27 Ekim 2023

Cumhuriyet'in İkinci Yüzyılı'na girerken: "Cumhuriyet'in ilanı üzerine milletin duyduğu genel ve samimi sevince katılmaktan çekinenler..."

"'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' dedikten sonra kime sorarsanız sorununuz, bu Cumhuriyet'tir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!"

Efendiler, Cumhuriyet'in ilanı bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul'da iki - üç gazete ve yalnız İstanbul'da toplanan bazı kimseler milletin genel ve samimi olan bu sevincine katılmaktan çekindiler. Endişeye düştüler. Cumhuriyet'in ilanına ön ayak olanları eleştirmeye başladılar.

İşaret ettiğim gazetelerin ve şahısların Cumhuriyet'in ilanını nasıl karşıladıklarını hatırlamak için sadece o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeterlidir.

Mesela "Yaşasın Cumhuriyet" başlığı altındaki yazılar bile Cumhuriyet'in kuruluş ve duyuruluş şeklinin garip olduğunu, bunda "sık boğaza getirilmiş bir durum" bulunduğunu ilan ediyordu. Bu yazıların sahibi şu görüşleri ileri sürüyordu: "Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, diğer taraftan birdenbire birkaç saat içinde, Kanuni Esasi değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimi ile gayri tabii bir harekettir."

Bizim davranış tarzımız "medeniyet dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş ve devlet idaresinde tecrübe kazanmış kafalardan çıkacak bir muhakeme eseri" değilmiş.

Cumhuriyet'in ilanını Meclis'in alkışlarla kabul etmesi, milletin top atışlarıyla kutlaması eleştiriliyor ve deniyordu ki; "Cumhuriyet alkış ile dua ile şenlik ve donanma ile yaşanmaz." "Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisi'nde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir."

Ben cumhuriyetçiyim diyenlerin, Cumhuriyet'in ilanı günü kaleminden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En yüksek idari şeklinin Cumhuriyet'ten başka bir şey olmayacağına inandığını iddia edenlerin Cumhuriyet kelimesini "bir put gibi tapmam" demesindeki anlam ve kasıt neydi?

Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, "Onun güven oyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği şeklinde asılsız bir fikri kamuoyunda canlandırıp böyle bir hak "padişahları bile verilmemişti. Şimdi o hak, Cumhurbaşkanı'na mı veriliyor?" sorusu kime ve ne maksatla yöneltiliyordu?

Bu yazıları yazanın maksadı, Cumhuriyet'i halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mıydı? "Cumhuriyet bize rejim değişikliği ile birlikte zihniyet değişikliğini de getiriyor mu? Kabineye girecek olan kimselere birer devlet adamı kafası hediye ediyor mu?" sözleriyle daha ilk anda Cumhuriyet'in değer ve önemini azaltmaya kalkışmak "Cumhuriyetçiyim" diyenlerden beklenebilir miydi?

En hafif rüzgârdan bile korunması gereken yeni doğmuş bir çocuğun, onu beslediklerini söyleyenler tarafından bu şekilde hırpalanması doğru muydu?

Bu düşüncelere yer veren gazetenin başka bir sayfasında "Türkiye Cumhuriyeti'nin İlanı" başlığı altında yer alan bir çok düşünceler arasında: "Bu yeni merhaleye ulaşan Türk milleti, acaba burada uzunca bir süre huzur içinde dinlenebilecek, burası onun için bir canlılık ve güç kaynağı, bir rahatlık ve mutluluk kaynağı olabilecek midir? Bu merhale onun sosyal yapısını kırıp dökmeden kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği taşımakta mıdır? Cumhuriyet acaba olayların zorlaması karşısında çaresizlikten kaçıp sığınılan bir saçak altı mı olacaktır?" gibi endişe ve ümitsizlik veren sözlerin sırası mıydı?

Cumhuriyet'in ümit, rahatlık ve mutluluk getireceğinden şüphe ve endişeye kapılan kimse, ümit, rahatlık ve mutluluğu nereden ve hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyet'in milletimizin sosyal yapısını kırıp dökebileceği ihtimali, Cumhuriyeti benimsemiş olan kimselerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu.

