24 Haziran 2021

Bu bir Ahmet Şık eleştirisidir

Bu yazıyı kendimce çok büyük bir risk alarak yazdığımı itiraf etmek istiyorum, O da sevdiğim bir arkadaşı kaybetme riski. Nasıl bir tavır takınacağını da inanın bilmiyorum. Belki gerçekten özeleştirisini verecek… Belki darılacak… Belki kızacak…

Bu yazıyı yazmakla yazmamak arasında çok gidip geldim.
Sevdiğim birini kayırmak istedim.
Sonra bir türlü rahat edemedim.
Rezilliği tümden ortaya dökülmüşler takımının "Bizi eleştirmek kolay tabii" dediğini duyar gibi geçti
günler.
Derken daha ilk hamleyi sindirememiştim ki ikincisi geldi.
Maalesef benim için de bu yazıyı yazmak farz oldu.
Öncelikle şunu söylemeliyim, Ahmet Şık arkadaşımdır ve sevdiğim bir insandır.
Bunun da ötesinde duruşunu, cesaretini beğendiğim biridir.
Ondandır ki sıklıkla kendimi Ahmet Şık'a destek verirken bulurum.
Sadece kendisini değil karısını, kızını, köpeğini, eşini dostunu da severim.
Yalan yok…

Farkındasınız, biliyorsunuz, hâlâ utanmadan birbirinin yüzüne bakabilecek çok az insanız.
Bir avuç!
Belki de bundandır, geçen hafta yaşananlardan sonra kendimi daha da yara almış hissettim…
Belki de bundandır, bir süre ne yapacağımı, ne düşünmem gerektiğini bilemedim.
Veyis Ateş diye bir adam varmış falan filan, biliyorsunuz işte yaşananları.
Ahmet Şık bu adamın Sezgin Baran Korkmaz'dan para istediği görüşmenin ses kaydını yayınlamış.
Buna sinirlenen Veyis Ateş bizim arkadaşımız, yoldaşımız, sevdiğimiz kardeşimiz Ahmet Şık için Süleyman Soylu'yla ilişki kurmak istediği ve bunun için de kendi kapısını çaldığı yönünde bazı iddialarda bulunmuş. Okuduğum an tereddütsüz "yalan bunlar" dedim.
"Ahmet bu adamı tanımıyordur bile" dedim.
Üstelik "Kim bilir kaç yıldır Habertürk ekranlarında yasaklı olan Ahmet'in, bu adamla ne gibi bir ilişkisi olabilir" dedim.
Veyis Ateş denen bu profille…
Süleyman Soylu'yla filan Ahmet Şık, olacak iş mi Allah aşkınıza…

Çok kısa bir süre içinde Ahmet iddialara yanıt verdi.
Veyis'le 10 yıldır tanıştığı, Süleyman Soylu'yla röportaj yapmak için ondan aracı olmasını istediği, röportaj kabul edilmeyince de hakkında yazdığı kulise dayalı yazıyı okuyup yanlışsa uyarması yönünde ricacı olduğunu anlatan bir açıklama.
Sonra tonla "siz şöyle düşüksünüz biz böyle yüksek" minvalinde sözler. 

Beynimden vurulmuşa döndüm.
Bizim Ahmet Şık'tan söz ediyoruz.
Dönüp dönüp okudum açıklama metnini.
Üstelik bu olay olduğunda Ahmet öncelikle bir milletvekili.
Seçimlerde HDP'den aday olmuş, sevenleri, inananları tarafından desteklenmiş ve seçilmiş bir milletvekili.
Yazılar da yazıyor evet ama bir muhabir değil, bir köşe yazarı değil.
Hatta bana göre artık siyasi kariyer başlayınca aktif gazetecilik de olamayacağından, gazeteci de değil.
Eski bir gazeteci.
Yeni bir siyasetçi.
HDP'den seçilmiş, sonra oradan istifa ederek bir süre bağımsız kalmış, ardından TİP'e geçmiş bir
milletvekili.
Ve yazdığı yazıyı Süleyman Soylu'ya onaylatmak istiyor.
Vay be, işe bak sen! 

