26 Ağustos 2019

İdlib dersleri -1

HTŞ nasıl oldu da İdlib’in güneyindeki toprakları bu kadar hızlı bir şekilde yitirdi; Ankara bu çatışmaların böyle bir kronolojiyle ve bu şekilde sonuçlanacağını neden öngöremedi?

İdlib’in “kale kapısı” olarak da tanımlanan Han Şeyhun kasabasının Suriye Ordu birliklerince cihatçıların elinden alınması, TSK’nın bir konvoyunun hava bombardımanı ile “oyun dışı” kalması ve akabinde Morek’teki TSK gözlem noktasının Suriye birliklerince “çevrelenmesi” Türk hükümetinin beklemediği bir anda “kalesinde gördüğü birer gol” şeklinde algılandı. Sürpriz olduğunu sanmıyorum, ancak Ankara’nın Suriye birliklerinin batıdan Han Şeyhun’a doğru ilerleme süratini öngöremediği kesindi. Neticede saydığımız tüm bu gelişmeler Ankara için en azından “karizma çizen” türden gelişmeler oldu. Özellikle TSK gözlem noktasının kuşatılması (ya da Türkiye ile bağlantısının koparılması) Ankara’nın sahada “küçük düşmesine” yol açtı.

Aslına bakılırsa, Hama’nın kuzey kırsalında olup bitenleri birkaç gün önceden zamanlamasıyla birlikte az çok öngörebilen bir güç, belki Han Şeyhun’un işgal güçlerinin elinden çıkıp Suriye hükümet kuvvetlerinin eline geçmesine engel olamayabilirdi. Ancak en azından kendisinin sahada küçük düşmesine izin vermeyecek şekilde önlemini alabilirdi. İdlib bölgesine yönelik taahhütleri belirli olan Ankara bunu yapamadı. Dolayısıyla, “neden Rusya bu duruma düşmemize engel olmadı” ya da “Ruslar bize yolumuzdan çekil mi demek istiyor” gibi cevabı zaten Soçi mutabakatında verili olan sorulardan önce ya da “Rus ayısıyla dans etmenin serencamı” gibi sonuçlara zıplamadan Türkiye’nin kendisine sorması gereken sorular, kendi içinde ve belki müttefiki olarak düşündüğü güçlerle birlikte yapması gereken sorgulamalar, alması gereken dersler var.

Dolayısıyla biz burada, biraz olanları anlayıp oturtmaya ve bahsettiğimiz sorgulamaya bir girizgah yapmaya girişelim. Şimdi, ilkin 1 hafta kadar önce bölgenin neredeyse yüzde 90’ına hakim konumdaki (eski El Kaide bağlantılı örgüt olan) Heyet Tahrir’üş Şam (HTŞ) nasıl oldu da İdlib’in güneyindeki toprakları bu kadar hızlı bir şekilde yitirdi, neleri tahmin edemedi, benzer şekilde Ankara bu çatışmaların böyle bir kronolojiyle ve bu şekilde sonuçlanacağını neden öngöremedi, onlarla ilgili değerlendirmemizi yapalım.

Sonra da Han Şeyhun ile civarındaki köy ve beldelerin Suriye Ordusu’nun eline geçmesinin Ankara için bundan sonrasında ne anlama geleceğine yönelik analizimizi yaparız. Evet, önce Suriye Ordusu nasıl oldu da son taarruzunda bu kadar hızlı bir biçimde ve Ankara ile HTŞ’nin öngörmesine imkan tanımadan Hama’nın kuzey kırsalını denetimi altına aldı, onu anlamaya çalışalım:

BİR) Bir kere şunu belirtelim, Han Şeyhun Muharebesi’nde Suriye Ordusu’nun taarruzuna karşı koyan güçler, başta Heyet Tahrir’üş Şam (HTŞ) olmak üzere onun ittifak yaptığı “Ceyş’ül İzze(t)” (İzzet Ordusu) ve Ankara’nın desteğindeki “Ulusal Kurtuluş Cephesi” olarak da anılan Vatanın Kurtuluşu Cephesi’nin (Cephe el Vataniye ül Tahrir) bazı alt bileşenleri idi. Bölgedeki hemen hemen bütün siyasi gözlemciler, Nisan ayı sonlarından bu yana bölgede Rus ve Suriye uçaklarının hava bombardımanları altında olan bu gruplardaki yorgunluk ve yıpranmanın son zamanlarda had safhaya çıktığına dikkat çekiyordu. Ayrıca “cihatçıların kalesi” olarak bilinen İdlib bölgesinde on binlerce cihatçı militan olduğu söylense de, bunların önemli bir bölümünün cephe savaşı deneyimi olmayan güçlerden müteşekkil olduğunu hatırlayalım. “Forum for Regional Thinking” adı verilen think-tank kuruluşunun araştırmacılarından Elizabeth Tsurkov’un sahadaki sorgulamalarından çıkan sonuçlara bakılırsa, saflarındaki yorgunluk ve yıpranmışlığı fark eden cihatçılar Suriye Ordusunun ilerleyişini durdurabilmek için Lazkiye’nin kuzeyinden deneyimli ve “taze” kuvvet savaşçılar gönderilmesini sağlayabildiler. Ancak bu “önlem” için galiba biraz fazla geç kalınmıştı. Dolayısıyla önce bunu teslim etmek gerekiyor!

