07 Temmuz 2019

Neden aynı şeyleri izlemekten zevk alıyoruz?

Yazın dizisi de yemeği de giysisi de hafif olmalı. Sindirmesi zor, mideye oturan yemeği de diziyi de istemeyiz. Biz bize kolay geleni isteriz, zorlanmaya hiç tahammülümüz yok. Neden?..

Gündem ağırken, dizinin de filmin de hafifi tercih ediliyor. Oysa bu yaz Dark, Stranger Things, Killing Eve gibi dizilerin yeni sezonları geliyor, When They See Us, Years and Years gibi diziler ilk sezonlarıyla harika iş çıkarıyor.

Bu yazı biraz diziler biraz filmlerle ilgili. Daha çok da bize anlatmaktan yorulmadıkları hikayeleri neden hala izlediğimiz üzerine.

Sokak sıcak. Yürürken bunalıyorum. İşlerimi halledene kadar terden su olmuşum. Kuzenimin evi yakın. Oraya gidiyorum. Kahve ikramı garanti. Televizyonda bir Yeşilçam filmi açık. Filmde, Cüneyt Arkın ve Hülya Koçyiğit birbirilerine âşık ama Cüneyt Arkın, Hülya Koçyiğit’in en yakın arkadaşıyla evli. Tüm film Hülya Koçyiğit’in oynadığı karakterin “istemem yan cebime”leriyle geçiyor.

Küçüklüğümden gelen alışkanlık, Yeşilçam filmlerini severim. Ama yaş aldıkça tüm filmi seyretmek zor olmaya başladı. Bazen bir parçasını, başını, sevdiğim sahnesini izliyorum televizyonda denk geldiğimde.

Filmin arasında reklamlar var. Reklamların sonunda televizyonda yeni yayınlanmaya başlayacak olan yaz dizilerin fragmanları. Bir tatil kasabası, bolca yanlış anlama, havuza düşerek kendini “aptal” durumuna düşüren zengin oğlan… Yani aslında zengin kız-fakir oğlan, fakir kız-zengin oğlandan bir milim ileriye gitmeyen hikayeler dönüp duruyor.

Yerli dizilerin monomit yapısı bizi neden ekrana bağlıyor? Neden aynı şeyleri izlemekten zevk alıyoruz? Acaba gündemin aşırı hızlı değişimi, her gün en az 3-5 skandal haberi yutup içselleştirmek zorunda olmamız iş televizyona ya da sinemaya gelince dinginliği, sonunu bilmeyi, kestirilebilirliği sevmeyi gerektiriyor olabilir mi?

Sadece bu değil elbet ama bu da var. Metinleri birbirilerine bağlayarak okumak sadece Yeşilçam’a ve dizilere bağlı değil.

Bilmecemsi görsel imgeler

Hafızamızda aradığımız anılar, çoğu kez bize görsel simgeler halinde geri gelir. Gayri iradi hatırlamanın yüzergezer şekilleri bile, büyük ölçüde birbirinden kopuk, bilmecemsi görsel imgelerdir. Yeşilçam Türk Sinema filmlerini televizyonda tekrar tekrar izleyerek büyümüş olan nesil ve o günün melodramatik anlatılarını bugün televizyondaki kurgusal metinlerde yakalayan kişiler, kendilerini aslında hafızalarında geriye doğru bir simgeler dizisinin içinde bulurlar. Bu anlatı kalıpları hafızalarda yer etmiş olabilir mi? Ve aynı “Masumiyet” filminde televizyonda sık sık Yeşilçam Türk Filmleri’nin seyrediliyor olmasının masumiyete gönderme yapması gibi bu da hafızamızda birbirinden kopuk ama belli bir zamanı çağrıştıran tüm görsel imgeleri bütünler.

Walter Benjamin, eşya koleksiyonculuğu yapan kişiler hakkında yazmış ve hayatından mutlu olmayan insanların eski objeleri toplayarak kendilerine alternatif bir yaşam kurduklarını ve bu yolla adeta geçmişi çağırdıklarını söylemişti. Bu insanlar geçmişten topladıkları eşyaları bugünkü hayatlarına iliştirirler. Zihnimizde geçmişe dair bir izleği sürersek anıların bize bazen bir koku, bazen Proust’un madleni gibi bir tat ve çoğu zamansa görsel imgeler halinde gelmekte olduğunu görürüz. Bir şeyi gördüğünüzden yıllar sonra onu tekrar gördüğünüzde aslında onun zihninizde bıraktığı parçaları bütünlersiniz. Yerli dramaların Yeşilçam’ın “altın yılları”ndaki melodram filmlerini hatırlatmaları da bu yüzden… Yeşilçam Filmleri ile bugünün yerli dramalarının metinleri arasında bir bağ bulunuyor. Bu nedenle de yerli dramalar bugüne ait oldukları kadar geçmişe de aitler.

