16 Eylül 2021

5 yıl sonra Tarık Akan’ı ve bugün Belmondo’yu anmak

Tarık Akan, hepimizin gençliğiydi; beyazperdedeki idealimiz; hayattaki kahra­manımızdı. Onu hiç unutmayacağız. 

Tarık Akan öleli beş yıl olmuş… İnanmak kolay değil. Çeşitli anmalar olacaktır. Ben size bir yandan onun için yazdığım eski bir yazımı sunmak istedim. Hem de anmalar arasında belki en önemlisi olacak birini, Büyükçekmece Belediyesi’nin girişimini... Bu akşam onu törenle anacaklar. Arada benim de üzerine konuştuğum bir belgesel gösterecekler.

Ama bizzat gidemiyorum, çünkü aşağıda sözünü edeceğim bir başka olaya katılmak zorundayım. Belediye başkanı sayın Dr. Hasan Akgün’e minnet duygularımı sunuyorum. Ve işte sözünü ettiğim o Tarık yazım:

Tarik Akan: Bir sinema idolünden siyasal bir savaşçıya geçiş

Tarık Akan olasılıkla sinemamıza gelmiş geçmiş en yakışıklı, en güzel yüzlü oyun­cuydu. Türkiye’de çok popüler bir sinema­nın oyuncularını Actor’s Studio tarzı bir oyunculuk okulunda değil (bunun en kü­çük bir örneği bile yoktu), yine çok-satan Yıldız, Artist, Ses gibi dergilerin kapak yarış­malarında bulduğu; genel eğilimin fizikle­riyle avantajlı, genç, güzel ve yakışıklı yüz­ler olduğu bir ortamda, yılın kapak yıldızı seçilmek şöhrete giden en kestirme yoldu.

1971 yılında sıra Tarık Tahsin Üregül’e gel­mişti. Kalabalık Bakırköy semtinden gelen, 22 yaşında, genç kızları tavlamak için tüm kozlara sahip bir delikanlı. Uzun boylu, ay­dınlık yüzlü, yeşil gözlü, dayanılmaz bir gü­lüşü olan bir Türk Alain Delon’u. Ki onun Faibles Femmes filmini birkaç yıl sonra Üç Sevgili adıyla çekecekti.

O yıl Ses Mecmuası’nın yarışmasında bi­rinci seçilip sinemaya atılınca, adını Tarık Akan yapmıştı. Ve Solan Bir Yaprak Gibi, hemen ardından, Türkan Şoray’la oynadığı Melek Mi, Şeytan Mı? filmlerini çevirmişti. Ama yapımcılar önce onu gösterime sok­muşlardı. Çünkü “ilk filmini Şoray’la çekme” olayının önemine inanılırdı.

Sonra melodramlar, komediler gibi tür film­leri geldi. Sinemamızın bir duraklama dö­neminin hemen öncesinde birden patlama yaptığı o yıllarda, jön-prömiye’miz film üs­tüne film çekiyor, daha 1972 yılında Suçlu filmiyle Antalya festivalinde en iyi erkek oyuncu seçiliyordu.

Tam 7 kez alacağı bu ödülün ilki...

Art arda Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit gibi starlarla çektiği filmler büyük ilgi görüyordu. Eğitimi yoktu, her şeyi ya­parken öğreniyordu. Dönemin tüm ünlü yıldızları gibi... 

Arzu Film kadrosuna girmek

Başarısı yapımcı-yönetmen, Arzu Film’in sahibi Ertem Eğilmez tarafından fark edili­yor ve o firmanın zengin kadrosu içinde ye­rini alıyordu. Özellikle de Sadık Şendil, Ergin Orbey, Umur Bugay gibi değerli kalemler tarafından yazılmış popüler güldürülerde… 

Ve de yine o dönemin ve o firmanın nere­deyse büyük yıldızlardan daha çok sevilen karakter oyuncuları tarafından çevrilmiş olarak... Böylece Adile Naşit, Münir Özkul, Feridun Çölgeçen, Hulusi Kentmen, Mual­la Sürer ya da dönemin komedi alanındaki büyük adları olan Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe’yle birlikte... Akan bu büyük adların arasında güzel ve masum gençliği temsil ediyor ve komediye romansı ve aşkı ekliyordu.

Özellikle de efsanevi Hababam Sınıfı seri­sinde... En mütevazı biçimde, sevilen yazar Rıfat Ilgaz’ın popüler romanlarının iddiasız uyarlamasıyla başlayan seride, o Damat Fe­rit idi. Bir erkek lisesinde, her türlü hayal­ci, şakacı, avare, tembel ve de oyun sever yeni-yetmenin dolaştığı o sınıf, sanki 70’ler Türkiye’sinin sorumsuz eğitim sisteminin, giderek toplumsal yapısının bir yansıma­sı haline geliyordu. Ve bu hâlâ izlenen ve zaman zaman yeniden çevrimi söz konusu olan filmler, tüm zamanların en çok izlenen filmleri arasında yer alıyordu.