İKİ) Benzer bir diğer gecikme de HTŞ lideri Ebu Muhammed El Culani nezdinde yaşandı. Culani, kendisiyle aynı safta savaşabilecek müttefiklerini cepheye davet etmekte galiba gecikti. HTŞ lideri bir dönem İdlib bölgesinde egemenlik mücadelesi verirken savaştığı TSK desteğindeki Vatanın Kurtuluşu Cephesi (Cephe el Vataniye ül Tahrir) içinde yer alan bazı unsurların Suriye Ordusu’nun en seçkin birliklerinden oluşan Kaplan Kuvvetleri’ne karşı kendisiyle birlikte savaşmak üzere cepheye intikaline ancak geçen hafta yeşil ışık yaktı. Bu da geç alınmış bir karar tarihe geçti. Şunu unutmayalım ki, Vatanın Kurtuluşu Cephesi’nin söz konusu bileşenleri her ne kadar TSK tarafından eğitime tabi tutulmuşlarsa da, yakın hava desteği olmaksızın Suriye Ordusunun en seçkin birliklerine karşı yürütülen bir savaşın sonucuna etki edebilecek bir güç değildi. Ayrıca HTŞ’nin bu güçlere de yeşil ışık yakmakta gecikmesi söz konusuydu. TSK’nın bölgedeki 12 gözlem noktasının kuruluşunda Ankara’ya bir sorun çıkarmayan Culani muhtemelen bir dış gücün (Türkiye’nin) projesi gibi görünmek istemiyordu. Hatırlanacağı gibi, Culani Nisan 2013’te el Kaide’ye biat ederek Ebubekir el Bağdadi’den ayrılan ve Nusra Cephesi’nin liderliğini yürüten bir isimdi. IŞİD’in sahada güç kaybettiği ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, Türkiye ve Batı’nın “ılımlı” grup arayışında olduğu 2016 yılının ortalarında “artık el Kaide’den ayrıldığı” iddiasıyla Şam’ın Fethi Cephesi’ni kurmuştu. Ancak siyasi çevrelerde bu örgütün Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad es Sani’nin projesi olduğu ileri sürülmeye başlayınca işler Culani’nin istediği gibi gitmedi. Bunun üzerine bir kez daha sisim değişti ve 2017’de Heyet Tahrir üş Şam kuruldu. HTŞ’nin kuruluşu İdlib civarında yerleşik olup Türkiye ile de arası iyi olan eski ÖSO bileşeni örgütlerin parçalanmasına yol açtı. Söz konusu örgütlerde “dış güçleri” “Suriye Devrimi”nden uzak tutmak isteyen militan ve liderler peşi sıra HTŞ saflarına dahil olmaya başladılar. Ve örgütün bölgedeki ağrılığı ve gücü arttı. Arkasına böyle bir geniş desteği alan HTŞ Ankara’nın Soçi mutabakatı ile Eylül 2018’de üzerine aldığı sorumluluk uyarınca İdlib’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturması girişimlerine destek olmadı. Hatta bu konuda Ankara’nın desteğini almış gruplarla çatışarak bölgede yüzde 40-50 civarında seyreden hakimiyet alanını yüzde 90’lara ulaştırdı.

ÜÇ) Ayrıca Nisan ayı sonundan bu yana yoğun bir bombardıman altında hayatta kalma mücadelesi veren ve 2 binin üzerindeki neferini de bu hava akınlarında yitirmiş, yorgun silahlı muhalifler, karşılarında artık Suriye genelindeki pek çok cihatçı cebini kapatmış ve bu nedenle sadece İdlib’e odaklanabilme avantajına sahip, deneyimli ve iyi teçhizatlı Suriye ordu birliklerinin rotasyonla bölgeye intikal ettirilen, “diri” kuvvetlerine karşı savaşmak zorunda kaldılar. Bu önemli bir fark yarattı. Ayrıca dikkat edilirse, Rusya desteğindeki Suriye birliklerinin özellikle gece muharebelerinde hayli etkin savaşabildiklerini gördük. Zira Tsurkov’un da altını çizdiği gibi, artık Suriye Ordusunun seçkin birliklerinden müteşekkil olan Kaplan Kuvvetleri’nin zırhlı araçları ve öncü piyadeleri Ruslar sayesinde gece görüş sistemleri ile savaşma avantajına da kavuşmuşlardı.

