27 Ağustos 2019

İdlib Dersleri -II

Ankara, HTŞ’yi M4 ve M5 karayollarının denetimini bırakmaya ikna edebilmeli

Dünkü yazımızda Suriye Ordusu’nun Hama’nın kuzey kırsalındaki son taarruzunda Han Şeyhun ile civarındaki bölgeleri - Ankara’yı da gafil avlayarak- çok hızlı bir şekilde denetim altına almasında etkili olan faktörleri değerlendirmiştik. Bugün de, bu gelişmelerin İdlib Savaşı’nın bundan sonraki safhalarına yönelik olarak Ankara için ne anlama geldiğini irdelemeye, anlamaya çalışalım. Yani “İdlib’in kale kapısı” olarak anılan Han Şeyhun’un bu şekilde düşmesinden/kurtarılmasından alınacak dersler, bu bölgeye Fırat’ın doğusuna yönelik tasarrufları açısından da hayati önem atfeden Ankara için geleceğe dönük olarak neler söylüyor, bugün de bunları ele alalım. Mutlaka daha fazlası da vardır, ama benim ilk bakışta görebildiğim dört başlık altında:

TIKLAYIN - İdlib Dersleri -I

BİR) Ankara önceliği “zafer coğrafyaları” arayışına değil olası bir yeni mülteci dalgasını önleyici/hafifletici ve/veya karşılayıcı önlemler almaya vermelidir.

Han Şeyhun’un Suriye ordusunun eline geçtiği geçtiğimiz hafta bölgede meydana gelen tüm gelişmeler içinde Ankara için en büyük hayal kırıklığı, kendisine bu “olumsuz” gelişmeleri başka cephelerde elde edebileceği galibiyet(ler)le gölgeleyebilme imkânı verebilecek bir “zafer coğrafyası” elde edememesi oldu. Daha önceki haftalarda ayrıntılı olarak belirttiğim üzere, cihatçıların Suriye ordu birliklerine karşı Halep’teki yenilgisi TSK’nın Fırat Kalkanı Harekatındaki “El Bab Zaferi” ile, Doğu Guta’daki yenilgisi ise Zeytin Dalı Harekatı’ndaki “Afrin Zaferi” ile aynı tarihlere getirilerek gölgelenebilmişti. Ancak Ankara cihatçıların sıkıştığı İdlib bölgesinde geçtiğimiz hafta yaşanan gelişmelerin önüne geçirebileceği bir “zafer coğrafyası” vizesini ne Rusya’dan ne de ABD’den alabildi. Bir süre sonra da aranan gündem gölgeleme “imkânı” Diyarbakır, Mardin ve Van Belediye Başkanlarının görevlerinden alınıp yerlerine kayyım atanması ve bu uygulamayı takip eden gelişmelerde bulundu. Hükümet yanlısı basın yayın organları, “Teröre Destek Millete İhanettir” ve “Huzur ve Hizmet Gelecek” manşetleriyle kamuoyuna yansıttığı kayyım haberleriyle Suriye ordu birliklerinin TSK desteğindeki bazı grupların da aralarında olduğu cihatçı yapılar karşısında Han Şeyhun’da kazandığı zaferi gölgeleme olanağına kavuştu.

