02 Mayıs 2021

Nomadland: Hassasiyet yolu

Bu yolculuk insanda derin bir etki bırakıyorsa, neden, gitmek zorunda olmanın ağırlığıdır. Dünyanın egemen politikasının güzergahını çizdiği yol, hâkim ideolojinin başlattığı yolculuk koca gezegende bir yer bulamayanların gitmek zorunda kalışıdır

Bir inceleme kitabından esinlenerek film çekmek, olmakta olanı kurgunun elinden geçirmektir. Sanat olgulara dokununca, olanların arasına insani duyarlılık sızar. Oscar ödülünün Chloe Zhao'nun Nomadland'ına gidişi, sahteliğin egemen olduğu dünyanın sahiciliğe özlemi olarak yorumlanabilir. Yaşamın hakkını teslim edişinin yarattığı etkinin, sinematografik olanaklar bağlamında yarattığı etkiyi aşması, filmin, kendine yalan söylemekte sınır tanımayan dünyanın, her şeyin bilincinde olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu, sanatın yaşama arkasını dönmediğinin, dönemeyeceğinin kanıtıdır. Değersiz olanın, sahici olmayanın peşinde koştuğunun bilincinde olmak, kendini onaylamamanın belirtisidir de olabilir. Ve kendini onaylamayan insanın kendini terk etmesi olasıdır. İşte, yaşama sevincini yitirmemek için bir neden!

Dekorları yıkmak

Mecburiyet bazen bilincin yarattığı korkuyu aşmaya yardım eder. Zorunluluk, insanı, bin-bir dereden neden getirerek askıya aldığı bir kararı devreye sokmaya zorlar. Fern'e (Frances McDormand), bu yaşına kadar yapamadığını yaptıran şey budur. Bunu, korkunun ecele faydasının olmamasına değil, yaşamın, bilişsel perspektiflerden daha zengin oluşuna yormak gerekir. Yola koyulmak, yaşamın seyrini kişisel beklentilerin dar sınırlarından kurtarmaktır. Bundan böyle varoluşun kapısı alışkanlık ve düzene kapalı, beklenemez olana açık olacaktır. Üstelik yol belirsiz, yolculuk plansızsa, yolcu, dünya ve insan olanaklarının bütünlüğüne kucak açmıştır. Yol, insanı, tasarlanmamış, planlanmamış, bilincin tezgahından geçmemiş deneyimlere götürür. Belirsizlik, varoluşun sınırlarını genişletme gücü taşır. Zira beklenti içinde olmak, amaç ve hedef belirlemek, toplumsal hesapların, ideolojik kalıpların, ahlaki yasakların çekim alanında olmaktır.

Gözden değil, gönülden ırak

Üstelik, düşünme yetisi de büyük bir güç kazanır. Seyyah, olanlara hesap sormaz, olanlardan yargıya ulaşır. Seyahat ile düşünmenin ortak noktası, ikisinde de ruhun hareket halinde olmasıdır. Varlığı temaşa etme edimi kesinlikle tahakküm mantığını dışlar. Bilmek, dünyanın seyrine; seyahat etmek ise şeylerin düzenine ayak uydurmaktır. Bir tür çocukluk deneyimi… Dünya, yaşken eğilip kurumaya teşne olanlar sayesinde değil, gerçek adına yol değiştirmeye her daim hazır olacak kadar esnek olanlar sayesinde döner.

