14 Temmuz 2019

Akademide hal ve gidiş sıfır

Özel okulların çoğu aynı, zaten hocalar da üniversiteler arasında dolanıp duruyor. Çoğu, ders yükünden bunalmış, kendini geliştirmeyi bırakmış, entellektüel herhangi bir şeyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bırak üniversiteyi, hayattan bezmiş. Hazırladığı power point sunumları mezara götürecek olanlar var

Tam içinde, kalbindeyim bu dünyanın… 15 yıl üniversitedeydim, üstelik durum git gide daha da vahim oluyor, görebiliyorum..

Tanıtım adına harcanan paralar, kütüphanelere yapılmayan yatırımlar, bolca seçmeli ders havuzu, yüksek ücretli sadece Türkçe sunum yapılabilen “uluslararası” konferanslar. Daha neler neler!.. Ya intihal?..

Bu yazı en çok müstakbel üniversite öğrencilerinin dikkatini çekebilir.

Şimdiye kadar gördüklerimi arkadaşlarıma bazı bazı anlattığımda kitap yapsana bunları diyorlardı. Geçme notu 100 üzerinden 14 olan üniversite var. 2 sene alan dersi görmeden ortak ders adı altında alanından ilgisiz dersleri alıyor öğrenciler. Artık herkes biliyor, farkında kokmuşluğun…

Öğrencilerin bazısı da farkında. Aklını başka yöne kullanıyor. 2 seneyi geçti, üniversiteye giden yolda, yokuşu inerken arkamda konuşan 3-4 (arkamda olduklarından göremedim) öğrenci konuşuyordu. Sınavları kötü geçmiş. Biri “rektöre şikâyet edelim hocayı” dedi. Ama diğerinin daha iyi bir fikri vardı. “Bu sınav Cuma gününe gelmedi mi? Sınavın sonu Cuma namazıyla çakışmadı mı? Bimer’e yazıp şikayet edelim.”

Sorun çok. Baksanıza üniversitede kişi başına düşen kitap sayısının bir elin parmaklarınn geçmediği üniversiteler var. Tanıtımlara harcanan paralar dağları aşıyor. Sonra en iyi ihtimalle hocaya nasıl yapsam da yazları maaş vermesem planları devreye giriyor haliyle.

Akademide konferanslara olan inancımı yıllar önce tazecik, dimağı körpe bir asistanken kaybetmiştim yazık… Konferanslarda kimi zaman bir gövde gösterisi gördüm, kimi zaman akademik turizm deneyimledim ama çoğu zaman birbirinden kötü sunumlar dinledim. Ünsal (Oskay) hocanın bir dersinde öğrendiğimin yüzde 1’ini öğrenemedim konferanslarda…

Güreş müsabakası gibi konferanslar

Bazı hocaların burnu çok havadaydı, bazıları ise onların küstahlığı ölçüsünde kiyafetsiz. Son dönemlerde işler hızla daha kötüye gitti. Yüksek katılım ücretli konferanslar, yurtdışında yapılan ama Türkçe sunulabilecek bildirilere açık -ki çeviri elbette yok- yurtdışından hiç bir akademisyenle temas etmeden kaçak güreşilen sunumlar. Asla beni kim dinliyor diye düşünmeden, bırakın bilime katkıyı ama en azından hafif de olsa zihin açıcı, merak uyandırıcı olmayan, ortak çalışma alanları yaratabilmeyi asla amaçlamayan onlarca konuşma. Puan, puan, puan toplama yarışı. Bir hocam, güreş müsabakası gibi derdi. Boşa harcanan zaman, üniversitelerin bu alana ayırdıkları onca para.

Katıldığım yüz konferansta aklımda kalan belki 5 konuşma, konuşmacı vardır. Madrid'te bir konferansa katılmıştım. Konferans son anda katılım çokluğundan dolayı şehirden uzak bir otele alınmıştı. Oysaki bir üniversitenin çatısı altında değilken ne ruhsuz oluyor bu konferanslar anlatamam. Yüksek katılım ücreti vardı ama ortada sunulan hiç hizmet yoktu. Su bile yok içmek isteyene. Ama dahası organizasyon sorumluları ortada yoktu. Bunlar kötü sayılıyor ya, asıl konuşmacıları dinleyenler yoktu!.. Kimse gelmesin diye duyurular sadece sunum yapacak kişilere yapılıyor sanırım. Kim, kime, niye sunum yapıyor? Kim dinliyor belli değildi. Sizden sonraki konuşmacının sizin zorunlu dinleyiciniz olduğu bir konferans düşünün!.. Böyle bir saçmalık olur mu derken organizasyondan açıklama geldi, yeni konferansımız eylül mü ekim mi bilmem, Viyana'da. A-aaa, ben bir daha utançlarından ağızlarına "k" harfini alamazlar derken, ikinciyi yapacaklardı işte.

