26 Mayıs 2019

‘Devletin Tunç-eli’ yine mi inecek Dersim üzerine?

“Devletin Tunç-Eli”ni, fırsat bulup tekrar Dersim’in üzerine indirmek isteyenlerle aynı safta yer almayın!..

Dersim bağlamında bizim yakın dönem tarihimizin Dersim’i parantezde tutmakla parantezden çıkarmak arasında sarkaçsal bir salınım içinde akıp gittiğini söylemek mümkün.

“Dersim’i Parantezden Çıkarmak” bir kitap adı; benim bir yazı başlığımdan iktibasla üretilmiş bir kitap adı. 2011 yılında, o zaman da yazmakta olduğum T24’te, “1. Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu” ardından kaleme aldığım değerlendirme yazısında kullandım ben bu başlığı... 

Söz konusu Sempozyum’un en ayırt edici yanı hem yukarıda görüldüğü üzere adında, hem de pek çok oturum başlığında “Tunceli” adının yanında parantez içinde “Dersim”in yer almasıydı. İşte birkaç örnek: “Tunceli (Dersim) Ekonomisi: Olanaklar ve/veya Olanaksızlıklar”; “Tunceli (Dersim) ve Kimlik”; Hâkim ve Muhalif Algıda Tunceli (Dersim); Tunceli (Dersim)’de Toplumsal, Demografik ve Mekânsal Göstergeler; “Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu Biterken”.

Burada çok açık şekilde ortada olan tablo, “Dersim” adının eskisi gibi (daha doğrusu 1935’ten beri) resmen yasaklı olmaktan artık çıksa bile yine de “Tunceli” karşısında ikincilliğini, ona tâbiliğini aksettirir şekilde parantez içinde, “ürkek” kullanılmasıydı. Dersim, Tunceli’nin hâlâ ancak parantez içinde telaffuz edilebilen “esas” adıydı.

Ve Dersim’in gelecekte parantez içinden çıkıp çıkmayacağı hususu da belirsizdi o yıllarda...

 

Bir ‘günah-çıkartma’ meselesi

İşte şimdi, resmi adıyla “Tunceli Belediyesi”, Komünist Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu öncülüğünde, Dersim’i “parantezden çıkarma”ya, üstelik son derece iyi niyetli şekilde, kendi meşruluk sınırlarını da bilerek teşebbüs etti. 

Ve yer yerinden oynadı.

Öyle ki Komünist Başkan’a kamuoyunda sahip çıkan anaakım popüler figürlerden Gökhan Özoğuz da, Fatih Portakal da “Olmadı böyle” demeye getiren Twitter paylaşımlarında bulundular.

Bakın Fatih Portakal ne yazmış:

“Bu mudur? Dersim denilse ne olur? Tunceli denilse ne olur? Yeni ve gereksiz tartışma konusu daha yaratıldı. Bunca sorun arasında, Başkan Fatih Maçoğlu, yeri miydi? Boşa giden enerji!!!” (Evet, yan yana üç ünlem var.)

Denilecek belli: Portakal orda kal!..

Özdemir Asaf şiir için çok güzel söylemiş: “Şiir bilet almaz.”

Komünizm de öyledir; bilet almaz!..

Bu öyle, o dense ne olur, bu dense ne olur diye basitleştirilecek, konjonktürel hesaplarla hareket edilip bekleme odasına alınacak, “yer” için bilet kuyruğuna girilecek mahiyette bir iş, mevzu, mesele değil.

Bu, Cumhuriyet tarihinin yüz karalarından bir hadise ile yüzleşme, hesaplaşma işi.

Bir “günah-çıkartma” meselesi.

“Yedi T” nedir, öğrenelim!

Burada 1937-38’de Dersim’de “devlet marifetiyle” halka yapılanların ayrıntısına girecek değilim. Uzun mu uzun ve feci bir gerçek hayat hikâyesi bu.

(Aslında gayet ironik, trajikomik ve ibretlik şekilde 37-38’de yaşananlara devlet diliyle “Dersim Harekâtı” denmesi bile Tunceli’nin “özde” Dersim olduğunun “resmen” teslimi ve tescili değil mi?! Niçin "Tunceli Harekâtı" değil de “Dersim Harekâtı”?)

