16 Şubat 2023

Deprem notları Hatay: Yarını olmamak ne kötü

Az ileride bir bina, önünde park etmiş arabaların üzerine çökmüş. İnsanlar hepimizin yaptığı gibi evlerinin önüne arabalarını park edip akşam yemeklerini yiyip uyumuşlar ve yarınları  olamamış. Yarını olmamak ne kötü. Enkazdan canlı çıkmış olsan bile hayatta olmaya sevinememek...

HATAY 

Acıyı bilirim. İnsanın kardeşini, babasını kaybetmesinin dinmeyen kederini bilirim. Ama hiç tanımadığım insanların acısını iliklerine kadar hissetmek, durduğun yerde duramamak, konuşurken gözlerinin dolması, geceleri uyuyamamak, kolektif acının her gün büyüyerek insanın ciğerini dağlaması en az yakınını kaybetmek denli sarsıcı bir duygu. Ben de yurt içindeki, yurt dışındaki milyonlarca vatandaşımız gibi depremden sonra bu haldeydim. Bir şeyler yapmak isteyip yapamamak, kedere acıya yeterince ortak olamamak, bağış yapmanın ötesinde, sıkıntı içindeki insanlardan birinin elini olsun tutamamak beni de çoğumuz gibi boğuyordu.

 

 Doktor Canan Kaftancıoğlu’nun oluşturduğu, ağırlıklı olarak sağlıkçıların bulunduğu gönüllüler grubuyla Hatay’a gitmek, orada yaşayan kardeşlerimizden birine bile olsa dokunabilmek imkânını verdi. 10 Şubat Cuma günü gönüllülerden oluşan bu grupla Adana’ya oradan da Hatay’a gittik. Yolda İskenderun’dan geçerken limanda sönmüş yangının hâlâ tüten dumanı sonraki günlerde altında yaşayacağımız kara bulutların ilk işaretiydi. Belen mevkiine geldiğimizde yıkılan binalar ortaya çıkmaya başladı. 99 depreminde genç bir cerrah olarak sahada ve hastanede çalışmış, depremin ne olduğunu az çok bilen biriydim. Daha doğrusu öyle olduğumu sanıyordum. Hatay’a yaklaşırken bölgeye malzeme getiren tırların dönüşünden kaynaklı aksi istikamette ciddi bir trafik vardı.

 Yaklaşık üç saatlik bir yolculuğun ardından Hatay’a ulaştık. Biz Defne ilçesi tarafına gidecektik. Şehre girer girmez trafik tıkandı. Yol boyunca ağır ilerleyen trafikte felaketin korkunçluğu yüreğimize oturmaya başladı. Bir süre sonra içinde bulunduğumuz minibüs gidemez oldu. İndik ve yürümeye başladık. Ağır bombardıman altında kalmış bir şehir gibiydi Hatay. Bloklar halinde yıkılmış apartmanlar, yıkıntıların altında kalmış arabalar. Yürürken caddeyi kesen sokağa baktığınızda sokağın tamamen yıkıntılarla kaplanmış olduğunu görüyorsunuz. Tek bir sağlam yapı yok, bir sonraki sokak da öyle, bir sonraki de, bir sonraki de…

 Yolda Canan Hanım’ı tanıyıp yanımıza gelenler oluyor. Gözleri yaşlı, bedbin, hayatları boyunca dinmeyecek bir acının yüreklerine oturduğu insanlar. “Cenazelerimizi gömemiyoruz” diyorlar. “Enkazdan çıkarttık, ama böyle sokak ortasında ne yapacağımızı bilemeden bekliyoruz”. O anda yerde yatan örtüye sarılmış bir cenaze görüyoruz. Yol boyunca sokaklarda yatan cenaze sayısı artıyor. İnsanlar perişan. Defin ruhsatını almak için cenazenin belli bir yere götürülmesi ve orada savcı tarafından görülerek gerekli belgenin verilmesi gerekiyormuş. Ancak cenazeleri götürecek araç yok, araç varsa mazot yok, mazot bulunsa yolların bir kısmı kapalı. Buna rağmen cenazesini almış ve köyüne götürüp defin ruhsatı almadan gömmek isteyen insanlar var. Canan Hanım “Yapmayın, defin ruhsatı olmadan gömmeyin” diyor. Sonradan ortaya çıkabilecek onlarca hukuki sorunla karşılaşabilirler. Cinayetle bile suçlanmak mümkün. Ama cenazeler sokakta. Peki ne yapacak bu insanlar?