Keşfederek yaşamak ya da yaşarken keşif halinde olmak, varoluşun bütünselliğini sezmektir. Bu, deneyimlenmiş olanlarla dünyaya bakmak değil, dünya içinde yol alırken deneyim halinde olmaktır; bu, dünyayı hâlihazırda bilinenlere hapsetmek değil, zaten çok az bilinen dünya olanaklarıyla zenginleşmeye hazır olmaktır. Yaşama sevinci, şeyleri kullanıp deneyim artıranların ruh halidir. Fern ve yoldakilerin ruh hali… Diğerleri, şeyler uğruna yaşamı harcamakla meşguller. Çingenenin neşesi yerleşik kodların esaretine direnmekten gelir. Şeylerin bolluğu içinde kaybolmayanlar, yani bolluk içindeyken seçim yapabilenler tercihin değerler nazarındaki gücünü kanıtlarlar. İnsana düşen şey, kötülük yapmamak için kötü ilan edilenlere yasak koyma acizliğine düşmekten kurtulup, kötülüğün krallığından dahi kötülükten kaçınma dirayetine ermenin erdemine kavuşmaktır. Kötülüğün uzak tutulması gereken yer göz değil, gönüldür.

Yaşamı güzel kılmak

Yolda olmak, hayaller diyarının kapısının ardına kadar açıldığı, sezgiyi yaratan nadir zamanların yakalandığı, ama aklın sesinin de kesilmediği bir serüvendir. Hayal gücü, sezgi ve aklın iş birliği yaptığı bir varoluş sürecinde hiçbir hesabın sesi duyulmaz. Bundandır ki amaçsız seyahat eden kişi, yol için yola çıkan kişi dış dünyayla birlikte kendini de keşfetme olanağı yakalar. Doğanın yüzeyine yayılmak, benliğin derinliklerine inmektir. Simgesel/toplumsal taleplerin, ahlaki tahakkümün, yapay ihtiyaçların yarattığı insana yabancılaşma, ruhun kendi başına kalışıyla aşılır. Birbirinden kopuk iki seyahatten çok, birinin diğeri aracılığıyla başladığı iç içe geçmiş ikili bir seyahat… Dış dünya ile iç dünya diyalektik bir yolla keşfedilir. Arayış, göçebelik ruhun doğasında vardır. İnsanların önüne arzuyu kurutan toplumsal talepler koymaktan vazgeçip, keşfetme arzusuna alan açan bir toplum inşa etmek; ideolojinin ve ahlakın zorbalığıyla insana sınır çizmekten vazgeçip, değer yaratıcı insani oluşun sınırlarını genişletmeye odaklanmak…

Belirsizliğe duyulan özlem, doğayla bütünleşmeye yönelik hesapsız arzu Kant'ın amaçsız amaçlılık fikrine atıf yapar. Yaşamak, yolda olmakta, deneyimlere açıklıkta, varlığı temaşa etmekte bir tür güzellik kategorisi gibi tezahür eder. Yaşam, amacı bizatihi kendisi olan şeydir. O, bir şeyin aracı değil, her şey onun aracıdır. Simgesel/toplumsal taleplerden ve şeylerin tahakkümünden yakasını kurtaran kişinin kendini yaşama bırakışı, yaşarken kendini tanımak, kendini tanırken yaşamaktır.

Aşkın izi ya da tinsel göçebelik

Fern bugüne kadar bir yerde kalmışsa, bu, aşkın, onun ruhunu hareket halinde tutmasıyla açıklanabilir. Fiziksel hareketsizlik, ruhun sükûnetine atıf yapmaz. Bir yere -sözgelimi Nevada'ya- yerleşmek bir insana bağlıysa, mesele yer değil, insandır. Platon'un, gerçeği, zaman ve mekân içinde olmayı askıya alan etkinin kalıcılığıyla tanımlamasının hikmetini en iyi aşk aydınlatır. Var olmak etkilemekse, Fern'in kocası hala vardır. Var olmak, bundan böyle Nevada'da olmak değil, aşk içinde olmaktır. Sevgilinin kaybı, aşkın kaybı anlamına gelmez. Üstelik, her şey şimdi daha gerçek bir hal alır; çünkü aşk yoksa, maşuk/maşuka da yoktur, oysa maşuk/maşuka olmasa da aşk yoluna devam eder. Zira aşk etkidir, izdir.