Bununla birlikte “1937-38” nedir, bilmek-öğrenmek isteyenler için şu matbu ve elektronik çalışmalara yönlendirmede bulunmadan da geçmeyeceğim: Kitap olarak, yazımın başında zikrettiğim, 2013 yılında yayımlanmış Dersim’i Parantezden Çıkarmak – Dersim Sempozyumu’nun Ardından (Der. Zeliha Hepkon, Songül Aydın, Şükrü Aslan, İletişim Yayınları) ve Herkesin Bildiği Sır: Dersim (Der. Şükrü Aslan, İletişim, 2010). Bir belgesel-çifti olduğu söylenebilecek ve izlediğimden beri bu ülkenin bir yurttaşı olarak bende yarattığı iç-rahatsızlığından hâlâ kurtulamadığım diğer çalışmalar ise Nezahat Gündoğan ve Kazım Gündoğan’ın birbirini izleyen/tamamlayan filmleri, Dersim’in Kayıp Kızları ve Hay Way Zaman

Bunları okuyun/izleyin, bu “iş”in öyle yerinin-zamanının gelmesi beklenecek/önerilecek, anlık-stratejik siyasi hesaplara gelmeyecek/getirilemeyecek bir insanlık, vicdan ve ahlâk yükünü sırtımıza bindirdiğini anlarsınız!..

Fakat hâlâ bu yönlendirme çabam kâfi gelmiyor ve illa burada bir şeyler duyma ısrarında bulunuyorsanız, o zaman yıllar önce yaptığım gibi, Kürt-Alevi tarihi ve kültürü üzerine çalışmaya bir ömür vermiş değerli yazar Mehmet Bayrak’ın “7T” formülü ile Dersim’de ne olduğuna ilişkin fazla söze hacet bırakmayacak bir özet geçelim:

“Te’dip (terbiye etme), tenkil (uzaklaştırma), taktil (kesme-parçalama), tehcir (göç ettirme), temsil (asimile etme), temdin (medenileştirme), tasfiye (arıtma).”

İşte bu “7T”nin “anı”sını Dersim coğrafyası insanının zihninde ve kalbinde her daim adeta bir sürekli işkence gibi taptaze tutan bir başka “T” de Tunceli’nin T’sidir.

Ve bu yüzden de öyle, “Dersim dense ne olur, Tunceli dense ne olur” diye “cik cik”leyerek (malûm, “tweet”, kuş ötüşü demek) geçiştirmek mümkün değil bu mevzuyu.

Bir “etnikkırım” nişanesi olarak “Tunceli”

“1925 Şark Islahat Planı”na kadar geri giden bir sürecin uygulama safhası olduğu söylenebilecek “1935 Tunceli Kanunu” ile birlikte Tunceli adı, Dersim’i de içine alacak şekilde, yeni bir il düzenlemesine oturtulmuş bu coğrafyaya verildi. Dersim’in bunun içinde “eritilmesi” ereğiyle…

Tunceli’nin “Tunç Eli”nden geldiği, “Tunç gibi sağlam insanların diyarı” anlamında kullanıma sokulduğu söylenmekte. Her halükârda söz konusu beşerî-kültürel coğrafyanın bir parçası olmayan bu ad, onunla birlikte Dersim’i oluşturan pek çok yer isminin de değiştirilmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Böylece coğrafyanın etno-kültürel dokusu tahrip ve tahriş edilmiştir (bakın, “T”lerin sonu gelmiyor!).

Bizim antropolojide çok sık kullandığımız ama gündelik dilde soykırım (genocide) kadar yaygınlaşmamış tabirle, bir “etnikkırım” (ethnocide) uygulamasıdır bu… Yani, bir insan topluluğunun beşerî varlığını değil (o, soykırım) ama kültürel varlığını imha etme girişimi.

Etnikkırımın yolu, insanların zihnine ve gönlüne “memleket” olarak işlemiş yer adlarını değiştirmekle başlar.

Dersim’de “soykırım” demeye varacak katliamlar da yapıldı, “etnikkırım” denmeyi hak edecek tasarruflar da gerçekleştirildi.

Ve Tunceli adı, bu ikincisinin “timsali” (işte yine bir “T” daha!).

 

Katilin adını, maktulün çocuğuna vermek!

Üstelik bu ad, esas olarak, 1935 Tunceli Kanunu’nun ihdası ile birlikte bölgeye bir tür olağanüstü hâl komutan-valisi olarak atanmış General Abdullah Alpdoğan’ın 37-38 olaylarında ağzından çıktığı söylenen“Devletin ‘Tunç eli’ Dersim’in üzerine inecek” sözü ile yerleşip kökleşmiştir insanların zihinlerinde.