Armutlu Mahallesi'nden geçiyoruz. Yollarda büyük çatlaklar, bir yerde yol ikiye ayrılmış, bir kısmı yükselmiş, bir kısmı aşağıda kalmış ve yarığın içine yuvarlanmış bir araba. Az ileride bir bina, önünde park etmiş arabaların üzerine çökmüş. İnsanlar hepimizin yaptığı gibi evlerinin önüne arabalarını park edip akşam yemeklerini yiyip uyumuşlar ve yarınları  olamamış. Yarını olmamak ne kötü. Enkazdan canlı çıkmış olsan bile hayatta olmaya sevinememek.

Bir meydandan geçiyoruz. Sırtlarında TKP yazan kırmızı yelekleriyle gencecik insanlar oradan oraya koşturuyorlar. “İlk onlar geldi” diyor bir depremzede. Yemek veriyorlar, battaniye veriyorlar, çadır kuruyorlar. Hayatlarında Komünist Parti'ye hiç oy vermemiş, vermek akıllarının ucundan bile geçmemiş insanların yardımına koşmuş partili gençler. Nihayet konuşlanacağımız Sevgi Parkı'na ulaşıyoruz. Büyük bir park. Hemen yanında Asi Nehri akıyor. Parkın bir yanına TİP yerleşmiş. Partili gönüllüler, aş dağıtıyorlar,  tıbbi destek veriyorlar, giysi ihtiyacı olanlara giysi dağıtıyorlar. Biz de parkın bir başka kısmına yerleşiyoruz. Milletvekili Doktor Cihangir İslam karşılıyor bizi orada. Acil çözüm bulunması gereken mesele defin ruhsatı konusu. Kendisi de Adli Tabip olan Canan Hanım, Düzce depremindeki deneyiminden yola çıkarak bir Adli Tabip ve iki doktorun imzasıyla kimlikleri belli cenazelere defin ruhsatı verilebileceğini söylüyor ve bunun için girişimlerde bulunuyor. Sağlık bakanına, Adalet Bakanı'na ulaşmaya çalışıyorlar. Sonunda İl Sağlık Müdürlüğü'ne bir dilekçeyle başvuruyoruz, altında hepimizin diploma numaraları olan bir dilekçe. Ama sonuç alamıyoruz.

 Aradan bir kaç saat geçtikten sonra Adana’dan yola çıktığımız minibüs bulunduğumuz yere ulaşıyor. Eşyalarımızı indiriyoruz. Akşama doğru hava soğuyor. Bu arada İstanbul’dan aynı hastanede çalıştığımız Doktor Nesrin Erçelen arıyor. Kendisi de Hataylı ve ilk günden beri bölgeye yardım etmek için çırpınıp duruyor. Harbiye tarafında bacağı kırık bir hasta olduğunu yardım etme imkanımız olup olmadığını soruyor. Adan Belediyesine ait bir ambulans var, bizimle birlikte gelmiş olan. Ambulansla gidip hastayı çalışan tek hastane olan Üniversite Hastanesine götürebilir miyiz diye konuşuyoruz. “Ben götürürüm” diyorum.  Peş peşe telefonlar geliyor, hastayı alabilecek misiniz diye. Bu arada hava iyice kararıyor. Yolu nasıl bulacağız sorunu Hataylı bir doktor arkadaşımızın yanımıza kattığı kendisi de bir depremzede olan Salim Sürmeli’nin ambulansa binmesiyle çözülüyor.