Şimdi burada bir parantez açmam şart, mevzu bir başka gazeteci olsa belki bu konuyu konuşmak bile saçma olurdu. Sonuçta gazeteci dediğin herkesle görüşebilir, herkesle temasta olabilir, haber kaynaklarıyla açıklamayacağı ilişkileri de olabilir, ayrıca yazısının sadece bir bölümüyle alakalı teyit almak da isteyebilir, kabul. Ama Ahmet Şık gibi, duruşunu, yaşamının önüne koyduğunun her fırsatta altını çizen, politik görüşü için birçok yaşamsal konforundan vazgeçebilen, politik bilinci son derece yüksek, 'devlet' olgusunu bugünüyle değil dünüyle de değerlendirebilen, eylemlerin, sokakların, sol camianın göz bebeği birinden söz ediyoruz.
Ve artık gazeteci olmayan, siyasetçi olan, üstelik önce HDP'de, halen TİP'te siyaset yapmakta olan birinden söz ediyoruz.
Memlekette safların çok keskinleştiği, taraflar arasında uçurumlar olduğu, her an siyaseten yeni ve daha da korkunç gelişmeler yaşanan bu ortamda bırakınız o Veyis denen tiplerle bir ilişki içinde olmayı, tanış olmanın bile Ahmet'e yakışmayacağını düşünen biriyim.
Daha iki hafta önce 'katil devlet' dediği için hedef gösterilen, gösteren kişinin geçmiş örneklerinden yüreğimizi ağzımıza getiren, "Aman Ahmet canım Ahmet" dedirten, bizim Ahmet'ten söz ediyoruz!

Şimdi siz bana diyorsunuz ki yazısındaki bilgileri teyit etmek için Süleyman Soylu'ya göndermiş, onay gelince yazı yayımlanmış.
Bir dakika arkadaşlar.
Bu bana gerçekten fazla gelir!
Ama maalesef konu bu kadarla da kalmadı.
Daha hazmetmeye çalışırken Sezgin Baran Korkmaz'ı nereden tanıdığını anlattığı bir yayına denk geldim.
Yanlış duyduğumu düşündüm.
Biraz öne aldım yayını, sesini açtım
"İşte ben de o ünlü yalıya gittim. Beni aradı çağırdı, ben de zaten seni merak ediyordum dedim ve gittim" gibi bazı sözleri duydum ve hızla kapattım.
Arşive baktım, Ahmet Şık bu görüşmeyi yazmış mı, ben kaçırmış olabilirim diye düşündüm.
Evet Ahmet Şık bir Sezgin Baran Korkmaz yazısı yazmış.
Ama yazının içeriğinde 'evde yapılan görüşme' ve o görüşmede sorulan sorulara alınan yanıtlara dair bir bölüm yok.
Yazı T24'te ocak ayında yayımlanmış, Sezgin Baran Korkmaz aralık ayında kaçmış. Ahmet Şık evine ne zaman gitmiş bilmiyoruz.
Henüz memleketin bu derece konusu değilken evet Ahmet Şık etraflı bir yazı yazmış… 
Bugünlerde 'bu tip' adamlarla yan yana gelmiş birçok gazeteci arkadaşımız gündem oluyor bir bir.
"Yahu bir ben mi kalmışım bunları tanımayan" diyecek kadar kalabalıklar.
Ama hiçbiri bir Ahmet Şık değil!
Hiçbirinin bende yarattığı his de bu değil.
Şoktayım, beni itin, dürtün, bir şeyler yapın!
Yanlış anlamışsın o olaylar öyle değil, deyin.
Sağıma soluma bakıyorum, sosyal medyama bakıyorum, yaşamımın ciddi bir bölümü Ahmet'le dayanışarak geçirmişim.
Yanlış anlaşılmasın, en ufak bir pişmanlığım yok.
Ayağına taş değmesin tabii; yine hakkı yensin, yine koşarım şüphe etmem.
Belki de sırf o yüzden hak ediyorum özeleştiri talep etmeyi.
Çok normalmiş gibi, hayatın olağan akışında Ahmet Şık'ın bir an bile olsa Veyis Ateş'le yakın olmasının, Süleyman Soylu'ya yazı teyit ettirmesinin, Sezgin Baran Korkmaz'ın evine gitmesinin yeri varmış gibi anlattığı anılarını değil de gerçek bir özeleştiri verdiğini duymak İstiyorum.
Tıpkı bizi hayal kırıklığına uğrattığını düşündüğümüz siyasetçilerden beklediğimiz gibi.
Tıpkı siyaseten yapılmış yanlışlar ve hatalı adımlardan sonra olması gerektiği gibi… 

