25 Ekim 2018

‘Unutulan' unutulmasın!

Aslında hüngür şakır ağlatacakken kendi gerçeklerinden kaçmak için yine çareyi oyun kurmakta bulan iki Ermeni kadının dramı ne yazık ki tiyatro gerçeğine de denk düşüyor

Unutulan Elif Ongan Tekçe tarafından  dilin diyalektiği üzerine inşa edilen ve ana meselesi hatırlanmak isteyenlerin var olamayışlarını anlatan yumuşacık bir trajedi, ya da naif bir kara-komedi veya mini bir müzikal neredeyse. İki kişilik dev bir kadroyla şarkılar, kantolar, ninniler ve ağıtlar eşliğinde yok sayılanların ve var olduklarından kendileri dahi şüpheye düşenlerin iç ısıtan hikayesi şeklinde de özetlenebilir. Bir otelin bodrum katında unutulan belki de terk edilen hatta hapsedilen daha doğrusu rehin bırakılan Mari ve Nvart’ın kahreden yaşam öyküsü. Turne sırasında kumpanya otel masrafını ödeyemediği için masraflara karşılık bırakılan ve daha sonra otelden alınmayan iki oyuncunun  hazin bekleyişleri ve zamanın geçmek bilmediği bir bodrum katında yeni temsil hayalleri kurarak kendilerini kandırmaya çalışan iki tiyatro emekçisi…

Aslında hüngür şakır ağlatacakken kendi gerçeklerinden kaçmak için yine çareyi oyun kurmakta bulan iki Ermeni kadının dramı ne yazık ki tiyatro gerçeğine de denk düşüyor. Açlık sınırındaki yokluğa karşın inatla oyun kurmaya ve hikaye anlatma aşklarına karşın seyircinin onların ne varlığını ne de yokluklarını fark etmemesi ancak oyuncunun içinde hiç sönmeyen ‘anlatma’ ateşi… Zaten yönetmen Sanem Öge’de karakterlerin ne yalnızlıklarını, açlıklarını, tüm sevdiklerine ulaşmanın imkansızlığını ne de kaskatı bir bodrum katının kanalizasyon borularının sesini, kokusunu ve klostrrofobik gerçekliğini vurgulamayı tercih ediyor. Acımasız gerçeklerin çıkışsızlığını karakterler oyun içinde oyun kurarak aşmaya çalışırken seyirci de izlediği trajedinin nihayetinde bir oyun olduğunu (oyun da sürekli bunu vurguluyor zaten) hatırlayarak rahatlıyor.

Tüm içerik ve işleyişin dışında oyunun asıl mucizevi güzelliği dilinden doğuyor ve bu dil öyle şenlikli bir akış yaratıyor ki en başından en sonuna tatlı bir gülümsemeyi nakış gibi seyircinin yüzüne işliyor. İç yaksa da yüz güldürmesi aslında unutulan koskoca bir ortak tarihi yad ederken ki iyimserliğinden kaynaklanıyor. ‘Unutulan’ dil diyalektiğinden adeta hasret kalınan bir retorik üreterek Tarihçi Şükrü Ilıcak’ın Kocayan ailesinin Ermenice alfabeyle Türkçe yazılan 100 yıllık mektuplarını ve diller arası etkileşimi çalışmasını hatırlatıyor.  Ilıcak, “Dil değişimi sadece devletlerin asimilasyon politikaları sonucunda olmuyor. İnsanlar anadillerinden gönüllü olarak ya da kendiliklerinden, hayat gailesinin içinde bilincine varmadan, feragat edebiliyorlar” diyor.[1]  Her şeyi bir yana bırakıp Ermeni alfabesiyle Türkçe yazılan mektupların ya da oyundaki Mari ve Nvart gibi Ermeniceden bambaşka bir Türkçe yaratan karakterlerin unutulmasının hazin yalnızlığına üzüyor.

Burçak Karaboğa Güney (Nıvart) ve yine Elif Ongan Tekçe (Mari) tarafından başarıyla clown çizgisinde oynanan ve aslında üstün bir performans gerektiren teknikle şiirsellik ve sakarlık birleşiyor. Böylece çocuksu bir samimiyet, çılgınlık ve dürüstlük üst üste ve iç içe geçiyor. Tabii bir de kendilerine ‘Yersiz Kumpanya’  adı veren üç kadının feminist dramaturjisi eklenince özgün ve unutulmaması gereken bir iş çıkıyor ortaya.

Not: Bu arada PressHistor tarafından yayınlanan kitap kitapçılarda satılmıyor. “Sevgülü Oğlum Garabed” adını taşıyan kitabı edinmek isteyenler HistorPress’in sayfasından sipariş edebilirler.