Demek ki tablo şu: Bir coğrafyada, o coğrafyanın tarihsel/kültürel bir parçası olarak yaşıyorsunuz ve parçası olduğunuz bu coğrafyanın adı, sizin varlığınıza reva görülmüş korkunç bir resmi “ameliye”nin pratisyenlerinin dilinden dökülenlerle irtibatlanıyor.

Yani, katilin adının maktulün çocuğuna verilmesi gibi bir şey!..

İfadem çok mu ağır?..

Atılan “Sırası mı şimdi; Dersim denilse ne, Tunceli denilse ne?” tweet’leri ne kadar “hafif”se bu da o kadar ağır!..

 

“Parantez” açıldı, kapatıldı!

Fatih Başkan’ın yaptığı doğrudur.

O, memleketinin evlerinde, sokaklarında, meydanlarında, insanların tarihsel belleğinde ve kültürel ruhunda yerinden edilememiş olanı “Şehremini” olarak tanıyor, benimsiyor, öne çıkarıyor.

Bunu yaparken Türkiye’nin “resmi” gerçekliğinin dışında uzağında bir romantik ve “hülyalı” tavır içinde de değil. Şöyle diyor:

“Yaptığımız belediye meclisi toplantısı sırasında önergeyle bu yönde başvuru yapıldı, arkadaşlarımızın çoğunun oylarıyla bu karar alındı ama hepimiz biliyoruz ki belediye meclislerinin aldığı kararların tamamı valilik makamına gidiyor. Valilik onaylamazsa zaten karar uygulanamaz. Bizim verdiğimiz, uyguladığımız bir karar yok. Alınan belediye meclisi kararı il makamına gönderildi.”

Sonuçta da zaten an itibarıyla Valiliğin yıldırım hızıyla yaptığı başvuru üzerine Erzincan İdare Mahkemesi kararı uygulanamadan durdurdu.

Dersim, yine paranteze alındı!..

 

Kimliği “yüzmek”!

Başkan Maçoğlu’nun bir diğer ifadesi aslında “resmi-siyaset”le “özgül-kültür” arasındaki gerilimi çok güzel yansıtmakta. O, yaptıklarının, Dersim adını politikleştirmek değil, halkın talepleri doğrultusunda hareket etmek olduğunu söylemiş.

Hasılı kelam, bizim söyleyeceğimiz de şu:

Siz istediğiniz kadar “Sen şu değil busun; burası da şu değil bu” deyin insanlara…

Kimlik, “Homo sapiens”in kültürel derisidir. O “deri”yi yüzüp bir başka “deri” yapıştıramazsınız insanın üzerine…

Bunu yapmaya çalışmaktır soykırım, etnikkırım, taktil, tehcir... Tekrar sıralamayalım “7T”yi!..

“Deri”yi yüzüp onun yerine başka deri yapıştırmaya kalkmayın!

Dersim adına ferasetle, vicdanla, olgunlukla yaklaşın; onu engellemeyin, geçit verin!

Bir siyasal-tarihsel yanlışla, ayıpla, günahla yüzleşin, hesaplaşın, halleşin!

Ve bırakın şu “Sırası mı şimdi” diye tweet olup şakımayı…

Sosyo-tarihsel ve kültürel olarak geçerli yerde durun: Dersim, Dersim’dir.

“Devletin Tunç-Eli”ni, fırsat bulup tekrar Dersim’in üzerine indirmek isteyenlerle aynı safta yer almayın!..

Yazarın Diğer Yazıları

Sen bize lâyıksın İstanbul!

Esas olan, İstanbul’un hiç, hiç, hiç bitmeyeceğini bilerek yaşamaktır İstanbul’da... Kendisi hiç hiç hiç bitmeyecekmiş gibi, İstanbul'u dünyevi hırslarına adeta yaşmak yaparak yaşamak değil…

"Zorbalaştığında yok ettiğin, kendi özgürlüğündür": Orwell notları

Bu yıl George Orwell’in başyapıtı “1984”ün ilk kez okurla buluşmasının 70’inci yıldönümü... Ve onun distopik hayalinin hayata geçtiği, yürürlükte olduğu kanısı/duygusu, Doğu’dan Batı’ya geniş bir çeperde yaygınlık kazanmış durumda

Mevzubahis iktidarsa ‘Kürdistan’ teferruatmış!

Yahu Efendiler, hepi topu iki ay geçti, nereden nereye geldiniz Kürdistan lafzında böyle bir lahzada?.. Bu ne dönüş, bu ne kıvraklık, bu ne elastikiyet? Bu ne, terazi lastik jimnastik?!..