DÖRT) Bölgedeki uzmanların hatırlattığı hususlardan biri de, cihatçıların geleneksel olarak güdümlü tanksavar füzelerinin (ATGM) etkin kullanımına ve patlayıcı yüklü intihar araçları (SVBIED) ile yapılan saldırıların imha gücüne bel bağlayan bir pozisyonda savaşır olmalarıydı. Ancak bu tip saldırı silahları sahada artık eskisi gibi sonuç üretmiyordu. Zira, Suriye ordusu eskiden ricat etmelerine yol açacak bu tip saldırıların hemen ardından mukabele edebilecek bir konuma gelmiş durumdaydı artık. Ayrıca Suriye Hava Kuvvetleri düşman hedeflerine eskisi gibi gelişigüzel saldırılar gerçekleştirmiyordu. Daha hassas, nokta hedeflere yönelik, “cerrahi” bombardımanlar düzenleyebiliyorlardı.

BEŞ) Belki yukarıdakine bağlı olarak değerlendirilebilecek bir diğer faktör de, bünyesindeki eski, deneyimli subaylar barındıran ve özellikle hükümet kuvvetlerine karşı ABD’den aldığı etkin tanksavar TOW füzelerini kullanma maharetleriyle bilinen Ceyş’ül İzzet’in (İzzet Ordusu) kelimenin tam anlamıyla dağılması olmuştu. Suriye Savaşı’nın başlarında Suriye Arap ordusundan ayrılarak, 2012 yılında silahlı muhalefet saflarına geçen Binbaşı Cemil el Salih’in liderliğinde “Liva Şuheda Latamina” ismiyle kurulan, 2013 yılında Tecemmul İzze(t) (İzzet Topluluğu) adını alan, 2015 yılı sonunda ise ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen topçu, tankçı ve piyade birliklerinin de katılımıyla “Ceyş’ül İzze” (İzzet Ordusu) adıyla yeni bir oluşuma evrilen örgütün bir ara 3 bin 500 savaşçısı vardı. Daha ziyade Hama’nın kuzeybatısında etkin olan ve 25’in üzerinde zırhlı araca da sahip olan örgüt son 3 aydaki çatışmalarda çok ağır eleman ve teçhizat kaybı verdi. Kefr Nebüde, Kefr Zita ve Latamina gibi beldelerde son derece kuvvetli ve etkin olan grubun bu zayıflamış halinin hezimette payı büyük oldu. Zira Han Şeyhun Muharebesi’nde adeta dağılan Ceyş’ül İzze’nin son çatışmaların ardından sadece 500 savaşçısı ve 2 zırhlı aracı kaldığı söyleniyor. Hatta, Beyrut kaynaklı haberlerde, TSK desteğindeki Vatanın Kurtuluşu Cephesi’ndeki bileşenlerden birinin bünyesine dahil edilmemesi durumunda Ceyş’ül İzze’nin feshedilebileceği dahi ileri sürülüyor.

ALTI) Gelelim muharip kuvvetler açısından belki de en önemli faktörlerden biri olan stratejik tepenin kayda geçirilmesine.... Suriye Ordusunun kasabanın kuzeyine olduğu kadar Hama -İdlib arasındaki M5 karayoluna da hakim bir pozisyona sahip stratejik bir tepe olan Talat El Nimr’i son kuşatmanın hemen başında ele geçirmesi, Han Şeyhun’un bu kadar hızlı bir şekilde düşmesine sebep olan tüm faktörler içinde askeri açıdan en önemlilerden biri olarak gösteriliyor. Nitekim o tepe ele geçirildikten 1-2 gün içinde Han Şeyhun’a girildi.

Suriye Ordusu’nun Hama’nın kuzey kırsalındaki son taarruzunda Han Şeyhun ile civarındaki bölgeleri - Ankara’yı gafil avlayarak- çok hızlı denetim altına almasında etkili olan faktörler bu şekilde.

Tüm bu gelişmelerin İdlib Savaşı’nın muhtemelen Lazkiye’nin kuzeyinde ve Cisr eş Sugûr bölgesinde hızlanacağına tanık olacağımız bundan sonraki süreçlerine yönelik olarak Ankara için ne anlama geldiğini, yani İdlib’in kale kapısının bu şekilde düşmesinin bu bölgeye Fırat’ın doğusuna yönelik tasarrufları açsından da hayati önem atfeden Ankara için geleceğe dönük olarak ne dersler içerdiğini ise yazı dizimizin yarınki bölümünde ele alalım.

(Yarın: İDLİB DERSLERİ-2)

 

twitter: @akdoganozkan

Yazarın Diğer Yazıları

HTŞ: Bir ümmet projesi mi, bir devrim projesi mi?

İlerleyen günler ittifakların kolayca değişebildiği ve "dost" iken "hain" ilan edilmenin an meselesi olduğu Orta Doğu coğrafyasında bizleri şaşırtacak yeni gelişmelerin de önünü açabilir

Washington’dan El-Nusra’ya ‘cankurtaran simidi’

Fırat’ın doğusunu YPG/YPJ üzerinden denetim altında tutan ABD, batıdaki “eksikliğini” son haftalarda el-Nusra uzantısı HTŞ örgütü ile kapatma çabası içinde olduğuna dair bir izlenim veriyor

Ankara'nın El-Nusra planına Washington darbesi

Washington'un "sürprizi" sert olmuşa benzer; bakalım Ruslardan da yeni "sürprizler" çıkacak mı?