15 Şubat 2023

Seçimlerin ertelenmesi ve sine-i millete dönme olasılığı

AK Parti seçimleri ertelemek isterse bu iradeye karşı 1982 Anayasası'nın bazı açıkları var. Buna önceki yazıda değinmiştim ama çok soru geldiği için olasılıkları biraz daha açayım

Geçen yazımda seçimlerin ertelenmesinin sadece savaş nedeniyle söz konusu olabileceğini söylemiştim. Bunun bir istisnasının olmadığını (eşyanın tabiatından ileri gelen fiili imkânsızlık tartışmalı olmak üzere) da eklemiştim. Ortada 18 Haziran'a kadar fiili imkânsızlık olmadığına ve bir savaş ilanı bulunmadığına göre böyle bir erteleme Anayasa'ya aykırı.

Durum böyle olmasına böyle. Ama mesele burada bitmiyor.

Olur da AK Parti seçimleri ertelemek isterse bu iradeye karşı 1982 Anayasası'nın bazı açıkları var. Buna önceki yazıda değinmiştim ama çok soru geldiği için olasılıkları biraz daha açayım:

Birinci olasılık bunun bir "meclis kararı" ile yapılması. Anayasa'ya göre sadece üç tür meclis kararlarına karşı AYM'ye başvurulabilir: (1) Milletvekilliğinin düşmesi kararı, (2) Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması kararı, (3) TBMM İçtüzüğü değişikliği kararı.

Peki seçimlerin ertelenmesi kararı? AYM'ye göre buna karşı başvuru mümkün değil. Yani meclisteki adi çoğunluk böyle bir karar alırsa bu karar Anayasa'ya aykırı ama yargısal denetimi olmayan bir karar oluyor. Yani Bülent Arınç'ın pek arzuladığı türden bir Anayasa'yı delme, bir fiili durum oluşuyor.

İkinci olasılık, bunun bir Cumhurbaşkanlığı'nın "OHAL Kararnamesi" bünyesinde yapılmasıdır. Anayasa'ya göre bu kararnamelere karşı Anayasa Mahkemesine başvurulamıyor. Bu kararnameler ya üç ay içinde kanuna dönüşür ve o kanun AYM'ye denetimine tabi olur ya da kanuna dönüşmezse yürürlükten kalkar. Fakat üç ay içinde atı alan Üsküdar'ı geçer. Dolayısıyla bu olasılıkta da Anayasa'ya aykırı ama yargısal denetimi olmayan bir irade söz konusu oluyor.

Üçüncü olasılık, bunun bir "YSK kararı" ile yapılması. YSK çok eskilerde verdiği kimi kararlarda oy vermenin mümkün olmadığı koşullar varsa, seçimleri öteleyebileceğini ve oy verme gününü de kendisinin karar vereceğini söylemişti. Aslında bu konuda açık ve net bir kanuni dayanağı yok. Nitekim bundan dolayı da eleştirilmişti. Öte yandan, 18 Haziran'a kadar seçimlerin yapılması da gayet olası. Dolayısıyla "fiili imkânsızlık" da yok. Fakat yine de böyle bir karar verme olasılığı var. Fakat burada da şu notu düşmek gerekiyor: YSK kararlarına karşı da başvuru yolları yok. Bu Anayasa'ya aykırı fiili durum da yargısal denetime tabi olmuyor.

Bunlara ek dördüncü olasılık, bunun bir "kanunla" yapılması. Bu olasılıkta muhalefet kanuna karşı başvuru yapabilir ama AYM ne zaman karar verir. O muamma. 

Yani, yukarıda değindiğim olasılıklarda sandık, halktan kaçırılabiliyor ve fakat bu eylem yargı organlarına taşınamıyor. Bu 1982 Anayasası'nın defoları. Yıllarca ilk döktük ama anlatamadık.

Bu olasılıklarda geriye sadece tek bir fren kalıyor, o da halkın örgütlü gücü. Halk, anayasasına bir kamuoyu rejimi yaratarak sahip çıkar veya çıkmaz.

Aslında tam da bir anayasanın var olup olmadığı bu noktada görünür oluyor. Zira anayasalar eğer halkın örgütlü gücünden gelen rüzgâr yoksa, rüzgârsız yelkenliler gibiler. Bir yere gidemedikleri gibi çürümeye mahkûmlar….

Meclis içi muhalefet için seçenekler

Acaba böylesi bir olasılıkta TBMM'deki muhalefet ne yapabilir? Pek çoklarının aklına "sine-i millete dönme" seçeneği geliyor.

Sine-i millet, bizde 1940'lardan kalma bir terim. Halkın böğrüne/kalbine dönme anlamı taşıyor.

İlk kez Demokrat Parti (DP) tarafından, "1946 seçimleri hilelidir" denilerek gündeme getirilmişti. Çiçeği burnunda DP'liler, Meclis'e gitmenin kanunsuz seçime meşruluk tanıyacağını, bu nedenle Meclis'e gitmektense halkın arasında mücadele etmeyi yeğlediklerini söylerken dile getirmişlerdi. İyi bir propaganda aracı olmuştu bu.

27 Mayıs'tan sonra aynı geleneğin devamcısı Adalet Partisi (AP) de benzerini söylemişti. Partideki kimi isimler, askerlerin baskısını hissettiklerini vurgulamış, baskı devam ederse sine-i millete dönme tehdidinde bulunmuştu.