Bir “arketip” olarak Yeşilçam

Anlatı ve estetik birliğinin ötesinde bir kültürel deneyim olarak incelediğimizde de yerli dramalar ile Yeşilçam Filmleri arasındaki benzerlik ilgi çekici. Çünkü tam da böylece bir kez daha geçmişin izleri bugünkü hayatımızın içine ilişiverirler. Öyküsü, karakterleri ve seyir alışkanlığı ile kendi içlerinde bir metin akışı olan Yeşilçam Filmleri kendisinden 40-50 yıl kadar sonra gelen yerli dramalarla da aynı metin akışını paylaşıyorlar. Her bir filmin sanki bir ana filmin devamı niteliğinde oluşu ile yerli dramaların Yeşilçam Filmlerinin uzantısı olarak alımlanması arasında fark yoktur. Yeşilçam Filmleri’nden yerli drama metinlerine akışın nedenlerinden biri de melodram anlatılarının film ve televizyon dizisi izleyicileri için bir arketip oluşturmuş olması diye düşünüyorum. 

Çünkü popüler anlatılardaki süreklilik adeta zihinde bir tür koleksiyonculuk yapmaya benziyor.

Toplumların ürettiği değerlere, anlatının da kolayca eklenebilmesinin nedenlerinden birini Eco şöyle açıklamıştı. Bir metni kendinden önceki metinler ile arasında bir bağlantı kurmadan okumak olanaksızdır. Eco buna “metinlerarası diyalog” adını verir. Bir metnin daha önceki metinleri aksettirmesi olgusunu dikkate alacak olursak sinema filmlerinden televizyon dizilerine içerik, estetik ve deneyimsel anlamda nasıl bir akış yaşandığını kavramış olabiliriz.

Yenilik değil “yine”lik ister izleyici

Umberto Eco, aynı makalesinde kitle iletişim ürünlerinin haz veren ancak yenilik getirmeyen, tekrarlara dayalı yapısını ortaya koyar ve modern estetiğin kurallarını şöyle özetler: Yineleme, önceden belirlenen şemaya boyun eğme ve kalıntısallık. Ona göre bu tekrarlanan kurallar dizisi izleyicinin filmin ya da dizinin içine kolaylıkla girebilmesini olanaklı kılar. Bu durum Fatih Özgüven’in Yeşilçam filmleri için bahsettiği filmlerin içine gömülebilme haline denk düşer. Çünkü burada önemli olan seyredilende yeni ve keşfedilmemişi bulmak değil zaten bildiğimi ve tanıdığımız karakterleri izlemektir.

Bugünün endüstriyel toplumunda, sosyal değişimin hızı ve geleneğin çözülüşü, devamlılık halindeki yeni davranış standartlarının kurulması ile kalıntısal haldeki anlatılara ihtiyaç duyuyoruz. Artık anlatılar bu panoramada huzura hoşgörülü bir davetiye çıkarıyor, rahatlamaya olanak sağlıyorlar. Çünkü sosyal değişimler çok hızlı gerçekleşiyor ve insanlar hayatlarında bildik tanıdık öğelere ihtiyaç duyuyor ve onlara güvenmek istiyor.

Years and Years dizisini fırsatınız olursa izleyin. Teknolojinin hayatı kolaylaştırıcı yanları kadar hayatın her an gözetim altında olmasının, haber bombardımanının, insanın yapabileceklerinin Black Mirror’vari bir distopyada birleştiren bir aile draması. Black Mirror 5. Sezon’un yerine ilaç gibi geliyor ama asıl bu ürkütücü distopik dünya yitip giden şeylerin yerine sevgiyi, aileyi “sadece içine doğulan değil ama seçilen aileyi” koyuyor. Güçlü bağların, insanları teknolojiyle tümüyle bağladığınızda geriye tek kalanlar olduğunu söylüyor. Tüm o distopyanın içinde bildik, tanıdık bir aile görmek ne kadar iyi geliyor insana anlatamam.

Yerli dizilerin izleyicisi sayılmam. Ama dizilere bu monomit özellikleriyle baktığımda, insana aynı hikayeleri yeniden ve yeniden anlatmalarının belki de istemeden insanlarda oluşturduğu güveni tazelediğini görünce onları uzaktan seviyorum.

Yazarın Diğer Yazıları

“İstediğim tek şey var o da güzellik...”

Herkesin bir başkasına benzeyerek aynı standartta güzel olması çok çirkin bir şey değil mi? Farklılıklarımızla bir olacağımıza, birbirimize benzeyerek çoğalıyoruz

Akademide hal ve gidiş sıfır

Özel okulların çoğu aynı, zaten hocalar da üniversiteler arasında dolanıp duruyor. Çoğu, ders yükünden bunalmış, kendini geliştirmeyi bırakmış, entellektüel herhangi bir şeyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bırak üniversiteyi, hayattan bezmiş. Hazırladığı power point sunumları mezara götürecek olanlar var

Saygı duyuyorum ama!

"Toplum içinde saygının olabilmesi için farklı insanların beraberce ahenkle yaşayabilmesi, beraber iş üretebilmesi, eğlenebilmesi gerekir"