15 Kasım 2020

Dalgınlığın mecrası olarak sinema salonu

Alain Badiou sinema ile Platon’un mağara alegorisi arasında bir paralellik kurar. Mağaranın karanlığı, görme gücünü zedeleyince, göz gölgeyi gerçek ilan eder. Öyleyse dışarı çıkmak gerekir, mağaranın dışına… Evet, ama mesele tam da bu değil midir? Zaten mağaranın baş köşesinde bağdaş kurup oturan kişiyi dışarı çıkaracak güç nedir acaba? Platon’dan bu yana yapılan hazırlık meyvesini vermişe benzer. Sinema salonuna girmek, dünya denilen mağaradan çıkmaktır

Dalgınlık… Şu kadri bilinmeyen asil deneyim! Arkasında binlerce kanlı - canlı yaşantı barındıran bu derin deneyime ilişkin modern değer - yargılarımızın kökleri, insanlık tarihinin filizlendiği yerdedir. Dalgınlığın tarihinin özeti: Uyanıklığa methiyeler düzen bir uygarlık tarafından defteri dürülmüş bir yaşantı... Zaten bu yoğun içsel hale kara çalmanın kurnazlıktan destek görmeyen bir yolu yoktur. Dalgınlığın sızdığı bütün gözlere bir anlamsızlık etiketi yapıştırılır. Ürperti veren bir sıhhatsizlik, varlıktan tecrit eden bir kendinden geçmişlik, yaşamdan el - etek çektiren bir bezginlik, insan ahvaline kayıtsız kılan bencilliğin tüm belirtilerini taşıyan bir deneyim… Dopdolu bir hayat ile benlik arasına aşılmaz bir mesafe koyduğuna inanılan solgun bir deneyim… Gayriciddi, hafifmeşrep, kısır bir deneyim… Demek ki, dalgınlığa dair bilincin tarihi hatalar tarihidir.

Halbuki dalgınlık, kendinden geçme hali değil, kendiyle yoğunlaşmadır. Yorgunluk alameti değil, canlılık belirtisidir. Ancak her daim sabah güneşi gibi taze ve canlı kalabilen bir zihin dalabilir. Tarihsel inançlardan sıyrılmak gerek dalan gözlere bakabilmek için. Sıradan nesnelerin baştan çıkarıcı cazibesine kayıtsız kalmanın değerini, hiçbir ahlaki şart koşmadan dalan gözlere bakanlar görür. Nesneler ve şeylerin her haline aşina olmayı zorunlu kılan inanç tarafından yoldan çıkarılmış gözler, dört açılmış olmalarına rağmen, sadece alışkanlıkları görür. Ve tin haddinden fazla fakirleşir. Oysa hayal gücü dolu olduğu zamanlarda nesneler ve şeyler görünmez olur. Madde geriler, küçülür, erir, nihayet kaybolur. Gözler görüntüsüzlükten sersemleşir. Oluşun devri kapanır, idenin üstündeki sis dağılır. Ve berrak bir tin görüntüye bütün bütüne hâkim olur. Nesneler ve şeylerin ötesi görünür, duygular durgunluğa teslim olur.

Biraz dalan herkes şunu iyi bilir: Düşünmeyle görme denilen şey gerçekten vardır. Gözler nesneleri es geçiyorsa, nedeni, zihnin görünmez bağlantılara yaklaşmasıdır. Fakat yanlış anlaşılmasın! Zihin sınırlarını ihlal etmiş değildir, nesneleri görüntüsüzlüğe itmiştir. Her şeye kulak kabartmak, kalbin atışlarına uzak düşmektir. Ruh etraftaki kalabalığı dağıtmak için duyuların gücünü askıya alır. Sahte bir dünyanın tam ortasında, cafcaflı nesnelere tav olmamak gibi dingin bir meziyet, ancak dalgınlık sayesinde edinilebilir. Tutkulu bir hâl, ama tüketmeye yönelik değil… Tutkulu bir hâl, fakat sükûnet içinde…

Evet, ama bundan olmadık sonuçlar çıkarmak başımıza onulmaz dertler açar. İlle de insanlara uzak düşme çabası değil, sadece kendiyle olma arzusu... Dalgınlığın insanlar arasına fiziksel mesafe koyup, tinsel mesafeyi erittiği anlaşılmadan, ruhun bu nadide mabedinin hakkı teslim edilemez. Ancak önce gözlerini kapatan, sonra dünyayı avuçları içine alıp seyreden kişi kendini anlama süreci başlatabilir.

