13 Mart 2020

Japon usülü şiddet ve Yakuza benzeri örgütler

Bilmiyorum, bu filmin lehine bir şey sayılabilir mi?

İLK AŞK      X  X

(Hatsukoi)

Yönetmen: Takashi Miike
Senaryo: Masa Nakamura
Görüntü: Nobuyasu Kita
Oyuncular: Masataka Kubota, Becky, Sakurako Konishi, Jun Murakami, Nao Ohmori, Bengal, Shota Somehani

Japon filmi.

Uzakdoğu, ve onun kendine özgü kültürü... Aslında kabaca Batı diye adlandırılan ve hayli egemen olan kültürden ne denli farklı. Ama elbette bu farklılığı ve değişikliği bizler için birer şölene dönüştüren dahi isimler çıkmadı mı? Sadece Japonya’dan adları Kurosawa, Mizoguchi, Ozu, İmamura, Kitano, Naruse, Oshima olan ustalar gelmedi mi?

Takashi Miike de bunlardan biri. 1960 doğumlu yönetmen bugüne dek film, kısa film, video filmi, TV filmi olarak 100’ü aşkın yapım yönetmiş ve kendi çapında büyük ün yapmış.

Ama diğerleri kadar değil. Örneğin kendi adıma hatırladığım filmi pek yok. Son Cannes’da gösterilmiş bu filmi izlerken, bunun nedenleri anlaşılıyor.

Çünkü Miike, Batı sinemasının temel kurallarını bilmiyor ya da uygulamıyor. Bize kendi toplumundan karakterler, Japonların yanı sıra işin içine Çinliler veya (yerde yatan bir kesik baş aracılığıyla da olsa) Filipinlilerin de karıştığı kişiler sunmasına itirazımız yok. Onları da tanımamız gerekiyor elbette!..

Ama ünlü Yakuza’nın yanı sıra Triad denen yasadışı örgütlerin de ortalıkta cirit attığı; polislerin de eklenmesiyle toplamı belki iki düzineye yaklaşan çekik gözlünün birbirine girdiği bu hengamede, antik Yunan’dan beri oluşmuş dram sanatının esamesi okunmuyor!

Böylece ikisi de özellikle babalarından çok çekmiş, hayatın en olmadık yerlere savurduğu iki gencecik insan, kurtuluşu boksta arayan Leo ve babasının borcunu ödemek için fahişeliğe itilmiş ve o çevrede de uyuşturucu esiri olmuş Monica, hikâyeye dokunaklı, hüzünlü bir başlangıç oluşturuyor.

Ama sonrasında işler öylesine karışıyor ki... Karakter yaratma denen çaba tümüyle yok sayılıyor. Mantık ögesi işlemiyor. Ve bu temelde erkekler dünyasındaki şiddet, ne klasik Amerikan gangster filmlerinin, ne Fransız usülü film-noir’ların, ne de diyelim bir Tarantino’nun türü yenileme çabalarının yanına bile yaklaşamıyor.

Yineleyelim: Japon kültürü elbette çok farklı, çok zengin bir kültür. Örnek vermek gerekirse sadece kavga-döğüşte bile: Jiu-Jitsu, Kung Fu, Taekwondo, Judo, Karate, Kick Boks... Daha neler neler... Hangi kültürde var? Ya da, şimdi biraz Koronavirüs'e kurban gittiyse de Çin mutfağının benzeri bulunabilir mi?

Filmin aslında birçok ilginç ögesi var. Örneğin kadın-erkek dengesi. Düzinelerce erkeğe karşın, sadece iki temel kadın kişiliği var, takma adlarıyla Monica ve Julie. Ama ikisi de öylesine sert çizgili, öylesine güçlü kişiler ki... Bu bile tek başına vurucu. Ama tümünün içinde yitip gidiyor. 

Filme damgasını vuran şiddete gelince... Bu başlıbaşına önemli. Sinemasında da bunu iyi kullanagelmiş olan bu kültürde, örneğin Manga’lar var: Yani Japon usulü çizgi-romanlar... Naifliği ve mantığa meydan okuyuşu içinde, acaba film bunlardan birine mi dayalı diye sorar oluyorsunuz. Nitekim tek bir sahne, bir aksiyon sahnesi bu teknikle çekilmiş.

Ve birden filme çok uygun bir atmosfer oluşuyor. Ve kimi seyircide bir özlem oluşuyor: Keşke tüm film bir canlandırma olarak çekilseydi diye... Bilmiyorum, bu filmin lehine bir şey sayılabilir mi?


Yarın: Mürit

Yazarın Diğer Yazıları

Bir sinema yazarının Koronavirüs günleri

Bu kitap neredeyse bitti. Hadi, şimdilik sizlere bir ön tüyo vereyim: 10 yılın 10 filmi

Muhterem Hanım: Muhteşem trajedilerin kadını

Talihsizlik onu son gününe dek izledi. Ölümü Koronavirüs faciasına denk geldi. Ve Muhterem hanımefendi, alelacele gömülüverdi. Gazetelerde yeterince duyurulamadan... Ve tüm Yeşilçam'ın, herkesin, hepimizin mutlaka katılacağı bir cenaze töreni düzenlenemeden...

Yaşadığımız şu tuhaf günlerden birkaç izlenim, birkaç gözlem

O özgürlük duygusu ve doğa sevgisi var ya... Başka şeylerin arasına sıkışmış. O da bize hükmediyor; eylemlerimizi etkiliyor