02 Aralık 2018

Mesut Arslan'ın "kafa açan" oyunu; Gece Sempozyumu

"Bence İstanbul transdciplineer bir tiyatro ile tanışıyor, bu onun kafa karışıklığı hepimizde"

Eric De Volder’in uygarlaşan insanın sistemdeki çıkmazlarını aile üzerinden anlattığı Gece Sempozyumu Mesut Arslan’ın tanımlanması zor yönetimiyle eşsiz bir izleğe dönüşüyor.

Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nin bu oyun için özel olarak hazırladığı sahne düzeneğiyle görsel bir şov, oyun veya tecrübeye şahit hatta ortak oluyorsunuz.

Tanımlaması zor ama zaten şart değil. Sanki her şeyi anladınız da bu mu eksik kaldı, en iyisi oyunu izleyin, tanımların anlamları ne kadar eksilttiğini fark edin ve Gece Sempozyumu’ndan eksik kalmayın bari.

Güven Kıraç, Derya Alabora, Serhat Kılıç, Mert Fırat Ersin Umut Güler, Yaşar Bayram Gül ve Pervin Bağdat’a topaçlar eşlik ediyor. Şaka değil gerçekten. Eh yani sizin hayatınıza da bir sürü şeyler (masa, kapı, kitap, araba, koltuk, kolye, oyuncak, oyuncak olmayan oyuncaklar, vb, gibi gibi şeyler, hiçbir şeyler ve her şeyler ) eşlik etmiyor mu?

Mesut Arslan bakın nasıl cevaplıyor sorularımızı… Buyurunuz!

Gece Sempozyumu nefes kesen, ezber bozan, tiyatronun yapısını esneten ve yeni tanımlara zorlayan enteresan bir oyun. Oyun mu, performans mı, hepsi mi, hiçbiri mi?

Çok teşekkürler öncelikle! Valla ben de bilmiyorum içinde bir tiyatro metni var ki tiyatro diyeceğim, ayrıca içinde bir tasarım var enstalasyon- görsel sanat diyeceğim ama içinde bir kareografi de var… Ya da birçok oyuncuyu kıskandıracak kadar tiyatro oynayan topaçlar. Direkt karakterden oynamayan daha performatif yerden oynayan oyuncular. Bence İstanbul transdciplineer bir tiyatro ile tanışıyor, bu onun kafa karışıklığı hepimizde.

Sahne biraz arena, biraz stadyum ve sanki merkezi seyirciye de fazlasıyla bulaşan, kapsayan ilginç ve çok çekici bir yapı. Yakın seyirciyi de kapsıyor ancak amaç o basit anlamda ve çoktan demode kaçan ‘interaktif’ olma klişesi değil. Nedir pekiyi?

Oyunun içinde inandığım tek şey an. Anı yakalayabilmek. O ana düşmek değil meselem. O anı yakalamak. Çok zor bir şey yapmaya çalışıyor bu oyun. Anı yakaladığı anlarda seni de yakalıyor. İste o an zaman yakalanıyor ve seyirci de hareket ediyor içinde. Oyun, oyuncular, metin, seyirci, tasarım bir araya geliyor anın içinde. İşte biz buna yaşam diyoruz ama ben buna Tiyatro diyorum. 

Ah o topaçlar nedir Allah aşkına? Sanki içimde dönüyor, sağa sola çarpıyor ve yorulup duruyorlar ama etkisi oyuncular kadar güçlü ve açıklanamaz… Siz açıklayın lütfen?

(Gülüyor) Topaçlar tahmin edilemezler! Unpredictble! Bilemiyorsunuz ne yapacaklarını. Çok ama çok şirin gözüküyorlar ama çok can yakabiliyorlar. O yüzden anı onlar belirliyor! Benim bu oyunda yedinci aktörüm o topaçlar. Metafor, sembol olarak anlatmak çok kolay onları, işte bizim iç dünyamız oluyorlar, duygularımız oluyorlar, bir öpücük oluyorlar, iki yumurta oluyorlar. Bu senografi ile hem iç dünyamızı açmak istiyorum ve hem de yönettiğimizi sandığımız ama aslında bizi yöneten sistemin işleyişini anlatmak. Oyunda hem bir batı enstalasyon kafası ve hem de doğu ve orta oyunu yaklaşımı var. Bu da seyirciyi daha politik bir ortama, izleyen değil de daha ortak olan, ana dahil olan ve daha farkında seyirci yapıyor.

Aile içi roller eşliğinde şahane bir iletişimsizlik somutlaştırılıyor. İletişimsizlik hiç bu kadar absürt ve yine de sonuna kadar gerçek, komik ve acı olmamıştı belki de! Nedir aile içi iletişimsizliğin nedeni, baba mı anne mi? Yoksa aile kavramı mı?

“Normal insan kurgudur.” (Michel Foucault) Tarıma geçtikten sonra cok lineer bir hayat kursakta, geleceğimizi garanti altına almak için her şeyi planlıyoruz, mutluluğu bile. Düşünsenize size emekli olunca (ki Belcika’da erkeklerde 67 yas sınırına çıktı, ben emekli olunca bu herhalde 75 filan olur) rahat, huzurlu ve mutlu hayat vaad eden bir sistemin içinde deli gibi dönen sevimli ama dokununca yakan yargılayan yaratıklara donuyoruz.