Ben o konferansta öğrendim iç yüzünü ama sonrasında benzer onlarca konferans yapıldı hala yapılıyor. Üniversiteler konferansların katılım ücretlerini karşılamıyor ve çok seçici davranmaya çalışıyor bazen, yıl şartı koyuyor, basılı eser şartı koyuyor, buna ne kadar katılıyorum anlatamam. Gerçi “seçici” muğlak bir kelime oluveriyor bir anda. Uzun yıllardır yapılan, iyi bir organizasyon komitesi tarafından ortaya çıkarılacak kaliteli bir konferansı elbette desteklesinler ama ortalık sahte şeyhlerle dolu da olmamalı.

Akademide hal ve gidiş sıfır. Az sonra bir de tanıtım ayağını anlatacağım bu işin.

Ama önce aklıma çengel atmış bir anım var. Merkez Bankası Başkanı’nın intihal olduğu söylenen yüksek lisans tezinin haberlerini okurken, karşıma geçip göğsünü gere gere intihal yaptığını söyleyen öğrenciyi hatırlıyorum: “Ne yapacaktım, elbette birinden alacaktım, bu benim hakkım, istediğim kişiden alırım”.

Aday öğrencilere;

Üniversitelerde yıllardır tanıtım işleri yapmaktan uzman olmuştum. Sadece o da değil üniversitelerin içinde, eğrisini doğrusunu, akını karasını görüyorsun yıllar içinde. Eskiden olsa bölüm değil okul seçin arkadaşlar derdim. Okul ODTÜ ise evet okul seçin.  Ya da üç-beş yer daha belki. Özel okulların birçoğu birbirinin aynı, zaten hocalar da üniversiteler arasında dolanıp duruyor. Uzun yıllardır iyi hocalar kadar kötü hocalar da var derslerde, koridorlarda, konferanslarda. Hazırlıklı olun! Çoğu hoca ders yüklerinden bunalmış, kendini geliştirmeyi bırakmış, entellektüel herhangi bir şeyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bırak üniversiteyi, hayattan bezmiş. Hazırladığı power point sunumları mezara götürecek olanlar var.

Hatta ben kuram sevmem diyen kuramcıyla karşılaştım ben. Sevmemekle övünen ama aslında bilmeyen çok insan var, hocalar niye farklı olsun. Ölse elinden power pointlerini bırakmaz onlar zira onlar olmasa ne anlatacağını bilemez. Devlet üniversitesi hocaları bilmez, onlar hala kendilerini önemli sanıyor. Ama bolca rektöre şikayet edilen, kendisine kafa tutulan, sınıfta "hala ilgimi çekemedin" diyen öğrencileri tanır ve artık yerini bilir yeni vakıf üniversitelerin hocaları…

Öğrenciler de küstahlığı bireysellik sanır, aldanır. Dersler mümkün mertebe ortaktır. Uzun yıllar aynı hoca ve aynı kitapla idare etme ihtimalin yüksek, buna karşı dikkatli olmak gerekli. Sınavlar çoğunlukla test. 1500 kişiye aynı anda yazılı sınav yapma idealizmine düşen hoca varsa zaten o hayali de kısa sürüyor. Birçok hoca bildiğini anlatıyor ama maalesef ya az biliyor ya hiç bilmiyor. Nitelikli hocalar parmakla gösterilir halde. Onların derslerine severek, isteyerek girersiniz zorlansanız bile ve zorlanmak iyidir.

Ders programları çoğunlukla birçok bölümün ortak alacağı derslerle oluşturulduğundan üniversiteden mezun oluncaya kadar uzmanlık dersi görmezseniz şaşırmayın. Ya da seçiminizi önceden buna göre yapın.

Üniversiteye bel bağlamamak önemli

Yine eskiden olsa diyeceğim ama maalesef cümleye başka türlü başlamak zor. Eskiden olsa üniversiteye meslek sahibi olmak için giren arkadaşlara anlatmaya çalışırdım, burası meslek için değil, yanlışla doğruyu ayıracak ahlaki tutum geliştirebilmek, hayata nereden baktığını farkedebilmek, şu hayatta kapladığın iki ayakkabı içindeki yeri doldurabilmek, kendi hayatına ve başka hayatlara öğrendiklerinle dokunabilmek için diye… Ama pes ediyorum arkadaşlar, "tamam meslek sahibi olacaksınız üniversiteye girince" diyeceğimi sananlar yine yanılacak. Şimdi üniversitelerden sizleri zorlamasını beklemeyecek siz zorlayacaksınız kapıları, başka şans yok. Yoksa mesleğin m'sini bilmeden mezun olacaksınız, kesin eminim.