Arada başka filmler de vardı; komedi, mü­zikal veya aşk öyküleri. Ve bunların uygun dozda karışımı... Sev Kardeşim, Tatlı Dillim, Üç Sevgili. Bir küçük başyapıt olan Canım Kardeşim... Oh Olsun, Boş Ver Arkadaş, Mavi Boncuk, Ah Nerede. Arada farklı ve önemli çabalar: Lütfi Akad’la Esir Hayat, Yücel Çak­maklı’yla Memleketim. Sonra o ilginç Safa Önal dramı Umut Dünyası. Yani ne­redeyse ideal bir kariyer. 

Siyasal bir bilincin doğuşu

Tarık Akan, 1977’deki sansürü protesto yürüyüşünde (Fotoğraf: Atilla Dorsay)

Sonrasında yaptığı Şerif Gören imzalı Baraj ve Nehir gibi, doğanın olağanüstü bir fon oluşturduğu filmler geldi. Ama o daha ne denli kocaman bir yüreği olduğunu göste­rememişti. Bu şansı ülkenin o gergin siyaset yıllarında, bir askeri müdahalenin yaklaştığı 70’lerin sonlarında bulacaktı. 1978’lerden başlayarak açıkça emeğe adanmış, Yılmaz Güney sinemasının izlerini takip eden, “devrimci” bir ruh taşıyan filmler, sinema­mızın hemen ilk siyasal film örnekleri. Ya­vuz Özkan’ın Maden ve Demiryol, Zeki Ök­ten’in Sürü, Şerif Gören’in Yol, Erden Kıral’ın Kanal, Atıf Yılmaz’ın Adak filmleri gibi.

Bu filmler onun gelecekteki sanatsal ve toplumsal kimliğini belirleyecekti; sola angaje bir ki­şilik, emeğe saygı duyan filmler. Bunun yanı sıra, her türlü solcu ve ilerici, eylem ve yürüyüşe katılmaya hazır bir Yeşilçam starı. Bunların arasında 1977 yılında birlik­te katıldığımız ünlü Sansürü Protesto yürüyüşü (İstan­bul-Ankara), 12 Eylül sonrasının Aydınlar Bildirisi ya da Yılmaz Güney’i İmralı’daki açık hapishanesinde ziyareti de vardı.

Akan mütevazı kökenlerinin onu ittiği yola girmişti, en doğal ve kaçınılmaz biçimde... Ve özellikle, Zeki Ökten ve Şerif Gören’in büyük emeklerine yaslansalar da Gü­ney’in damgasını taşıyan Sürü ve Yol’la tüm dünyada da tanınmaya başlayarak...

Güney’in hapisten kaçarak gittiği ve Yol’u da (belki bizzat) götürdüğü Fransa’da, 1982 Cannes Festivali’n­de son dakikada boy gösterip filmi sunması ve filmin (Costa-Gavras’ın Missing-Kayıp filmiyle ortaklaşa ola­rak) Altın Palmiye’yi kazanması. Ve Güney dışında hiç­bir sanatçımızın orada olup sahneye çıkamaması; ne yönetmen, ne de oyuncular... Bu Akan’ın hep üzüldüğü bir şey olarak kalacaktı. Ne yapalım ki tarih öyle geliş­mişti. 

80’ler ve sonrası

 

80’lerde Erler Film için gösterişli filmler yapan Halit Re­fiğ yapımlarında çalıştı: Beyaz Ölüm, Kayıp Kızlar, Alev AlevVe ilginç bir Zeki Ökten filmi: Pehlivan. Sonun­cusu benim de bulunduğum 1984 Berlin Festivali’nde ona bir özel ödül getiriyordu. Arada Şerif Gören veya Ali Özgentürk’ün de aralarında olduğu ilginç yönet­menlerle çalışıyordu: Derman, Bir Avuç Cennet, Halkalı Köle, Beyoğlu’nun Arka Yakası, Su Da Yanar, Çark, İkili Oyunlar gibi farklı projelerde... Orhan Oğuz’un Üçüncü Gözü gibi çok aykırı bir filmin yapımcılığını yüklendiği de oluyordu. O dönemden en çok 1990’da çektiği ve si­yasal sinema alanında aşılmaz bir zirve saydığım Yusuf Kurçenli filmi Karartma Geceleri sayılabilir.