Sağlıklı aile var mıdır? Olabilir mi? Yoksa sadece arızalar mı oyunlara konu oluyor?

Bu biraz dünya tiyatrosunda en büyük aşk hikayesi hangisi ise ona benziyor. Romeo ve Juliet hic kavuşamamışlar çünkü kavuşunca aşk bitiyor ve iki çocuk oluyor, bir ev bir araba iki kariyer ve emeklilik. Ailede korkular araya giriyor ister istemez, sahiplenmeler, beklentiler, yargılar. Aile kavramı bence ancak iki kişi beraber olmak istemesiyle değil de iki kişi beraber orada olmak istemesiyle çok daha sağlıklı olabilir. Yani Oruç Aruoba’nin dediği gibi gözlerin sadece birbirine bakması değil de aynı yöne bakması da önemli.

Seyirci (itiraf ediyorum ben de!) öyle çok şaşırdı, anladığından emin olamadı, gülüp gülmemesi gerektiğini test ederek izledi ki izleyemedi neredeyse! Çevremizdekilerin tepkileri üzerinden kendimizi onaylamaya çalıştık! Oyunu sanki biraz saklar gibi! Öyle mi, neden? Değil mi, nasıl?

Bu yine bence değişik algılara mesela daha transdispliner metinli tiyatro oyun tecrübelerine dayandırıyorum. Bir kere başka algılarla oynuyorum. Daha  görsel kafalar var. Daha bir tasarım var. Birde bu repertuvar diyebileceğimiz metinlerle bir arada olunca daha bir ilginç olduğunu düşünüyorum Aklın sorusunu hissinle, kalbinin sorusunu aklınla karşılamadan önce düşün diyor oyun! . Kısaca iki şey söz konusu! Yani ben bir şey anlatmıyorum, ben paylaşıyorum! Birincisi oyunun konusu; bir aile fertlerinin birbirlerini yok edinceye kadar varan anlaşmazlıkları, vahşete varan saldırmaları ve kendi çıkarları için etikten uzaklaşıp bir hiçliğe dönüşmeleri. Ve bu konuyu aile ortamından alıp sistemlere, sistemlerin nasıl işlediklerine ve sistemlerin insanları nasıl çirkinleştirdiklerine getiriyorum. Diğeri ise oyunun senografisi, insanların iç dünyalarına benzeyen topaçlar, arena ve gladyatörler yani karekterler/oyuncular, daha sirküler. Lineer hikayenin sonucunu biliyoruz da sirküler nedenlerini iyi biliyor muyuz? 

Yönetmen olarak seni oyun boyunca salonun her tarafında gezerken görüyoruz. Bir anlamı var mı? Oyunun oyun olduğunu anlatıcı değil yönetmeni mi gösteriyor?

Bunu sık duyuyorum, oyunumu izleyenler beni de izliyorlar. Bir çocuk gibiyim bazen… Çünkü ancak bir çocuk gibi dünyaya bakarsak korkularımızdan sıyrılabiliriz kafayı sıyırmadan, dünyaya bir şey söyleyebiliriz. Ben İstanbul’a sadece ve sadece tiyatromu yapmaya geldim. Her günümü ve günün 24 saatini bu oyuna ayırdım. Bu zaman içerisinde daha ileri gidebilirdim belki. Ama şunu fark ettim önemli olan sadece benim zamanım değil. İstanbul’un da bir zamanı var. Ve daha iyisi için İstanbul’un da zamana ihtiyacı var.

Oyuncuları bu oyuna ikna etmek zor oldu mu? Sonuçta estetik algıyı ters yüz eden, sahneyi yer yer sirke çeviren ve hatta sanki bazen oynamalarına izin vermeyen bir reji söz konusu.

“Hayatta en çok sevdiğim şey birini ikna etmektir ama bir şeyi daha çok seviyorum o da ikna olmak.” Bu benim her oyunun provasında ilk söylediğim şeylerden biridir. Böyle olunca açık ve net oluyor. Ben ne demek istediğimi bu oyunla Belçika’da demiştim zaten. Ama Türkçe nasıl diyecektim? O yüzden bu özel ve güçlü kadro kuruldu. Oyuncularımın benimle beraber yürüyeceğinden hiç şüphe duymadım. Onlar yetenekli insanlar, onlar kemancı, keman değil! Bende ne istediğimi biliyordum. Algılarımız aynı frekansa gelince su aktı yolunu buldu. Oyunculukta biz mesela kızgınlık duygusunu oynayarak vermiyoruz biz kızgınlık duygusunu elimize alıp onunla oynuyoruz artık kuklalar gibi ve bu çok zevkli. Oyuncularla senografi, ses, topaçlar, annenin müziği birleşince çok sesli bir senfoni gibi oluyor hikaye, artık kim nerden ne algılarsa. Ama bir yerden de hikaye geçiyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Teessür

"Pek çok açıdan titiz, temiz ve cesur bir çalışma Teessür ve Kültüral Performing Arts’ın yaratıcı tiyatroya epeyi sürprizler vaat ettiğini müjdeliyor"

Gündüz Kuşağı’nın faydaları ve zararları

Gündüz karanlığının şakası olmaz

Dikkat! Pose dizisinin retro havaları fena çarpıyor!

Pose egemen politikaların bireyler üzerindeki tezahürünü yani bedenin politika üretme ve pratik etme merkezine dönüşümünü 1980’ler New York atmosferinde anlatıyor