HDP'den seçilmiş…
Şimdinin Türkiye İşçi Partili milletvekili…

Sol tandanslı eski bir gazeteci, hak insanı, adalet savaşçısı, aktivist, cesaret ve dürüstlük timsali olarak Ahmet Şık'ın kendisini seven, inanan ve hatta belki hayran olan yüzlerce insana özeleştirisini verdiğini görmek istiyorum…
Bu insanlardan biri de benim pek tabii.
O yüzden de bu yazıyı kendimce çok büyük bir risk alarak yazdığımı itiraf etmek istiyorum.
O da sevdiğim bir arkadaşı kaybetme riski.
Eleştiri zor kabul edilir, hele de çoğunlukla övgü duyuyorsan.
Ahmet'le de ilk defa böyle bir pozisyonda karşı karşıya kaldık.
Nasıl bir tavır takınacağını da inanın bilmiyorum.
Belki gerçekten özeleştirisini verecek…
Belki darılacak…
Belki kızacak…
Ama fark etmez…
'Politik kankacılık' etiketini kendime yakıştırmadığım için bu gelişmeleri görmezden gelemezdim.

Dediğim gibi dargınlığı da göze alarak girdim bu işe.
Biz kendimizi önce vicdanımız, sonra doğrularımızla tartmaya eğitmişiz.
Kimse ses etmese de biz kendimizi bunu yapmaya mecbur hissederiz.
Aksi haksızlık olur.
Aksi aldatmaca olur.
Aksi sadece sevmediğin, sadece ters düştüğün, sadece herkesin bildiği isimleri eleştirmek, senden olanı koruyup kollamak olur.
Ve ben Ahmet Şık'ın da bu davranışa layık olduğunu düşünmüyorum.
Aksine politik bilinci yüksek insanlar eleştiriyle büyür, perspektif genişletir.
İdeolojik olarak oluşumunu tamamlayanlar için özeleştiri yaşamsal devamlılık niteliğindedir.
Çünkü hatasız yaşam olmaz.
O yüzden de ben Ahmet Şık'tan bulunduğu pozisyon, temsil ettiği insanlar, her dem yanında olan bizleri unutup kurduğu bu ilişkilerle alakalı bir özeleştiri vermeye davet ediyorum.
Ahmet Şık'ın özeleştiri verdiğini görmek de yanılmadığımın, yanılmadığımızın bir nişanı olsun istiyorum… 

Yazarın Diğer Yazıları

Önce devlet var gücüyle yangınlarla mücadele etsin, önce kurtarılabilecek olanı hep beraber kurtaralım, sonra hesaplaşırız

Mücadele tüm eldeki imkânlarla verilir ama yine yetersiz olunur, o başka; o bir aradalıkla kaybetmek başka! Ama insanları, ormanı yapayalnız bırakabiliyorsanız...

Hepimiz bilfiil elimizi taşın altına koymazsak, çok yakında taş üstünde taş bulamayacağız ki elimizi altına koyalım!

Yangınları söndürmeye çalışırken canını kaybedenlerde, o yanarak can veren kaplumbağalarda, ölen kuş sürülerinde, küle dönen asırlık çam ağaçlarında hepimizin vebali var!

Sen de başkalarının 'Arabı'sın, oradan bak ülkendeki mültecileri nasıl gördüğünü anlarsın!

Sonuçta Türkiyelisin, Arabistanlısın, Yunanistanlısın, neysen nesin; iş dönüp dolaşıp senin de birilerinin ‘Arabı', birilerinin ‘siyahı’, birilerinin ‘istenmeyeni’ olmana dönüşmüyor mu hep sonunda? E bu deneyime sahipsen, en basitinden bir benzerini de başkalarının yaşamasını istememen gerekmez mi güzel kardeşim?