Böylelikle kayyım atama kararlarına atfettikleri “isabete” haber sayfalarında büyük yer ayıran ana akım medya TSK’nın Morek’teki gözlem istasyonunun Türkiye ile bağlantısının kesilerek kuşatılması haberini ya son derece küçük gördü ya da “rejim ateşle oynamasın” şeklindeki uyarılar ekseninde verdi… Ancak bütün bir Ortadoğu coğrafyasını iç politikanın icaplarının emrine amade kılmanın da bir sınırı var. İstenen milliyetçi dalga her defasında daha büyük bedellerle ve tadı kaçmış bir şekilde seferber edilebiliyor. Zira Ankara’nın Suriye topraklarında bir “zafer coğrafyası”nı bedelsiz edinmesine ne Amerika ne de Rusya’dan yeşil ışık yakılıyor artık. Han Şeyhun, İdlib Savaşı’nın “prelüd etabı” idi Daha bunun Ceyş üş Şugur’u var, Maaret el Numan’ı, M4 ile M5 karayollarının birleştiği Serakip’i var. Bu şehir ve kasabalar da bir zaman ve şekilde Suriye Arap Ordusu’nun eline geçecek. O safhalarda da Ankara bu gelişmeleri gölgeleyecek birer “zafer coğrafyası” edinemezse, benzer uygulamalara mı yönelecek? Ankara İdlib sahasındaki müttefikleri toprak kaybettikçe Türkiye’deki Kürtleri cezalandırma anlamına gelen türden uygulamaları ve kayyım atama pratiklerini bir kenara bırakmalı. Astana sürecindeki ortakları ile arasında yeni bir güven tesisine ihtiyaç duyduğu şu dönemeçte bu tip uygulamaların ne o ilişkileri kolaylaştırmaya katkısı var ne de iç barışa.

Bu sebeple, Ankara’nın, Rusya ve İran ile sürdürdüğü Astana sürecinde temel önceliğini İdlib’ten olası yeni mülteci akınının nasıl önlenebileceği, önlenememesi durumunda insani dramın nasıl engelleneceği ya da hafifletilebileceği gibi konulara vermesinin faydası daha fazla olabilir.

İKİ) Ankara, HTŞ’yi M4 ve M5 karayollarının denetimini bırakmaya ikna edebilmeli.  

Türk hükümeti Soçi Mutabakatı’nın gereklerini İdlib’te yerine getirmede kendisine umduğu desteği vermeyen HTŞ’yi Han Şeyhun yenilgisinden sonra kendi iradesine daha fazla tabi kılma şansına kavuşmuş olabilir. Dolayısıyla bu yoldaki girişim ve adımlarını yoğunlaştırmalı ve 16 Eylül'de Türkiye'de yapılacak 14'ncü Astana toplantısına kadar bu konuda sonuç almaya çalışmalıdır. Aksi bir tutumda ısrarın HTŞ için büyük kayıplar vermek anlamına geleceği gösterilebilir. Dünkü yazımda HTŞ’nin Han Şeyhun “yenilgisindeki” hata ve eksiklerini belirli bir perspektiften -eksik de olsa- aktarmaya çalıştım. Onlardan hareketle, HTŞ’nin Lazkiye ile Şam’ı Halep’le birleştiren M4 ile M5 karayollarından çekilmeye artık daha fazla zorlanabileceğini düşünüyorum. Malum, Rusya desteğindeki Suriye Ordusu’nun Hama’nın kuzey kırsalı ile İdlib bölgesindeki operasyonlarla öncelikli hedefi Suriye’nin atardamarı konumunda olan bu yolları yeniden hükümet kuvvetlerinin denetimine vermek. Ama geçmişte HTŞ buralardan çekilmeye ikna edilemedi.