Harbiye'de biraz aradıktan sonra bir pazar yerinde hastayı buluyoruz. Onlarca insan pazar yerini mesken tutmuş, soğukta dört tarafı açık üstü kapalı pazar meydanında yaşamaya çalışıyor. Almak için geldiğimiz hastanın kalçası kırık gibi, ağrıdan hareket ettiremiyor bacağını. Depremin ilk gününden beri bir sandalye üzerinde oturuyor. Yardımına gelen kimse olmamış. Ambulansı gören başkaları da geliyor. Biri diyabet hastası, kan şekerini ölçtürmek istiyor, bir başkasının babasının açık yarası var. Ambulansı kapasitesinin üstünde hastayla dolduruyoruz. Kalçası kırık hastanın kız kardeşi "ben de refakatçi olarak geleceğim" diye ısrar ediyor, yoksa göndermem kardeşimi diyor. Onu da alıyoruz.

 Yola çıkıyoruz ama trafik felaket. Hataylı Salim Bey bizi ara yollara sokuyor. Ama yol sık sık yıkılmış bir bina nedeniyle bitiyor. Ana yola çıkıyoruz tekrar ama ilerlemek mümkün değil. Tekrar şehir içine giriyoruz ama aynı durum şehrin bu tarafında da var, yıkılan binalarla kapanmış yollar. Ambulansı kullanan Erman sonunda çaresiz ters yola giriyor. Siren sesleri ve çakarları yakarak ters yoldan yaklaşık beş kilometre giderek Üniversite Hastanesi'ne ulaşıyoruz yola çıktıktan 2.5 saat sonra. Hastaneye vardığımızda refakatçi olarak gelmek isteyen hanımın kendisi şikayet etmese de bacağının alt kısmında ciddi bir yaralanma olduğunu fark ediyorum. Bacağı davul gibi şişmiş. Belli ki ezilmeye bağlı kompartman sendromu gelişmiş.

Hastane önünde yirmiye yakın ambulans. Dolup taşıyor. Hastayı teslim edecek kimse bulamıyoruz. Tüm sağlıkçılar depremzedelerle meşgul. İstanbul’dan hastaya bizi yönlendiren Doktor Nesrin Hanım bir isim ve telefon veriyor. Çocuk doktoru Çiğdem Hanım. Kendisine ulaşıyorum. Üniversitede Pediatri bölümünün hocası. Hastane içinde o da birilerine yardım etmekle meşgul. Biraz sonra geliyor. Yorgunluğu o kadar belli ki. 72 saattir ayaktayım diyor. Getirdiğimiz hastayla ilgileniyor, acilden bir doktora emanet ediyor hastamızı. Ambulansla tekrar Sevgi Parkı'na dönüyoruz. Bize eşlik eden Salim Bey ailesiyle dağdaki köyüne gitmiş, evi yıkılmamış ama hasarlı. Onu yolda bırakıyoruz. Ekip ateş yakmış ısınmaya çalışıyor.

Benim iyi bir uyku tulumum var. Açıkta yatacağım. Kefen bezi topları var etrafta. İki yanıma onları koyup rüzgarı kesmeye çalışarak tulumun içine giriyorum. Depremde evlerinden yerlerinden olmuş onca insan gecenin soğuğuna nasıl dayanıyor acaba? Bu nasıl bir felaket?

 (Sürecek...)

Talat Kırış kimdir?

Talat Kırış, 1961 yılında İstanbul'da Süleymaniye Doğumevi'nde dünyaya geldi. Sırasıyla Ataköy İlkokulu, İstanbul Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirdi.

Öğrenciliği sırasında yurtiçi ve yurtdışında kaza cerrahisi ve beyin cerrahisi kliniklerinde staj yaptı. Prof. Dr. Türkan Saylan'la birlikte Van'da lepra hastalığı üzerine saha çalışmalarına katıldı. Konya Devlet Hastanesi Acil Bölümü'nde mecburi hizmetini; 1986-1992 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı'nda ihtisasını tamamladı. Uzmanlık tez çalışmasıyla Beyin Araştırmaları Derneği ve Japon Nörotravma Derneği'nden ödül aldı. Uzmanlık sonrası Kartal Eğitim Araştırma ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanelerinde çalıştı.