Bir zamanlar yönetmen Yusuf Kurçenli, yönetmen Ziya Öztan, İdil Fırat ve Tarık Akan
(Fotoğraf: Atilla Dorsay)

 

Aynı tavır giderek azalan filmlerle 90’larda da sürdü: Berdel, Uzun İnce Bir Yol, Yolcu, Çözülmeler, Mektup, Hayal Kurma Oyunları. 2000’lerde yine çok az film: Ey­lül Fırtınası, Gülüm, Abdülhamid Düşerken, Vizontele Tuuba, Deli Deli Olma... Birbirinden farklı filmler, değişik bir şeyler arama çabaları.

1979-80’lerden itibaren yoğunlaşan biçimde Antal­ya’dan yağan ödüller. 7 kez Altın Portakal; bir de Yaşam Boyu Başarı ödülü. 

O hepimizin gençliğiydi...

 

Akan ayrıca yarım düzine kadar TV filmi/dizisi çekti, on kadar belgesele katıldı. Bunlar arasında Yılmaz Güney belgeselinden Anadolu arkeolojisine değişik çabalar var; yatırım yaptığı veya bazen bizzat yönettiği...

(Fotoğraf: Atilla Dorsay, 2004)

Ama en önemlisi bence sözlerine sadakati. Bir kez sos­yalist oldu, hep öyle kaldı. Bir kez devrimciliğe soyun­du, ona da bağlı kaldı. 12 Eylül’den sonra tutuklandı, aylarca hapiste yattı. Ve ondan bir kitap çıkardı: “Anne, Kafamda Bit Var”. (2002)

Özel hayatını hiç sergilemedi. Birlikte üç film çevir­dikleri Emel Sayın’la büyük aşkları ancak ölümünden sonra, Sayın’ın itirafları üzerine gündeme geldi. 1986’da Yasemin Erkut’la evlenip üç çocuk yapmışlar ama son­ra boşanmışlardı. Ve Tarık 1990’lardan itibaren Acun Günay’la yaşamaya başlamıştı. Ama tüm bunları kimse bilmedi, kimse yazmadı. Günümüzle kıyaslayabilir mi­siniz?

Tarık Akan ve Sibel Kekilli (Fotoğraf: Atilla Dorsay)

Buna karşılık, ona ihtiyaç duyulan her yere gider, her işe koşardı. FETÖ kumpaslarıyla sahte suçlardan yargı­lanan Türk ordusu subayları için Silivri mahkemeleri­ne, basına karşı açılan davalar için Çırağan’daki Adalet Sarayı’na... Ve de Gezi olaylarında ağaçları kurtarmaya çabalayanların yanı başına…

Tarık Akan işte tüm bunların toplamıydı. O hepimizin gençliğiydi; beyazperdedeki idealimiz; hayattaki kahra­manımızdı.

Bizim siyasal vicdanımız, ideolojik bağlılığımızdı. Onu hiç unutmayacağız. 

Belmondo’yu anıyoruz... 

Bugün ayrıca geçen günlerde yitirdiğimiz büyük Fransız oyuncusu Jean-Paul Belmondo’yu anıyoruz: Taksim’deki İnstitut Français- Fransız Kültür Merkezi’nde... İki filmi gösterilecek: Rio Macerası ve Çılgın Pierrot. Ben ikincisinden önce bir konuşma yapacağım. Fransız konsolosluğunun Türkçe de bilen kültür temsilcisi Ghislain Vidal-Giraud’nun önerisiyle ve iki dilde, Türkçe ve Fransızca olarak... Zaten o yüzden Büyükçekmece’ye gidemiyorum. Ne de olsa işin içinde önemli Türk-Fransız ilişkileri var!

Yazarın Diğer Yazıları

Marvel’in son ve büyük çılgınlığı

Bu filmin temel özelliği, öncekine kıyasla ve tüm o tarz filmlerin içinde eriştiği teknolojik düzey. Bu açıdan yönetmenliği devralan Andy Serkis’i, üç Oscarlı görüntü yönetmeni, Martin Scorsese’nin gözdesi Richard Richardson’u ve elbette tüm bir teknik ekibi kutlamak gerekiyor.

İkinci Dünya Savaşı'nın bilinmeyen kıyımları

İkinci Dünya Savaşı denince en çok Nazi suçları ve onların kurbanı olan Yahudi ırkı akla geliyor. Ama dünyanın başka yanlarında da büyük dramlar yaşanmış başka kıyımlar yapılmış.

Beyoğlu’nda sinema: Salonların bugünü ve geleceği

Şimdi Beyoğlu yine zor günler geçiriyor. Yakın tarihimizin birçok düğüm noktasında olduğu gibi...