Hatırlanacağı gibi, HTŞ lideri Ebu Muhammed El Culani Nisan 2013’te el Kaide’ye biat ederek Ebubekir el Bağdadi’den ayrılmış ve Nusra Cephesi’nin liderliğini yürütmüş bir isim. IŞİD’in sahada güç kaybettiği ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, Türkiye ve Batı’nın “ılımlı muhalif” grup arayışında olduğu 2016 yılının ortalarında Culani, “artık el Kaide’den ayrıldığı” iddiasıyla Şam’ın Fethi Cephesi’ni kurmuştu. Ancak bunun Katar merkezli bir proje olduğu iddiaları ayyuka çıkınca, gelişmeler Culani’nin istediği gibi gitmemiş ve arzulanan destek bulunamamıştı. Bunun üzerine Culani 2017’de bir kez daha örgütünün ismini değiştirdi ve Heyet Tahrir’üş Şam’ı kurdu. HTŞ’nin kuruluşu İdlib civarında yerleşik olup Türkiye ile de arası iyi olan bazı eski Özgür Suriye Ordusu bileşeni örgütlerde de çatlaklara yol açtı. “Dış güçleri” “Suriye Devrimi”nden uzak tutmak isteyenler bunu iyi yapamadığını düşündükleri örgütlerinden ayrılarak HTŞ saflarına katılmaya başladılar. Ve bu örgütün bölgedeki ağırlığı ve gücü arttı. Ankara’nın desteğini almış gruplarla çatışarak bölgede yüzde 40-50 civarında seyreden hakimiyet alanını yüzde 90’lara ulaştırdı. Öte yandan Ankara’nın Eylül 2018’deki Soçi mutabakatı ile üzerine aldığı sorumluluk uyarınca İdlib’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturması girişimlerine hiç destek olmadı.

Ancak şimdi durum farklı ve Ankara, İdlib HTŞ’nin üzerine bütünüyle devrilmeden önce bazı taleplerinin karşılanması karşılığında HTŞ’yi geri adım atmaya zorlayabilir.

ÜÇ) Han Şeyhun’dan sonra sırada muhtemelen Lazkiye’nin kuzeyi (Kıbani ve El Gab) olacağından Ankara buradaki gözlem istasyonlarının da kuşatılmasına imkân vermeyecek şekilde önlem almalıdır.

Rusya desteğindeki Suriye Ordusu bundan sonra Cisr eş Şugur şehrini de cihatçıların elinden alarak M4 karayolunun açılması önündeki bir engeli daha kaldırmak isteyebilir. Rusların Han Şeyhun’dan sonra Lazkiye’nin kuzeyine ağırlık verebileceklerini düşünmemdeki bir sebep de Hmeymim üssüne bu bölgeden yapılan saldırılardan çok rahatsız olmaları. Suriye Ordusunun bu nedenle Lazkiye’nin kuzeyine ağırlık vereceğini ve özellikle yüksek rakımlı Kabani ve El Ghaab’ı düşürerek stratejik bir avantaj yakalamak isteyeceğini ve bu şekilde Ceyş üş Şugur’u tehdit edecek bir konuma gelmeye çalışacağını tahmin ediyorum. Dolayısıyla Lazkiye’nin kuzeyinde önümüzdeki süreçte yaşanabilecek gelişmeler TSK’nın Morek’teki gözlem istasyonunun akıbetine benzer şekilde oradaki İştebrak gözlem istasyonunu da sıkıntılı bir durumla karşı karşıya bırakabilir. Dolayısıyla, bunun önlemini almada fayda var, diye düşünüyorum

Ankara’nın Suriye savaşında en rahat çalıştığı partner her şeye rağmen Rusya. Ve o Ruslar yaklaşan Astana zirvesinde yeni bir oyun kurmayı deneyerek, M5 hattında ilerlemeyi bir süreliğine durdurup Maaret ün Numan ve Serakib için Ankara’ya yeni bir şans ve zaman vermeyi isteyebilir. Ankara bu tip bir şansı kullanmaya yanaşmazsa Cisr eş Şugur’un güneybatısındaki İştebrak gözlem istasyonu tıpkı Morek üssü gibi “karizmayı çizdiren” türden bir operasyonla kuşatılabilir. Unutmayalım ki, İştebrak’ın Suriye hükümeti için Morek’ten farklı bir anlamı da var. Alevilerin çoğunlukta olduğu bu köyde Nusra Cephesi militanları Nisan 2015’te Alevi katliamı yapmış ve 200’ün üzerinde insanı öldürmüşlerdi. Dolayısıyla, 2018 yılı Mayıs ayından bu yana İştebrak’ta bir gözlem noktasına sahip olan Ankara için koşullar Morek’ten daha hassas da olabilir.