Seyir sanatı olarak sinemayı yumuşak kılan, kapalı kapıları açma ısrarını bir eşkıyalık teşebbüsüne dönüşmekten alıkoyan şey, buna benzer bir hâl yaratmasıdır. Sinema, geçici, fakat hızlı ve yoğun bir dalgınlık hâli yaratır. Zira film seyretmek, dalmaktır. Ve dalmak, dogmatik uyanıklığın elinden kurtulmaktır. Böylece, nesnelerin ve ihtirasların dünyasına arkamızı dönüp içsel olanı temaşa ederiz. Haliyle sinema salonunda açılan perde, aslında dünyaya çekilmektedir. Seyir deneyimi, dünya içindeki deneyimlerimizi askıya alır. Bundandır ki Alain Badiou sinema ile Platon’un mağara alegorisi arasında bir paralellik kurar. Mağaranın karanlığı, görme gücünü zedeleyince, göz gölgeyi gerçek ilan eder. Öyleyse dışarı çıkmak gerekir, mağaranın dışına… Evet, ama mesele tam da bu değil midir? Zaten mağaranın baş köşesinde bağdaş kurup oturan kişiyi dışarı çıkaracak güç nedir acaba? Platon’dan bu yana yapılan hazırlık meyvesini vermişe benzer. Sinema salonuna girmek, dünya denilen mağaradan çıkmaktır.

Dünyadaki hava açıktır, ama ortada gerçeğin üstündeki örtüyü kaldıracak bir aydınlık yoktur. Yoksa bunca eziyete mutluluk demeye cesaret eder miydik? Gerçeği görmediğimizi anlamanın yolu, onu gördüğümüz sanısının egemenliğindeki mecranın dışına çıkmaktan geçer. Salon karardığında, perdeye düşen ışık, düşünmenin yolunu açar. Kararan ortam sayesinde aydınlıkta olmadığımızı görürüz. Haliyle biçimsel benzerliğe rağmen, sinema salonu mağarayı değil, mağaranın dışını temsil eder. Asıl mağara dünyanın kendisidir; toplumsal ahlakın ve egemen ideolojinin inşa ettiği kapkaranlık bir mağara… Salonda fiziksel alan daralınca düşünmeye hareket alanı açılır. Şimdi artık ahlak ve ideolojinin topraklarında kendini kaybeden insan, kendini bulma imkânı yakalar.

İnsan, "bilincinde" olduğu şey olmayandır; insan, "bilinç" yoluyla peşinde koştuğu şeyden kopmak zorunda olandır. Sinemanın devreye soktuğu geçici dalgınlık, hayal gücü aracılığıyla mağaradan çıkma çabasıdır. Filmlerdeki dehşet, yönetmenin yarattığı değil, gösterdiği dehşettir. Dünyanın asıl hâli ile anlatılan hâli arasındaki gerilim... Öyleyse sinema yapmak, yarattığı çirkinliği güzel sanan insanın gözüne inen perdeyi kaldırmaktır. Bundan böyle insan, dünya içindeki hâlini seyredecektir. Ortada hiçbir zorlama yoktur. Her şey tamamen nezaket kuralları dahilinde olup bitmektedir. Olmakta olan gösterilmektedir, seyirciye bir teori ezberletilmemektedir. Sanatçı gücünü, olanların kabalığına rağmen, sanatı kabalaştırmamaktan alır. Kant’ın sanat yaklaşımından beslenerek ifade edersek, sanatsal dehanın işi sanata kurallar dayatmak değil, estetik kurallar icat etmektir.

Bundandır ki hünerli yönetmen, görüntüye fikir dayatmaz, tam aksine görüntü aracılığıyla düşünme gücüne alan açar. İyi yönetmen, kamerayı kullanmaz, keşfeder. Seyretmek, cismin görüntüsünü gerçek ilan etmek değil, ardındaki hikmeti yakalamaktır. Kabalaşmamak, yaşam gibi akmaktır. Ve bu, yaşananların tekrarından çok, yaşam gibi işlemektir. Sinema -ve elbette sanat- ne dünyanın ve yaşamın kopyasıdır ne de yeniden üretimi; aksine yeni, yepyeni bir dünya ve yaşamın inşasıdır. Zira sinemanın yaratıcı olanakları, varoluşu mümkün kılan yasalar doğrultusunda iş görerek olanın sınırlarını aşmaya muktedirdir.

Uyanık kişinin yolu hilenin yoludur, dalgın kişinin fark edemediği bir yol… Film bittiğinde, salondan çıkan seyirci dünyaya ayak uydurmaktan zorlanmıyorsa, sokaktaki insana yabancılaşmıyorsa, ortada mutlaka bir sorun vardır; filmde, seyircide ya da her ikisinde... Ne zaman insan olma konusunda başım sıkışsa, imdadıma sanat yetişir.

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Başkadır: Karanlığı gizlemek

Simgesel/toplumsal kodlar yerli yerinde dururken, kişinin bilincinin yürüyeceği yollara el değmezken, doğru olanı sezmek mümkündür, ama doğruyu yaşamak mümkün değildir

Sevmek Zamanı: Aslolan aşktır

Genç adamın silahından çıkan ses, aşkın imkânsız olduğunu kanıtlar. Başar bir taraf değil, aşkın imkansızlığını görünür hale getiren bir araçtır

Sosyal İkilem: Sanıların saldırısı

Gidişat "dijital uygulamalar olmazsa olmaz, ama dijital uygulamalarla da olmaz" ikilemine tutulmaktan ziyade, "dijital uygulamalar olmazsa hiçbir şey olmaz" gibi felaket bir tavra evirilmektedir