Peki ne önemli? Üniversiteye bel bağlamamak önemli. Mümkün olan en iyi tercihi yapmak önemli. Üniversitede okurken en az bir yabancı dili hatmetmek önemli. Nitelikli göreceğiniz hocalara yapışmak, kitap önerileri almak, bu kitapları okumak, kulüpler kurmak, yurtdışı üniversitelerin online derslerine yazılmak, staj için, dönemlik okumak için yurtdışına gitmek, yapılan projelerle yetinmeyerek araştırmak, gerekirse bölümünüzde bunları organize etmek için öncü olmak önemli.

Kim ne derse desin, çevremizi saran kültür ne kadar pespayeleşirse pespayeleşsin, iyi kitaplar okumuş olmanın, iyi yabancı dil bilmenin, çokça ülke görmüş olmanın ve hatta yaptığın işi layıkıyla yapmanın hiç eksisini görmedim bu hayatta. Hiçbir şeye faydası olmasa paşa gönlünüze olur faydası.

Ailenin parasını kötü kötü yerlerde çarçur etme!

Teknik konularda beceri sahibi olan hoca az, zira her bölümde en az 3 hoca olması gerekiyor ama bu hocalar doktoralı olmalı. Bu sebeple sektör deneyimi olan hoca oldukça az, olanların çoğu ya dış hayatta başarısız ya da okula çok az vaktini ayırıyor. İsmi kataloglarda yazan parlak hocaların dersinize uğramayabileceğini aklınızda tutun, ümidinizi buna bağlamayın. E, bölüme 3 hoca almış üniversite fazla hoca almak istemiyor, elindekilerle idare edesi var. Dolayısıyla istatistik dersi veren birinin ilgi alanı olmaksızın bilim tarihi ve hatta fotoğraf dersi vermesi bile mümkün, ders yükünü dolduramazsa.

Bu demek değil ki her şey kötü. Hâlâ bu işin olmayan hakkını vermeye çalışan hocalar yok değil. Ama dert tasa bu değil. Meslek seçimi önemli arkadaşlar, hangi mesleği yapacağınız hayatınızı belirliyor. Ama üniversite böyle bir seçim olmaktan çıkalı çok oldu. İyi üniversitelere, iyi bölümlere giren öğrenciler için biraz daha kolay elbette. Ama iş başa düşüyor, üniversiteye girdiğin ilk andan itibaren kendin için çalışmaya başlamak gerek. Yanlış anlaşılmasın. Rekabetçi ortam, yarışmacı etik değil konu. Mutlu, huzurlu bir hayat sürmek, kendine ve başkalarına faydalı olmak, dünyayı bulduğun halden daha iyi bir yere getirmek çabasında ve tatmininde olmak için. Yoksa hayatın nasıl geçeceği belli tekere çomak sokmazsanız. Aslında garantili bir hayat, kafanı bir an için bile kumdan çıkarmazsan…

Velhasıl bu seçim son değil, ama önemsiz sayılmaz. 4 yıllık emeğini, yıllarını yok yere heba edeceğine, ailenin parasını kötü kötü yerlerde çarçur edeceğine tabii ki seçimi doğru yapmak gerekir. Ama çok şey beklememeli, tek geçer akçe buymuş ve hayatın bu noktasında doğru seçim yapılmazsa hayat bitmiş gibi davranmamalı.

Umarım herkes istediği yerlere yerleşir ve ne diyelim, mutlu olur seçimleriyle. Kolay gelsin!

Yazarın Diğer Yazıları

Bir kapırtı, şapırtı ve şangırtı hikâyesi

Borges, "konuşmak bir şey söylemek değildir" diyordu. Hayatın hiçbir döneminde Borges'in söylediği bu kadar doğru olmamıştı

"Tüm bunların sebebi sıkıntı beyler!"

Klozette servis edilen çikolata, kaburga etten çıkan tek taş yüzük. Acaba Dostoyevski "Yeraltından Notlar"ı yazarken doğrudan bize mi sesleniyordu? Tüm bunların sebebi sıkıntı beyler!..

“Sadece aptal insanlar gürültüyü tolere edebilir!”

Sadece başkaları için değil, kendimiz için de sessizliği öğrenmeliyiz belki de. Çünkü ses ancak karşıtıyla anlam kazanıp bizi memnun edebilir, sessizlikle.