Bir başka gazeteci de, "Efendiler, acele ediyorsunuz!" diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci efendi, millete şu yolda jurnal veriyordu: "Bunalım yeni bir kabine kurulması şeklinde giderileceği yerde, aksine son günlerin bütün gürültülerine rağmen, yine kimsenin çok yakında ilan edileceğine ihtimal vermediği Cumhuriyet'in pek delilli ispatlı, pek kesin ve pek acele olarak ortaya çıkmasına sebep olmuştur."

Cumhuriyet ilanının çok yakın olduğuna ihtimal vermeyen yalnız kamuoyu değildi. Belki Ankara'da en önemli ve en yetkili mevkilerde bulunan bazı kimseler de böyle bir ihtimali hatırlarını bile getirmiyorlardı."

Bu sözlerle itiraf edilmektedir ki, son günlerin bütün gürültüleri, Cumhuriyet'in ilanına engel olmak içinmiş. Böyle bir maksat güdenlerin "kararların alınmasında acelecilik" görmeleri tabii ki. Fakat "memleket kamuoyunun da bu görüşte, kendileriyle birlikte olduğunu" sanmaları yanlıştı.

Gazetesini "balonu uçurdular ama galiba ucunu kaçırıyorlar!" ve "sular boşanınca dolaplar döndü ama, ne yönde?" gibi çirkin bayağı sözlerle dolduran gazeteci efendi, sesleniş ve suçlamalarına şöyle devam ediyordu: "Efendiler, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?"

Bu seslenişle başlayan yazıları, şu satırlarla son buluyordu: Tek dileğimiz... "Vatan ve millete yararlı işlere başlanılmasından ibarettir. Eğer dün ilan edilen Cumhuriyet'in liderleri ve o liderleri destekleyenler bunu yapabileceklerinden eminseler, biz de kendilerine - öyleyse Cumhuriyetiniz mübarek olsun Efendiler! - deriz.

Bizi alay edercesine tebrik eden bu son cümleyle, yazar, Cumhuriyet'i benimsemiyor, onunla ilgisi olmadığını bildiriyordu.

Başka bir gazeteci yazar da, Cumhuriyet'in ilanı dolayısıyla yaptığı eleştiri ve değerlendirmede: "Bizi üzen nokta, milli önderimizin şahsı ile ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile, şahsi güç sahibi olmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır" diyor ve bu görüşünü, benim nutuklarımdan aldığı sözlerle destekledikten sonra Amerika'ya istiklal sağlayan Washington'un, nasıl çiftliğine çekildiğini, Amerika Meclisi'nin hiçbir şahsı dikkate almadan yalnız halkın menfaatlerini düşünerek altı yılda anayasayı nasıl hazırlamış olduğunu ve ondan sonra da Washington'a nasıl başkanlık verilmiş bulunduğunu anlatıyor ve Kanun-i Esasi'mizin bu şekilde değiştirilmesinde benim ön ayak olmamı hoş görmüyor.

Bu yazar ve benzerlerinin, Cumhuriyet'in ilan şeklinde ve Cumhuriyet'in esasları ile ilgili kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri tenkit etmelerini samimi sayabilmek için çok saf olmaları lazımdır. Eğer bu yazarlar, Cumhuriyet'in ilanı günü yaygaralı hücumlara başlamayıp, önce Cumhuriyet'in ilanını iyi niyetle ve samimiyetle karşılamış olsalar, kamuoyunu kararsızlık ve karışıklığa düşürecek şekilde değil de, Cumhuriyet'in iyi yanlarını tanıtıcı ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü tenkidin samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi. Fakat gördüğümüz tutum ve davranış böyle olmamıştır.*

 

* * *

Buraya kadar okuduğunuz bölümü, Nutuk'tan birebir alıntıladım.

Cumhuriyet'in kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk; 1927'de CHP'nin İkinci Büyük Kongresi'nde, altı günde 36.5 saat süren ve 1919'dan 1927'ye kadar geçen sürede yaşadıklarını anlattığı Nutuk'unda, kuruluşundan itibaren dört yıllık dönemde Cumhuriyet'le ilgili yapılan değerlendirmeleri "üzülerek" aktardı, kürsüden.