Herkesin az çok bildiği gibi, İdlib, Türkiye için iki açıdan önemliydi. YPG’nin Akdeniz’e erişimini önlemek ve hükümet kuvvetlerinin topyekûn saldırısı durumunda buradaki üç milyon civarında nüfusun Türkiye’ye sığınma ihtimali. “Zeytin Dalı” ile ilk risk TSK ve ÖSO unsurlarıyla bertaraf edilmiş görülüyor. Kontrolsüz bir göç dalgası ise hala ciddi bir tehdit. Rusya’nın bölgedeki temel önceliği M4 ve M5 karayolları olduğu için de, Türkiye ile Rusya bir yandan bu karayollarının Şam Yönetimi’nin denetimine geçmesi yönünde işbirliği yapabilir… Bir yandan da Suriye Ordusu’nun İdlib’in tamamını operasyon alanı haline getirmeden -bu bölgede Orta Asya kökenli yabancı savaşçı havuzu geniş olan  “Türkistan İslam Partisi” isimli cihatçı örgüte de belki fazlaca zayiat verdirmeden- Türkiye’yi yeni bir göç dalgası ile karşı karşıya bırakmamanın yolunu bulmak için çalışabilir…

DÖRT) Ankara’nın İdlib’de zamanı Moskova ile “kalibre” etmesi lazım.

Han Şeyhun’un cihatçıların elinden çıkıp Şam Yönetimi’ne geçmesi, Washington için belirli ölçülerde “tatsız” bir gelişme olsa da, Rusya ile Türkiye’nin arasının açıldığını görmeyi arzu eden ABD için bir yandan sevindirici bir potansiyel de taşıyor. Gerçi Ankara-Moskova hattında henüz net olarak tanımlanmış bir “ara açılması” söz konusu değil. Ama Washington bunun kuvvetli sinyallerini aldı ve not etti. Aslına bakılırsa, ABD yönetimi Fırat’ın doğusunda işleri birazdan ağır alır, Türkiye ile oluşturmayı tasarladığı “güvenli bölge” işini zamana yayabilirse, Ankara’nın Moskova ile Fırat’ın batısında giderek daha da gerilebileceğinin ve zamanla yaşanacak bir tükenişle de Suriye’de kendi politikalarına daha kolay angaje olabileceğini hesaplıyor.

Türk hükümetinin perspektifinden Washington ile ilişkiler halen çok önemli. Zira, Ankara’nın Suriye politikası, iki büyük güçle aynı anda iletişim kurmayı gerektiren hassas bir dengeye dayanıyor. Gerçi Ankara bu hassasiyetin ne kadar hakkını veriyor, ne ölçüde bir denge tutturuyor, bunlar soru işareti ve zaten sorun da burada. Ama arzusu, bu cambazlıkta “sağlam bir denge” bulmak. Türk hükümeti Suriye topraklarında her ne kadar Rusya’nın yaktığı “yeşil ışıklar” sayesinde manevra alanı bulabiliyorsa da, Şam Yönetimi ile sürdürdüğü dolaylı ve Suriye’nin istikrarsızlığının sürmesine hizmet eden kavgası sayesinde de ABD’nin ilgi ve desteğine mazhar olmayı sürdürebiliyor.

Nasıl, biraz daha açalım:

Şam hükümetinin Lazkiye ile Şam’ı Halep’e bağlayan karayollarını işler hale getirip ülkeyi istikrara çıkarabilecek hamleleri yap(a)maması, cihatçıları son kalesi olan İdlib’ten at(a)maması, Türkiye’nin de bu ülke topraklarındaki askeri varlığını devam ettirmesi, sanki Fırat’ın batısına yönelik özel herhangi bir hesabı, tasarrufu yokmuş gibi görünen Washington yönetimine, deyim yerindeyse, “göbek attırıyor”. Zira bu sayede Suriye Savaşı uzuyor, her şey zamana yayılıyor. Hem İsrail’in hem ABD’nin Suriye’deki Tahran nüfuzunu azaltıp İran destekli güçleri pasifize etmeye dönük olarak Rusya’ya uyguladıkları baskılar artıyor. Böylelikle de konu bir türlü Fırat’ın doğusuna, oradaki ABD varlığına gelmiyor! Daha Fırat’ın batısında istikrarı sağlayamamış ve “terörist” dediği unsurları ülkeden atamamış bir hükümetin Fırat’ın doğusuna işaret edip, işgalci bir güç olarak ABD’yi çekilmeye zorlaması ve uluslararası topluma dönerek “bakın tek işgalci güç olarak ABD birlikleri kaldı” demesi mümkün olamıyor.

