19 Kasım 2019

Yıldız Hanım'ın ardından: Anılar, anekdotlar, pişmanlıklar

Sevgili Yıldız Hanım... Vakit ayırıp o oyunu yazamadım. Çok üzgünüm. Ama sizi tanımış olmanın onurunu hep taşıyacağım

Evet, yaşam kanununun gerekleri yine yerine geldi. Ve tam  91 yaşındaki görkemli bir sanatçı hayata veda etti. Son dönemde hızlanan büyük kültür kayıplarımıza önemli bir ek olarak…

Ve elbette üzüldük. Ama belki en çok yaşı onunkine yakın olanlar; onu yakından tanımış, sahnede izlemiş, elini sıkmış olanlar. Örneğin bendeniz…

Ve haberi ilk aldığım iki TV kanalına panik içinde, şoku tam atlamadan verdiğim acele yanıtların yanısıra, adam gibi bir yazıcıkla bu üzüntüyü somutlaştırmak istedim.

Hep yazmış ve anılarımda söz etmişimdir: Asla sinema kadar olmasa da tiyatro yine sevdiğim sanatlar arasında yer almıştır.

Ve Galatasaray Lisesi'ne geçip Beyoğlu’nu mesken tuttuğum andan itibaren, oradaki sinemalar kadar tiyatroların da müdavimi olmuşumdur. Önce Küçük Sahne (ki yakın zamanda haince kapatıldı), Ses Tiyatrosu (ki Ferhan Şensoy’un özverili çabası sayesinde hala ayakta duruyor), Muammer Karaca (yine kapalı, ama açılması umutları var)...

Sonra artık çoktan yok olanlar: Şehir Tiyatroları’nın Dram ve Komedi bölümleri; Arena, Devekuşu Kabare; bir aralar Elhamra; Şan Tiyato/müzikholü, Taksim sahnesi

Ve bunlardan Karaca, 60’ların başında yepyeni bir ekibe kucak açtı. Mesleğine başladığı Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılıp sevgili kardeşi Müşfik Kenter’le birlikte İstanbul’a gelen ve Kent Oyuncuları adıyla temsiller vermeye başlayan Yıldız Kenter.  

Daha ilk oyunları olan Çöl Faresi’yle seyirciyi mest etmişlerdi. Ve daha 20’li yaşlarındaki bizleri de... Ardından Salıncakta İki Kişi’de de o kadar iyiydiler ki, birkaç yıl sonra filme alınıp Shirley MacLaine ve Robert Mitchum’un oyunuyla karşımıza geldiğinde, bu aslında çok güzel Robert Wise filmine burun kıvırmıştık. Onlar bile bizim olan Kenter kardeşlerin düzeyini aşamamışlardı!

Ve sonra Dormen Tiyatrosu’na (şimdiki Ses Tiyatrosu) taşındılar ve orada, görece olarak popüler komedilerin yanısıra, örneğin İonesco’nun Ders ve Sandalyeler gibi deneysel oyunlar da sundular. İkisi de gerçek birer tiyatro canavarıydılar. Annelerinin Olga Cynthia adlı bir İngiliz olmasının bunda rolü olabilir. Rivayete göre diplomat babaları Naci bey eşiyle Hyde Park’ta ata binerken tanışmış: bir ‘ilk görüşte aşk’ olayı... Ama anlaşılan evlenip Ankara’ya yerleşmeleri Naci beyin kariyerinde yükselmesini engellemişti: bir yabancıyla evlilik durumu nedeniyle...

Yıldız Ankara’da büyümüş, çocuk yaşta Devlet Tiyatrosu’na girmiş, 11 yıl sonra hocası Muhsin Ertuğrul’un ayrılması üzerine bırakmıştı. İstanbul’da o dönemde filizlenen Yeşilçam onu farketmiş ve birçok filmde oynatmıştı: Vatan İçin’le başlayarak Ağaçlar Ayakta Ölür, İsyancılar, Pembe Kadın, Anneler ve Kızları, Fatma Bacı, Ablam, Kızım Ayşe

Giderek ilginçleşen bu filmlerde sonrakiler daha da ilgiye değer. Örneğin Halit Refiğ’in Hanım’ı. Ki yine rahmetli Eşref Kolçak’la oynadığı bu film Boğaz’ın hemen kıyısında, bir bölümü de bir küçük gemide geçer ve Yıldız’a harika bir kompozisyon fırsatı getirir. 1989 yılı Korsika adasındaki Bastia-Akdeniz Sinemaları şenliğinde bir en iyi oyuncu ödülüyle birlikte….