Bu sav, 1970'lerde bazı milletvekillerine kesilen cezalara binaen Süleyman Demirel tarafından, 1990'larda da Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı olarak dayatılması üzerine yine DYP tarafından gündeme getirilmişti. (örnekler için bkz.)

Sonrasında daha çok sosyalist solda bu kurum "halka dönmek" / "halka inmek" biçiminde ifade edilir olsa da fiilen uygulama bulmadı.

İstifanın hukuku

Peki bu iş kolay mı?

Propagandif açıdan evet... Ama işin bir de teknik yönleri var.

Anayasa'ya göre istifa, meclis çoğunluğunu kabulüne tabi. Yani milletvekilliğinden istifa, bildiğimiz çalışma hayatındaki gibi değil. "İstifa ettim" deyip istifa edemiyorsunuz.

Gerçi istifanız kabul olmazsa bile Meclis çalışmalarına devam etmeyebilir ve "devamsızlık" nedeniyle vekilliğinizin düşmesini isteyebilirsiniz. Fakat onda da Anayasa, Meclis Başkanlığı'na bir ölçüde initiyatif tanımış bulunuyor. Yani 1982 Anayasası, yasama çoğunluğuna, adeta sizi, size rağmen milletvekili tutma yetkisi veriyor. Tuhaf gelebilir ama öyle…

İstifanız olur da kabul edilirse Anayasa, başka bir engel daha çıkarıyor: "Genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz." Olağan süre itibarıyla bir yıl kaldığına göre ara seçim kararı da alınamayacak demektir.

Yani sözün özü bu aşamada istifa, ara seçime zorlamanın bir aracı gibi görünmüyor.

Fakat bu aracın hukukun ötesinde politik bir etkisi var mı? Tabii ki var.

Şu bir gerçek ki, seçmenden sandık kaçırıldığı iddialarına yanıt vermek Cumhur İttifakı için kolay olmayacaktır. Üstelik meşruluğu son derece tartışmalı hâle gelen bir meclise karşı muhalefetin bir "gölge hükûmet" kurması ve çalışmalarını böyle sürdürmesi, gücüne güç katacaktır. Bu, dünyadan örneklerle sabit.

Deprem dönemindeki dayanışma biçimleri de dikkate alındığında böylesi bir ertelemeye verilecek istifa yanıtı, taban hareketi ve bir dayanışma ağıyla da buluşursa Cumhur İttifakı tarihsel bir hezimetle karşılaşır.

Bunu göze alırlar mı bilinmez. Ama ipin ucu kaçmışsa, gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Hatta bir çalı bir defa tutuşmuşsa, üflemek, ateşi harlamaktan başka bir işe yaramıyor…

Ateş, çalının içinde mi bilinmez ama iktidar ateşle oynuyor o belli.

Tolga Şirin kimdir?

Tolga Şirin, İzmir'de doğdu. İstanbul Barosu'na kayıtlı avukat ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı'nda doçent olarak çalışmaktadır.

Hukuk alanındaki lisans ve lisansüstü eğitimini Marmara Üniversitesi'nde tamamladı. Lisans eğitimi sonrasında Londra Birkbeck Üniversitesi'nde insan hakları hukuku eğitimi aldı; doktora ve doktora sonrası aşamalarda Köln Üniversitesi Doğu Hukuku Enstitüsü'nde araştırmacı olarak görev yaptı.

TÜBİTAK Sosyal Bilimler Programı ve Raoul Wallenberg Enstitüsü bursiyeridir.

Aybay Vakfı (2010) makale yarışması ödülünün sahibidir. 

2006-2008 yılları arasında İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi yürütme kurulu üyeliği yaptı.

Ondan fazla kitap ve çok sayıda makalesi olan Şirin, İngilizce ve Almanca bilmektedir.

Geçmişte Radikal ve BirGün gazeteleri ile Güncel Hukuk dergisinde güncel yazılar yazan Şirin, haftalık yazılarını 2020'den beri T24'te yayımlamaktadır.

Yazarın Diğer Yazıları

27 Mayıs ve Avusturya istihbaratı: Avusturya Büyükelçisi Karl Hartl'ın raporları

"Türkei: 1960" ("Türkiye: 1960") isimli Almanca kitap, Avusturya'nın 1958-1963 tarihleri arasında Türkiye'deki Büyükelçisi Karl Hartl'ın döneminin Dışişleri Bakanı Bruno Kreisky'e 1960 yılında yazdığı raporların derlemesinden oluşuyor

Atatürk Kürtlere özerklik vaat etmiş miydi?

Yerel yönetimlere dönük bu özerklik veya diğer bir ifadeyle özyönetim yetkilerini genişletme eğiliminin nedeni halkın, demokrasi kültürünü pekiştirmesidir

Nedir şu “Yerel Özerklik” dedikleri? | Avrupa Yerel Yönetimler özerklik şartı

Bir kişinin terör mahkûmu olursa belediye başkanı olamaması anlaşılır ama daha hüküm yokken peşinen ve bu kadar çok sayıda seçilmiş kişinin görevden alınmasında her hâl ve kârda ağır abeslik var