Duygu dünyasındaki değişim ve ilişkiler ağındaki farklılık, mekânı elden geçirir. Sevgilinin gidişi, sevenin ruhuna belirsiz uzaklara susamışlık olarak yansır. Âşık olmak yerinde duramamaktır zaten. Bedensel olarak bir arada olma deneyimini de içeren ilişki, saf tinsel bir deneyim haline gelir. Sevgiliyle birlikte bir evin içinde olma hali, sevgiliyi ve evi içine alma haline evrilir. Bu, taşınmak değil, içinde taşımaktır. Belirli bir yere duyulan nefretin de, belirli bir yere beslenen özlemin de belirtisi olmayan bu insani hale, tinsel göçebelik diyebiliriz. Telaşı ve acelesi olmayan, tüketmeye meyletmeyen kişi geride sayısız yer ve şey bıraktığı halde, arzu ve duyarlılığın sınırlarını genişletir.

Fern ve yolda karşılaştığı insanlar sayesinde bütün nesnelerin devamlı el değiştirdiği bir dünyada gerçek paylaşımın, insan oluşun paylaşımı olduğunu anlarız. Paylaşmak, insan hallerini birlik kılmaktır; paylaşmak arzu, yetenek ve beceriler aracılığıyla başkasının yaşamına dokunmaktır. Gerisi değiş tokuştur. Bundandır ki Fern'in ve yolda olanların gözü asla arkada kalmaz. Bu, önüne bakmaktan ziyade, perspektifi açık bırakmaktır.

Ve kovulmak

Bu yolculuk insanda derin bir etki bırakıyorsa, neden, gitmek zorunda olmanın ağırlığıdır. Dünyanın egemen politikasının güzergahını çizdiği yol, hâkim ideolojinin başlattığı yolculuk koca gezegende bir yer bulamayanların gitmek zorunda kalışıdır. Bu, yola koyulmak değil, kovulmaktır; bu, ruhu harekete geçirmek değil, bedeni fazlalık olarak görmektir. Turistin tüketmek üzere yola çıkışı ile yersiz-yurtsuzun ölmemek için kaçışı seyahat mantığının topyekûn ihlalidir. Dünyadan saklanmak ve canlılığını sürdürmek için çırpınmak ile dünyanın olanaklarına kucak açmak ve kendini keşfetmek için hareket halinde olmak arasında devasa bir fark vardır. Zorunluluk, bilişsel sınırları aşmamıza yardım ediyor olabilir, ama aynı zamanda bilince yön veren düşünce dünyasının darlığını da kanıtlar. Ve tercihin gücünden yardım alarak ruhun hareketine alan açmak, değerlerin gücünden yararlanmaktır. Sanatın, ama özellikle sinemanın, paraya bağımlılığın acımasızlığı ile çokluğun bağnazlığı karşısında değerlerin gücünü görünür kılması hala büyük bir şanstır. Yola çıkmak zorunda kalmak değil, yolda olmayı tercih etmek…

Yazarın Diğer Yazıları

Aşk (Her): Sinemanın gör dediği…

Sevenin, kalbinin bir köşesinde başkasına da küçük bir yer ayırması, sevilene kendi yerinin işgali olarak görünür. Bundandır ki, bütün toplumsal ahlaklar bol kepçe servis ettikleri sevginin kefaretini ötekine nefretle ödetirler. Her ahlak şu ya da bu şekilde sevgi buyurur, fakat hepsi de onay verdikleri insan tipine benzemeyi şart koşar

Yeraltı: Simgesel şiddet

Özgürlük arayışına çıkan kişinin gözünün arkada kalışına Muharremlik denir. Horace Walpole'un dediği gibi "bu dünya düşünenler için komedi, hissedenler için trajedi" ise, dünyayı anlayacak kadar düşünen, fakat ona ayak uyduramayacak kadar hisseden kişinin durumu trajikomik değil, vahimdir

İşe Yarar Bir Şey: Dünyaya bakmak, sinemayı tanımlamak

Filmin kendisinin bir çerçeve gibi iş görmesi ile film içinde çerçeveler kurmak güçlü bir bilişsel edim başlatır. İmgenin gücü katlandıkça katlanır