Aradan geçen yüzyılın ardından bugün gelinen noktanın da çok farklı olmadığını üzülerek, yaşayarak görüyoruz maalesef.

Yüzyıl önce, kuruluşunda özellikle İstanbul cenahınca alkışlanan Cumhuriyet'le ilgili dört yıl sonrasında söylenenleri, yapılan değerlendirmeleri ibretle okumak mümkün Nutuk'ta.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ekim 1933'te Cumhuriyet'in 10. yıl dönümü kutlamalarında.

* * *

Osmanlı'nın son döneminde Balkanlar, Orta Doğu, Kuzey Afrika'da birçok cephede savaşıp, kendisine inanan arkadaşları ve düşmanı topraklarından Kurtuluş Savaşı'yla kovan Anadolu halkına güvenip, kişisel vizyonunu da katarak Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet'i kurdu.

Son nefesini verinceye kadar da en büyük savunucusu oldu.

Yok olmaya doğru giden halkı örgütleyip, bağımsız bir ülke yaratmak için çabaladı. Ve bunda başarılı da oldu.

Dini hassasiyetleri yüksek bir coğrafyada "din ile devlet işlerinin ayrı yürütülmesi"ni savunan laik Cumhuriyet'i yaşattı.

En büyük hedefi "bağımsız Türkiye" idi, Atatürk'ün. Vizyonu, her türlü iç ve dış olumsuz çabalara rağmen yıllar yılı Türkiye'yi idare etti.

Yüzyıl sonra geldiğimiz vaziyet ortada. Siyasette, ekonomide, diplomasi başta olmak üzere yaşamın tüm parçalarında, bağımsızlık artık tükenme noktasına ulaştı.

Çok partili yaşama geçişle birlikte, bilhassa sağ iktidarlar yönetiminde din ve devlet işleri birbirine karışınca toplumdaki dinamik yapılar bozulma yoluna girdi. DP ile başlayıp AP ile devam eden siyasi dönemde tarikat ve cemaatlerin devlet ve siyasette etkili olmaya başladıkları gördük ülkece.

Bu dönemde Nurcular ve Süleymancılar baş tacı yapıldı. 12 Eylül yönetiminin sağcılar ve solcuları tasfiye edip, tarikat ve cemaatlere yol vermesiyle beraber bu kez ANAP iktidarında Süleymancılar ve Nakşi'ler ayağa kalktı.

DYP'nin iktidarı sırasında ise, 1970'lerde ilk temelleri atılan Fetullahçılar piyasa çıktı ve faaliyetlere başladı. Refah Partisi'nin iktidardayken oluşturduğu siyasi iklimde Milli Görüş çatısı altında buluşanlar görünür hale dönüştü.

Siyasal İslamın temsilcisi olarak tanımlanan AKP döneminde ise işler iyice rayından çıktı. Fetullahçılar bir kez daha siyasette etkin rol aldılar. Milli Görüş, Nurcular, Nakşiler ve Süleymancılar geri planda kaldı. Devletin hakimiyeti, Fetullah Gülen grubuna geçti.

İktidarın Gülenciler'le yaşadığı yol ayrımının ardından terör örgütü tanımıyla birlikte tasfiyesi bu kez de Menzil cemaatini perdenin önüne çıkardı. Şimdilerde devlet kademelerinde Menzilciler fazlasıyla etkin.

Geldiğimiz son noktada, mevcut iktidar döneminde din ve inançlar üzerinden yaratılan atmosferde iş, toplumda ayrışmaya ve kutuplaşmaya kadar gitti. 

Uzun lafın kısası, 70 yıldan fazladır din ve devlet işleri birbiri içine girmiş durumda. Her türlü aksi girişim ve çabaya karşın Cumhuriyet ayakta kalıp "İkinci Yüzyılı"na girdi. Kimi zaman aksamalar görülse de, Cumhuriyet'in "altı ilkesi" yaşamaya devam ediyor.

