10 Mayıs 2010

AB'nin Türkiye'yi absorbe etme kapasitesi kaldı mı?

AB, 22 Haziran 1993 tarihinde Kopenhag'da bir zirve yaptı ve bu zirvede Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra...


Avrupa Birliği (AB) anlaşmasının 49. maddesi;  "demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ve temel özgürlükler" olarak tanımlanan Avrupa değerlerini kabul eden her Avrupa Konseyi'ne üye ülkeye, AB'ye üyelik için başvuru yapma hakkı tanıyordu.
AB, 22 Haziran 1993 tarihinde Kopenhag'da bir zirve yaptı ve bu zirvede Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan eden Doğu Avrupa ülkelerini AB üyeliğine davet etme kararı aldı. Zirvede, bu ülkelerin AB üyeliğine kabulü için ne yapmaları gerektiği de ayrıca hükme bağlandı. Böylece, 1) Siyasi kriterler, 2) Ekonomik kriterler ve 3) Topluluk müktesebatına uyumdan oluşan Kopenhag kriterleri, topluluk müktesebatının ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Bu tarihten sonra AB değerlerini kabul etmiş ve üyelik başvurusu yapmış bir ülkenin AB'ye üye olabilmesi için Kopenhag kriterlerine de uyması gerekir oldu.
1993 yılında AB'ye üyelik için yapılması gerekenlerin yol haritasını çizen söz konusu kriterler tayin edilirken, 1963 yılından o tarihe kadar vasıfsız aday ülke statüsündeki Türkiye pek de hesaba katılmamış; esas olarak eski doğu (Avrupa) bloku ülkelerini (kapitalist) batı Avrupa'ya hızla entegre etmek amaçlanmıştı.
Kopenhag zirvesinde bu kriterler dışında AB'ye üyelik için bir başka önkoşul daha kondu. Bu önkoşul, AB'nin yeni üyeyi "absorbe etme kapasitesi''ydi. Esasen daha çok üyelik başvurusu sırasında dikkate alınması gereken bu "ifade", daha önceki zirve metinlerinde de yer alıyordu. Ancak bir aday ülkenin ne zaman üye yapabileceğine karar verme hakkını, duruma ve konjonktüre bakarak AB'ye tanımaktan başka bir anlamı olmayan bu ifade; Kopenhag zirvesinin ardından,  üyelik başvurusu kabul edilmiş ve kriterlere uymuş bir aday ülkenin sonsuza kadar aday ülke statüsünde tutulmasına, hatta üye yapılmamasına imkân veren, muğlak ama çok güçlü bir müktesebat maddesine dönüştü.
Muğlak diyoruz, çünkü bu ''kriter'' hâlâ herhangi bir müktesebat metninde tanımlanmamış.
"AB'nin absorbe etme kapasitesi nedir?"başlıklı bir çalışmada kavramın; iç pazar, işgücü piyasası, bütçe, Avrupa Para Birliği, kurumsal sistem, göç ve stratejik güvenlik bakımından AB'nin yeni bir ülkeyi ne zaman üyeliğe kabul edip edemeyeceğinin mevzuatta açıkça tanımlanması gerektiği vurgulanmış [Centre for European Policy Studies (CEPS): Just what is this ‘absorption capacity’ of the European Union? (6 October 2006)].
T24'ün başarılı kalemi Sayın Bader Arslan geçen hafta Türkiye ile AB'yi verilerle karşılaştıran güzel bir yazı yazmıştı. Buna göre Aralık 2009 itibarıyla AB’de işsizlik oranı yüzde 9.9; kamu borcunun yurtiçi hasılaya oranı yüzde 78.7; bütçe açıklarının gayri safi yurtiçi hasılaya oranı yüzde 6.3 olan; İzlanda külleri ve Yunanistan krizi nedeniyle çok büyük ihtimalle 2010 yılında da büyüyemecek bir AB'den bahsediyoruz.
Kısa bir devlet tarihçesi: Osmanlı, dünyada ne olup bittiğini takip edemediği için yıkıldı. Sembolik örnek matbaanın imparatorluğa geç sokulmasıdır. Batıya artık iş işten geçtikten sonra büyükelçi gönderilmeye başlandı. Sonra Osmanlı battı ve Cumhuriyet devrimi oldu. Biraz "düyun-u umumiye" dolayısıyla Maliye Bakanlığı, ama esas olarak Dışişleri Bakanlığı ve ordu, ülkenin kilit kurumları haline geldi.  Bu kurumlardan, daha ileri düzeyde  eğitim almaları ve dil öğrenmeleri için her yıl yüzlerce, binlerce kadrolu memur batıya gönderildi. Temel amaç yabancı yayınları okuyabilen, anlayabilen, dünyada olup bitenden haberdar kadrolarla Osmanlı'nın yaptığı hataya bir daha düşmemekti.