Ardından gelen Zeki Ökten filmi, yine son derece duygusal Güle Güle ve Handan İpekçi filmi Büyük Adam Küçük Aşk da ona perdede çok iyi fırsatlar sunar. Sonuncusu aslında erkek oyuncusu olan Şükran Güngör’e dayalıdır ve ona sinemadaki en büyük şansını getirmiştir. Güngör’ün Yıldız Kenter’in ikinci eşi olduğunu, birçok oyunda da birlikte oynadıklarını ve 2002 yılında vefat ettiğini hatırlatayım. Ayrıca Hanım ve Büyük Adam Küçük Aşk filmlerinin benim 100 Yılın 100 Türk Filmi kitabımda da yer aldığını ekleyeyim.

Onun sinemadaki en son çıkışıysa Mahsun Kırmızıgül’ün ilk filmi Beyaz Melek olmuştu. Kendi adıma çok sevdiğim, alabildiğine duyusal bir yapım. Ve perdede son kez Yıldız Kenter. 

Yeniden asıl alanı olan tiyatroya dönersek… Onun gibi dev bir  sanatçının kendi adını taşıyan bir salona kavuşmamaması düşünülemezdi. Nitekim 1968 yılında, özellikle has tiyatroseverleri arkasına alıp koltukları peşinen satarak bugünkü Kenter Tiyatrosu’nu yaptırdı. Harbiye’deki o çok güzel mekanı... Ve de burada kim bilir kaç kuşağa tiyatro şölenleri çekti. Hangi oyununu anayım?

Beni en çok etkileyenleri bulmaya çalışırsam… Bir Arthur Miller imzalı Bedel izlemiştim ki, işte tiyatro budur, bundan ötesi olamaz diye düşündüğümü ve günlerce etkisinden kurtulamadığımı bugün gibi hatırlıyorum. Bir Martı veya Vişne Bahçesi "Çehov nasıl sahnelenir?" sorusunun yanıtıydı sanki….

Nalınlar sayesinde merhum Necati Cumalı neredeyse kitaplarından daha çok popüler olmuştu. Ben Anadolu’da Güngör Dilmen’in Anadolu’nun tüm tarihini bir kadın aracılığıyla özetlediği mizansene, ancak o hayat verebilirdi: hem de tüm dünya sahnelerinde, Türkçe’nin yanısıra İngilizce de oynayarak...

Daha yakın yıllarda bir Nükte hatırlıyorum, sonradan Mike Nichols gibi bir yönetmenin yaptığı film bile yanında soluk kalırdı. Anna Karenina, Hep Aşk Vardı, Çözüm gibi oyunlarla mucizeler yaratmıştı.

Ve onun sayesinde, Shakespeare, Çehov, Brecht, Ionesco, Pinter, Albee, Tennessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi yabancı veya Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Recep Bilginer, Zeki Özturanlı, Hidayet Sayın, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarıyla sanki yeniden tanışıp kaynaşmıştık. Çoğunda o da 2012’de vefat eden kardeşi Müşfik Kenter’le oynamıştı. Ama aynı zamanda hem yıllar süren öğretmenliği, hem kadrosuna alarak fırsat verdiği gençlerle birçok sanatçıya yol açmış, kimilerinin bugün bulundukları yere gelmesine destek olmuştu. 

Yıldız Hanım 1981 yılında, daha genç sayılabilecek bir yaşta Devlet Sanatçısı seçilmiş, üç Altın Portakal almış, ulusal ve uluslararası ödüller kazanmıştı.1997 yılında İstanbul tiyatro festivalinin verdiği Onur Ödülü’nüyse ise Dame Diana Rigg’in elinden almıştı. O bir tiyatro anıtı, bu ülkenin yetiştirdiği en verimli, üretken, çalışkan, yetenekli ve sorumluluk sahibi kadınlardan biriydi.

Onunla kimi özel anılarımız da var. Yıllar, yıllar önce, bir TRT sohbet programına çağrılmış ve oradaki söyleşisi sırasında bir de şarkı söylemişti. 1950’lerin çok sevilen bir şarkısı olan “Little Things Mean A Lot- Küçük Şeyler Çok Anlam Taşır”. Öylesine beğenmiştim ki...

Uzun yıllar sonra SİYAD gecelerine başladığımızda, 2000’lerin başındaki ilk gecelerden birine onu çağırdım; bir mini-konser vermesi için... Lütfedip geldi ve bize unutulmaz dakikalar yaşattı. Elbette “Little Things...”i unutmaksızın... Ertesi gün de tüm basının dilindeydi. Benim için ne onur!

Basında ona yapılan bir hakareti ve buna verdiğim yanıtı ise artık polemiklere yer vereceğim bir anılar cildinde anlatmak istiyorum. 

