14 Ekim 2010

Radikal Devrim Şeysi…

“Radikal Devrim” geliyormuş medyaya. Pazarı bekleyecekmişiz. Hem mazruf hem zarf değişecek, çizgi de, her ne demekse...

“Radikal Devrim” geliyormuş medyaya. Pazarı bekleyecekmişiz. Hem mazruf hem zarf değişecek, çizgi de, her ne demekse “liberal sol” değil, “özgürlükçü” olacakmış. Çizgi öyle olacakmış ama, yeni genel yayın yönetmeni Sn. Eyüp Can, bir kere daha altını çizdiği üzere, sol çizgide olmamayı tabii ki sürdürecekmiş. Boyutu da tabloid olacakmış. 
15 yıl öncenin aynı çizgideki merak uyandırıcı, “O Birrr Radikalll!” sloganlı reklamlarından da anımsadığımız üzere, ortalığın altını üstüne getirmeyi; haberciliği başaşağı, yandaşlığı da alaşağı etmek gibi çağrışımlar amaçlayan, tersten basılmış, “köşe yazarlığı değil, sokak yazarlığı” sloganlı tanıtım ilanları, çeşitli gazetelerde basılmaya başlamış. 
İşe bakın!...Ülkede, sanki altı üstüne gelmemiş bir tek olgu, başı ayağına geçmemiş bir tek gündem maddesi kalmamış gibi, şimdi en okunası gazetelerimizden biri de başaşağı olmuş. Bekleyip göreceğiz tabii.
Ne diyelim, hayırlı uğurlu olsun da, “radikal devrim”ler bizim ülkede pek bir zordur. Çünkü, birileri birilerinin hesabını bozar ise, ortada ne devrim kalır, ne de devrime konu müessese! 
Bakınız sahili güzel, havası, kumu, mevsimi güzel Antalya’mıza. Bakınız Prof. Dr. Mustafa Akaydın’a...
Akaydın, 1952 Çorum doğumlu. İlk öğrenimini TED Ankara Koleji'nde, lise öğrenimini de Ankara Fen Lisesi'nde tamamlamış. 1975 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olup, 1979 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden genel cerrahi uzmanlığını almış. 1980 yılında göreve başladığı Akdeniz Üniversitesi'nde 1992 yılında da profesör unvanını almış. Akaydın, Akdeniz Üniversitesi'nde 1996-2004 yılları arasında rektör yardımcılığı, 2004-2008 arasında da rektörlük görevini yürütmüş. 
Anımsanacağı gibi, Sn. Akaydın, listebaşı aday olmasına rağmen, yeniden ataması, Cumhurbaşkanı Gül tarafından yapılmamıştı. Bilim insanı Akaydın, sanırım bu noktada, bilime karışan siyasete, siyasetin içinde bir bilim insanı olmaya karar vererek yanıt vermek istemişti. Akaydın, 28 Mart 2009'da yapılan seçimlerde, “Yaparsa Hoca Yapar” sloganıyla CHP'den Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilmiş; beklenmedik oranda yüksek oy alarak, AKP’li Menderes Türel’den görevi devralmıştı. 
İşte Antalya’daki bu “radikal devrim”den sonra, Mustafa Hoca’nın başına gelmedik kalmadı. 
Altın Portakal Film Festivali’nin gündemimizde olduğu bugünlerden, daha birkaç hafta önce, Antalya’da düzenlenen Oktoberfest nedeniyle Akaydın’a atılmadık top, yapılmadık suçlama kalmamıştı. Sadece Bavyera’da değil, uluslararası ün kazanmış bir festival olarak dünyanın birçok kentinde de temsili organizasyonlarla kutlanan, Alman menşeili bira festivali Oktoberfest’i düzenleyerek; Antalya gibi, yılda en az 1.6 milyon Alman turistin geldiği bir kentte, “her şey dahil tatil” konseptleriyle otellerine yapışıp kalan Almanları kent merkezine indirmek, çok akıllı bir manevra sayılmalıdır. Ancak kazın ayağı öyle olmadı; bu organizasyona önayak olan Dr. Akaydın, az kaldı “minnak yavruların burnunu sıkmak suretiyle ağzından zorla içki boşaltan bir Dr. Frankenstein” olmakla suçlanacaktı! 
Ardından, bir festivalin yankıları bitmeden, diğerininki başladı. Günlerdir, filmografisine kişisel olarak bayıldığım, siyasi çizgisini ise, açıkçası çok da umursamadığım bir Sırp yönetmen olan Emir Kusturica’dan; uluslararası arenada yeni tanınmaya başlayan, Berlin’de kazandığı Altın Ayı ile koltuklarımızı kabartan, ancak son olayda bize “pöfff” dedirten Semih Kaplanoğlu’ndan; olayları ele alış ve tepkilerini gösteriş biçimini, daha önce farklı yazılarda da konu ettiğim üzere hiç mi hiç tutmadığım Ertuğrul Günay’dan; bu gündem maddesi konusunda birbirlerini boğazlamak noktasına gelmiş türlü çeşitli köşe yazarlarından söz ediyoruz. 
(Bu noktada, belirtmek isterim ki, “Bir yönetmenin, sanatsal duruşu ile insani duruşu bir bütündür” diye ter ter tepinen Kaplanoğlu’na katılmadığım için, beni Arizona Rüyası görmekle, Çingeneler Zamanı’nda kalmakla suçlayanlar da çıkacaktır. Ancak dün Elif Şafak’a, nobel aldığında Orhan Pamuk’a, yitip gitmeden önce Ahmet Kaya’ya, ve benzer onlarca sanatçıya ve üretimlerine duyduğum, siyasi görüşleriyle hiç ama hiç ilgisi olmayan saygı nasıl güçlüyse, Kusturica da, benim FİLMLERİNİ en sevdiğim yönetmenler arasında kalmaya devam edecektir). 
Biz bu konulardan söz ederken, Mustafa Akaydın, başka bir noktaya dikkatimizi çekiyor; “Hedef Kusturica değil, benim”. Hoca haksız değil. Öyle ki, bundan önce sayısız kereler farklı organizasyonlarla Türkiye’de ağırlanmış olan Emir Kusturica’nın, daha 3.5 ay önce, AKP’li belediye tarafından çağrıldığı Bursa Festivali kapsamında, davul zurnalar eşliğinde karşılanıp, grubuyla birlikte verdiği konser, Balkan müzikleriyle coşan binlerce kişi tarafından coşkuyla izlendiğinde, kimse Miloseviç yanlılığından dem vurmuyordu; şimdi ne oldu ki?!
Olan belli; dön başa... Radikal devinimler, her zaman birilerini delirtir. Asıl erdem, insanın, aynen Mustafa Hoca gibi, bir kuruma, ülkeye, zamana 10 beden büyük geldiğinde bile, delirenlerin karşısında özünü koruyabilmektir. Darısı, yeni Radikal’in başına... Özellikle bu aralar, Türkiye’de güzel şeylere her zamankinden de çok ihtiyacımız var! 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Haydi vur kendini şaraba, kedere ve aşka vur

Bugünlerde ölümün tekinsiz nefesi kulaklarımızda bir tokat gibi üst üste patlıyor

Kral Çıplak!

Bir varmış, bir yokmuş. Dört mevsimin birden yaşandığı cennet bir diyarda çelişki her şeyden çokmuş...

Seks Köleliği ve Grinin Ellibirinci Tonu

Türkiye medyasının en libidosuna kuvvet kalemlerinin “ay bayıldım!” çektiği...