Yazıyı yine Nutuk'tan bir bölümle sonlandırayım.

Yeni anayasa ve Cumhuriyet üzerine CHP'de değerlendirmeler devam ederken, İsmet İnönü söz alıp kürsüye geldi ve şöyle konuştu:

"Parti Başkanı'nın teklifini kabule ihtiyaç kesindir. Bütün dünya bizim bir hükümet şekli görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşmelerimizi bir sonuca bağlayıp açıklamamak güçsüzlüğü ve karışıklığı sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir tecrübemden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar, 'devletin başkanı yoktur' dediler. 'Şimdiki idari şeklinize göre başkan meclis başkandır. Demek ki siz bir başka başkan bekliyorsunuz.' Avrupa'nın düşüncesi işte budur. Oysa biz böyle düşünmüyoruz. Millet hakimiyetini ve mukadderatını fiili olarak eline almıştır. O halde bunu hukuki olarak dile getirmekten neden çekiniyoruz. Cumhurbaşkanı olmadan Başbakan seçilmesini teklif etme kanunsuz olur, bunda şüpheye yer yoktur. Başbakan'ın seçilebilmemesi için Gazi Paşa Hazretleri'nin teklifinin kanunlaşması gerekir. Genelleşmiş olan bir zaafın sürdürülmesi anlamı yoktur. Partinin bütün millete karşı yüklediği sorumluluğun gereklerini uygun olarak hareket etmek zaruridir."

İnönü'nün ardından kürsüye Abdurrahman Şeref Bey geldi, kısa ve öz konuştu:

"Hükümet şekillerini teker teker sayılmasına gerek yoktur. 'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' dedikten sonra kime sorarsanız sorununuz, bu Cumhuriyet'tir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!"


(*) Nutuk, Kemal Atatürk, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Atatürk Araştırma Merkezi, 2006, S: 551-554)

Tolga Şardan kimdir?

Tolga Şardan, 1988'de yerel yayımlanan Ankara Ulus gazetesinde mesleğe başladı. 1989'dan 2018'e kadar Milliyet gazetesinde polis muhabirliği, Ankara Temsilci Yardımcılığı ve köşe yazarlığı yaptı. 

Haber ve yazılarıyla, 1992'den itibaren Çetin Emeç, Muammer Yaşar Bostancı, Abdi İpekçi'nin adını taşıyan gazetecilik ödüllerini aldı. Yanı sıra, haberleri Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Türkiye Spor Yazarları Derneği'nce ödüle layık bulundu. 

Ayrıca, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nce verilen 2021 Yılı Basın Özgürlüğü Ödülü'nün sahibi oldu. 

Şardan, 2019'da Doğan Kitap'tan yayımlanan "Komonist Masası'nda Nazım Hikmet" adlı araştırma dalındaki kitabını kaleme aldı. 

2019'dan bu yana T24'te çoğunlukla güvenlik konularını ele aldığı Büyüteç adlı köşeyi yazıyor.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Adalet arayan acılı bir annenin feryadı ve bürokrasi isyanı

6 kişinin yaşamını yitirmesine neden olan ihmaller zincirinin halkaları üzerindeki sis perdesi, zor da olsa yavaş yavaş kalkıyor

Mersin’de aslında ne oldu?

Soylu’nun 2021’de çıkarılan il emniyet müdürleri kararnamesiyle mevcut Mersin Emniyet Müdürü Mehmet Şahne İzmir Emniyet Müdürü, Erzurum Emniyet Müdürü Mehmet Aslan ise Mersin Emniyet Müdürü atandı. İşte ne olduysa, bundan sonra oldu!

Askeri soruşturma heyeti, kursiyerler ve okul yönetimi için hangi görüşlere ulaştı?

İktidarın FETÖ'yle mücadelede milat olduğunu ifade ettiği 17 - 25 Aralık 2013'ten bu yana askeriye ve emniyet gibi üniformalı, silahlı kamu kurumlardan başlayan tasfiyelerde boşalan kadrolara yapılan görevlendirmelerdeki tercihlerin yarın ne şekilde sonuçlanabileceği daha bugünden belli