevlerinin onun varisi olmaya can atanlar arasında kıymetli bir miras gibi bölüştürüldüğünü söylüyor. Bu bölüşümün ardından ortaya çıkan sekülerleşmiş dini ise söz dağarcığının diğer bütün davalar, ideolojiler, yapılar tarafından kullanılabileceği, oldukça muğlak ve müphem bir söylemsel alan olarak tanımlıyor Fredric Jameson (Biricik Modernite, çev. Sami Oğuz, Epos Yay., 2004).

Aslında yukarıda belirttiğimiz, muhafazakâr yazarların İslam ahlakına seçici dönüşlerinin tam karşılığı, dini siyasi-ekonomik kazanımları olan seküler bir konumlanış olarak deneyimlemeleri. Gerek destekledikleri iktidarların, gerek yazdıkları gazetelerin, gerekse kendi kişisel hayatlarının dinin klasik-dogmatik çerçevesine sığmayan yönlerini görmezden gelip, dinin kendileri açısından işe yarar yönlerinden kendilerine bir Müslümanlık kurmalarına imkân tanıyan tam da dinin bu sekülerleşmiş yapısı.

Bu nedenle, amaçladıkları o olmasa bile, ölüm ile din arasında yararcı bir ilişki kuran yazılar kaleme alıyorlar. Bu nedenle, yogaya yönelik ilgiyi eleştirirken, Batılı birçok insanın Müslüman olmasından sevinç duyup, ikisinin arkasındaki itkinin aynı olduğunu göremiyorlar. Genç bir kadını "yok olmaya doğru akan bedenini sosyal medyada ikame ederek kurtarmaya çalışmakla" itham edip, siyasal İslamcı bir iktidar altında yok olmaya doğru akan İslamcı iddiaları, zararsız hedefler seçip, zararsız ahlaki düsturlarla düşman yaratarak ikame etmeye çalışıyorlar.

Ölüme tevekkülle yaklaşmanın karşılığını çok iyi görüyoruz bugünlerde. Depreme yönelik toplanan vergileri yandaşları zengin etmekte kullanan, milyonlarca insanın yaşamı söz konusuyken, bu konuda hiçbir şey yapamayan bir iktidar için, "ölümle yüzleşin, ölüm bilincine sahip olun, dünyanın sekülerleşme rüzgarına kapılmayın" telkininden daha işe yarar bir şey mi var?

Sözün özü, kimin kendi ölümüyle ne kadar barışabildiği, bunu nasıl başarabileceği, kendisini ilgilendiren bir mesele. Ancak, birilerinin "Tanrı'nın ölümü"yle çoktan barıştığı, dinin çeşitli işlevlerinin üzerine mirasyedi gibi konduğu ve bunları ne amaçla kullandığı çok açık.

Yazarın Diğer Yazıları

AKP'nin medya ile mücadelesinin kısa bir tarihi

Türkiye'nin medya düzeninde gazetecilik yapmak, "gazetecilik yapmak"tan daha zor gerekliliklerle yüklü. –mış gibi yapmamak bunların başında geliyor

Sosyal medya çağının günah keçisi: Tiktok

Muhafazakârlar, kendi uydurdukları yerli ve milli kültüre uymayan davranışlar gördüklerinden; solcular işçi sınıfının gündelik hayatını farklı hayal ettiklerinden; seküler orta sınıflar pek aşina olmadıkları yaşamların önlerine çıkmasından dehşete düşüyor ve suçu Tiktok'a atıyorlar

Ünsal Oskay ve özgürleşmiş insana varacak yollar

“Ben çok bilgili bir insan değilim, çok iyi bir bilim adamı da değilim. Ama ne okumuşsak, neyin üzerinde düşünmüşsem, ne yazmışsam hep içimdeki bu insan olarak taşıdığım sancıdan ötürüdür.” - Ünsal Oskay