Ancak bu yolda güçlü bir özel sektör ve gerçek bir burjuvazinin önünü açmak yerine, güvenliği fetiş haline getirmiş bir toplum ve devlet organizasyonumuz oldu. Dış ilişkilerimizi özel sektörümüz ve dolayısıyla kendi ekonomik çıkarlarımız değil, Dışişleri Bakanlığı ve ordu tayin etti. Ne pahasına olursa olsun dünya siyaset sahnesinde söz sahibi olmak hep önceliğimiz oldu. Oraya buraya asker gönderdik. Lüzumsuz kurumlara itibar edip ticareti ikinci plana ittik. İlişkilerimizde ülke çıkarı denilirken aklımıza şirketlerimiz ve ticaret gelmedi. Esasen bu zihniyet biraz da dışarıda bizi yok etmeye çalışan güçlerin varlığını ve bunlarla tek başına mücadele edemeyeceğimizi, o nedenle mutlaka bir gücün veya blokun içinde yer almamız gerektiği fikrini de zihinlerimize işledi.
O nedenle hep dışarıda güvenilir - dost bir güç odağı arıyoruz. Dost bildiğimiz ülkeler ya da yabancılar kendi çıkarlarına uygun ama bize uymayan bir aksiyon aldığında güceniyor, dış ilişkilerimizde karşılıklı ülke çıkarları değil "dostluk" türü tuhaf yaklaşımları ön olana çıkarıyoruz. O nedenle dış ilişki derken aklımıza ticaret (para) değil, politika (afra - tafra) geliyor.
Avrupa'nın yaşadığı krizi görüyorsunuz.
Şimdi size iki soru:
1) Derdimiz ticaret mi olmalı, yoksa politika mı?
2) Şu motor hacmiyle, rönesansın devrimci ruhunu kaybetmiş, hantal AB'nin bizi absorbe kapasitesi var mıdır?
Meraklı okuyucu için not: 
''AB üyeliğinin yakın bir gelecekte gerçekleşme ihtimali dört nedenden dolayı düşük görünüyor. Birinci neden, Türkiye’nin AB üyeliğine AB’de duyulan muhalefet. Euro Barometre tarafından yapılan anketler muhalefet oranının Avusturya’da yüzde 81, Almanya ve Lüksembourg’da yüzde 68 düzeyinde olduğunu gösteriyor. İkinci neden olarak AB’nin Türkiye’yi üye olarak içine çekme kapasitesinin düşük olduğu belirtiliyor. Üçüncü neden olarak coğrafi ve kültürel nedenler gösteriliyor. Bu çerçevede Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olmadığı  ve kültürel olarak farklı olduğu ifade ediliyor. Son olarak da Türkiye’nin AB üyeliğinin AB’ye maliyetinin çok yüksek olacağı belirtiliyor. AB üyeliği eğer yakın bir gelecekte gerçekleşmeyecekse Türkiye, AB ile ilişkilerinde alternatifler düşünmek durumunda kalabilir. Bu çerçevede Türkiye şöyle bir politika uygulayabilir: AB müktesebatı ikiye ayrılabilir. Rekabeti artırmayı ve ülkede gayri safi yurtiçi hasılanın hızla artmasını sağlayacak müktesebat ile diğer müktesebat. Türkiye önümüzdeki dönemde ülkede rekabeti artıracak, gayri safi yurtiçi hasılanın hızla büyümesini sağlayacak AB müktesebatını kabul etmeye ve uygulamaya öncelik verebilir. Diğer müktesebatı kabul etme ve uygulama konusunda biraz daha çekimser kalabilir. Türkiye böylece liberal politikalar uygulamaya devam edebilir, AB üyeliğinin gerçekleşmemesi durumu için de Türkiye’nin bir B planı uygulamaya konmuş olur."
Bunu kim mi söylüyor? Bilkent Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Subidey Togan. Bakınız:  http://www.vergiportali.com

Yazarın Diğer Yazıları

2015 ve T24’e veda yazısı

2016; insanlığa, ülkemize, T24 okuruna, yazarına, çalışanına ve T24’e şans getirsin

ABD 14 yıldır terörle savaşıyor, sonuç: Terör saldırıları yüzde 6 bin 500 arttı!

“ABD işgalinden önce Irak’ta hiç intihar saldırısı olması ama, 2003 yılından bu yana 1892 intihar saldırısı oldu"

Rusya, Batı’nın yaptırımlarına daha ne kadar dayanabilecek?

Gazprom biterse Putin biter. Sonra sıra Çin’e gelir. Çin karışırsa dünyayı dolarsızlaştırma ittifakı, yani BRICS tamamen biter