1995-1996 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri, Arizona, Phoenix'te bulunan Barrow Nöroloji Enstitüsü'nde burslu olarak, kafa kaidesi tümörleri ve beyin damar hastalıkları üzerine üst ihtisas yaptı. İstanbul Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı'nda 1999 yılında doçent, 2006 yılında profesör oldu.

2006 yılında 9. Uluslararası Serebral Vazospazm Kongresi'nin başkanlığını yaptı. Türk Nöroşirurji Derneği Yeterlik Kurulu kurucu üyeliği, Nörovasküler Eğitim Öğretim Grubu başkanlığı, Nöroonkoloji Eğitim Öğretim Grubu başkanlığı, Temel Kurslar eş başkanlığı, yönetim kurulu üyelikleri, Türk Nöroşirurji Dergisi ve Turkish Neurosurgery dergileri baş editörlüğü, Nöroonkoloji Derneği ikinci başkanlığı ve Türk Nöroşirurji Derneği başkanlığı yaptı.

Avrupa Nöroşirurji Dernekleri Birliği Araştırma Komitesi üyeliği görevinde bulundu. Akdeniz Beyin Cerrahları Derneği Eğitim Komitesi Başkanı olan Kırış, 2017-2021 yılları arasında Dünya Nöroşirurji Dernekleri Federasyonu Beyin Damar Hastalıkları Komitesi Başkanlığı yaptı.

Dünya Nöroşirurji Dernekleri Federasyonu'nda Türk Nöroşirurji Derneği'ni temsil eden delege olan Prof. Dr. Talat Kırış, meslek yaşamını Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi ve Koç Üniversitesi Hastanesi Beyin Cerrahisi bölümlerinde sürdürüyor.

Kırış'ın editörleri arasında bulunduğu İngilizce iki kitabı, 100'den fazla kitap bölümü, ulusal ve uluslararası dergilerde makaleleri yayımlandı; çok sayıda ülkede beyin cerrahisinin çeşitli alanlarında eğitim kursları ve konferanslar verdi, yurtiçi ve yurtdışında eğitim amacıyla çok sayıda beyin cerrahının izlediği canlı ameliyatlar yaptı.

Tıbbiye öğrenciliği yıllarından itibaren 40 yılı aşan öğretim üyeliği ve hekimlik hayatını, 2021'de yayımlanan "Beyne Giden Yol / Bir Beyin Cerrahının Anıları" adını verdiği kitabında anlattı. TEDx ve farklı sosyal platformlarda konuşmaları yayımlanan Kırış, aynı zamanda kıdemli bir denizci olarak Güney Amerika'dan Antarktika'ya kadar uzanan yelkenli seyahatler yaptı, Grönland'da kanoyla Kuzey Kutup dairesi geçiş yaptı. Anılarında hayalini, "Bir Şehir Hatları Vapuru'na ismimin verilmesini isterim. Kimbilir, kısmet..." sözleriyle paylaştı.

Gençlik yıllarından itibaren yazın dünyasıyla ilgilendi, 1984 yılında Düşün dergisi masal yarışmasında mansiyon kazandı. Argos sanat dergisinde öykü ve denemeleri, Cumhuriyet ve Radikal gazetelerinde yazıları yayımlandı. 2012 yılından Yacht Türkiye dergisinde yazmaya başladı.

Ağustos 2019'dan itibaren T24'te düzenli yazılar yazıyor.

                                                                                                                                                                                                    

Yazarın Diğer Yazıları

Bir devlet görevlisiyle bir vatandaşın diyaloğu

"Yok Can Atalay, yok Osman Kavala, yok Selahattin Demirtaş... Onlar ne isterse, nasıl isterse öyle oluyor, olacak"

Mert katillerin ülkesi

Mamafih Sabahattin Aliler de, Uğur Mumcular da, Abdi İpekçiler de, Bedrettin Cömertler de, Bahçelievler'de katledilen yedi genç de, 1 Mayıs 1977'de üzerlerine ateş açılıp vurulanlar ve saymakla bitmeyecek pek çok vatansever gibi Hrant Dink de, birilerinin gözünde mert olan katillerce katledilmişlerdir

Gökkuşağı bebekler

Artık yağmurlar renkli yağıyordu dünyaya...