Washington’un bu “başarısında” Ankara’nın katkısı az değil. Rusya ile işbirliği yapar gibi görünse de, Ankara yukarıda bahsettiğim o “ikili” yaklaşımı sayesinde dönüp Washington’a, “IŞİD bitti zaten, YPG’ye ihtiyacın kalmadı, gel benim güvenlik kaygılarım temelinde Fırat’ın doğusunda beraber çalışalım. Gördüğün gibi bak ben de Fırat’ın batısında Şam yönetimini istikrarsız tutma işini gayet güzel yapabiliyorum. Bunu benden daha iyi kimse yapamaz. Üs kılabileceğim 12 tane askeri istasyonum bile var,” diyebiliyor. Ve belki yarın da bu sayede, Trump’a “bak artık ben bu devriye işini sana gerek kalmadan tek başına da yapabilirim. Sen senin çocukları eve çağır!” demeyi umuyor.

Ancak dediğim gibi sorun, Suriye politikasını, iki büyük güçle aynı anda iletişim kurmayı gerektiren hassas bir dengeye dayandırmayı tercih eden Ankara’nın bu hassasiyetin ne ölçüde hakkını verdiği, bu dengeyi ne ölçüde başarıyla sürdürdüğü. Gelinen noktada konvoyu vurulmuş, gözlem istasyonlarından biri kuşatılmış olan Ankara bu potansiyel gücünden, elindeki “kozlardan” her geçen gün bir şeyler yitirdiği için, Ruslarla ilişkisi gerilecek olsa bile ABD’nin nezdinde daha “kıymetli,” güçlü bir aktör olamıyor.

Dolayısıyla, paradoksal gibi görünse de Ankara’nın Washington’un gözünde muteber kalabilmesinin yolu, Rusya ile ilişkilerini zayıflatmaktan geçmiyor. Ankara -Şam ile kavgasını güçlü bir biçimde sürdürdüğü kadar- Rusya ile koordineli ve sağlam ilişki tesis edebildiği ölçüde Washington nezdinde “kıymetli.” Ve galiba, böyle bir kıymete sahip olmanın da gereği olarak, Ankara’nın asli önceliği Fırat’ın doğusuna yönelik planları ise, İdlib’de zamanı ABD’nin aleyhine kullanma becerisini geliştirmesi, zamanın “kalibrasyonu” işini de Moskova ile birlikte yapıyor olması lazım.


twitter: @akdoganozkan

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

HTŞ: Bir ümmet projesi mi, bir devrim projesi mi?

İlerleyen günler ittifakların kolayca değişebildiği ve "dost" iken "hain" ilan edilmenin an meselesi olduğu Orta Doğu coğrafyasında bizleri şaşırtacak yeni gelişmelerin de önünü açabilir

Washington’dan El-Nusra’ya ‘cankurtaran simidi’

Fırat’ın doğusunu YPG/YPJ üzerinden denetim altında tutan ABD, batıdaki “eksikliğini” son haftalarda el-Nusra uzantısı HTŞ örgütü ile kapatma çabası içinde olduğuna dair bir izlenim veriyor

Ankara'nın El-Nusra planına Washington darbesi

Washington'un "sürprizi" sert olmuşa benzer; bakalım Ruslardan da yeni "sürprizler" çıkacak mı?