Daha yakın bir zamanda, Yıldız’la İstanbul’da olan kültür bakanı Ertuğrul Günay’ı ziyarette buluştuk. Vakit sıkıntısı içindeki bakan ikimizi birden kabul etti. Ve ben böylece Yıldız Hanımın dertlerine kulak misafiri oldum. Yıldız Hanım'ın derdi ne olacak ki? Elbette tiyatrosuydu: Harbiye’deki ünlü salon... Geçen günlerden birinde orada Koca Bir Aşk Çığlığı adlı çok hoş oyunu izlerken, tiyatroya yeniden bakmıştım. Aslında küçük, ama ne kadar sevimli bir salondu bu... Şimdilerde başka guruplara da kiralanarak ayakta durmaya çalışan bir müze-bina.

Ve 80’ini aşmış Yıldız Hanım, bu tiyatroyu satıp savmayarak korumaya çabalıyordu. “Damı akıyor, onu bile onaramıyoruz” diyor, belki Devlet Tiyatrosu’nun bir yan sahnesi olabileceğini söylüyor, “salonu siz alın, biz oynayalım” önerisi getiriyordu. Ve o ünlü tiyatrolara devlet yardımını bile geçen yıl, söz verilmesine rağmen alamadıklarından yakınıyordu.

Ve ben, tiyatro efsanemiz Yıldız Hanım'ın kim bilir kaçıncı kez bir bakana benzer isteklerde bulunmasına tanık olurken, utandım. Başka ülkelerde olsa bir toplumsal anıt, bir canlı hazine olarak koruma altına alınacak o muhteşem kadının, hala tiyatrosunu ayakta tutmak için dil dökmesinden utandım. Tek tesellim, sanatı seven ve anlayan bir bakana konuşmasıydı. Belki o bakan bizleri bu utançtan kurtarırdı. Nitekim kurtardı da...

2008 yılında, Akadlar Kültür Merkezi’ndeki Yıldız Kenter’e saygı gecesine de gitmiştim. Beşiktaş Belediyesi'nin himayesinde sevgili Faruk Şüyun’un düzenlediği o gecelerden biriydi bu. Ve Yıldız Hanım'ın şanına yakışır bir düzeyde olmuştu. Hayır, kapılar-pencereler kırılmadı, tersine o küçük salon ancak dolar gibi oldu. Başlarda ekrana yansıyan Ben Anadolu’nun kötü bir video kopyasını izlerken, onun tüm önemli oyunlarının kayıtlarını içeren bantların, DVD’lerin varolmadığını bilmenin hüznünü de yaşadım. Niçin devlet ya da özel kuruluşlar böylesine büyük sanatçıların çabalarını kaydedip ölmezleştirmez? Niye hatırlayan değil unutan, kaydeden değil yokeden bir toplumuz biz?

Ama öte yandan, gece çok güzeldi. Haldun Dormen’den Zeliha Berksoy’a, Talat Sait Halman’dan Can Kıraç’a, Adalet Ağaoğlu’ndan Sevgi Sanlı’ya birçok kişi çok güzel konuşmalar yaptılar. Kenter’in tam 60 yıldır sahnede olduğu vurgulandı, en önemli rolleri hatırlatıldı. O, oyuncu, yönetmen, yazar, öğretmen olarak tam bir tiyatro insanıydı. Gerçi o artık yorulduğunu söylüyordu, ama bir Mevlana gösterisi sunduğu Pakistan’dan yeni gelmişti. Demek ki enerjisinde azalma yoktu!

Son bir anı daha… 2009 içinde Kenter Tiyatrosu'nda Victoria oyununda karşılaşmıştık. Kendisi oynamamıştı, ama tiyatroya dönüş yapan Defne Halman’ı yönetmişti. Kokteylde konuşurken birden bana dönüp “Yazacağınız oyunu bekliyorum!” demez mi? Sanırım kızardım. Unutmamıştı: Uzun zaman önce, ona kendisi için bir oyun yazmayı ne kadar istediğimi söylemiştim.

Sevgili Yıldız Hanım... Vakit ayırıp o oyunu yazamadım. Çok üzgünüm. Ama sizi tanımış olmanın onurunu hep taşıyacağım. Yakında görüşmek üzere…

Yazarın Diğer Yazıları

Sınırsız bir fanteziye böylesine teslimiyet hoş değil!

Şöyle düşünüyorum: bu masal-filmlerde bile asgari bir mantık, minimum inandırıcılık, bir gerçeğe-benzerlik duygusu olmalı

Sinemamızda yapılagemiş en kanlı gerilim

Filmin akan kanı kadar sürprizleri de bitmiyor. Özellikle ikinci yarıda. Öyle bir entrika düşünün ki kahramanlarından bazıları ancak finale doğru ortaya çıksın... Öylesine yoğun, öylesine girift...

Müthiş bir 'yasak aşk' öyküsü; bir dişil estetik zirvesi

Bence bu son derece kendine özgü bir film. Türünde bir zirve; dişil bir estetiğin görkemli zaferi