24 Kasım 2018

Gelin İstanbullu, dizi uzaylı

Özcan Deniz değil diğerleri de geniş geniş, yayıla dağıla kahkahalar atıyor, her birinin mutlaka sırayla gözleri doluyor…

İstanbullu Gelin kendi seyirci kitlesini oluşturan, emin reytinglerle yayınlandığı günü başka dizilere kaptırmayan ve dolayısıyla hikmetinden sual olunmayan bir metin. Oyuncu kadrosu öyle zengin ki sanki ülkenin tüm oyuncuları bu dizide oynuyor ama tabii en çok yine Özcan Deniz oynuyor…  Hatta oynamakla yetinmiyor poz üstüne poz kesiyor, oynamayı oynuyor! Herhalde en sevilen pozu da kahkaha atarken ve çok derin bir mevzuyu çözer gibi uzaklara bakarken veriyor ki sık sık gülüyor da gülüyor…

Niye bu kadar çok güldüğü anlaşılamasa da güzel ağzı, burnu ve düzgün dişleri nedeniyle gülmesi bir moda dergisinin reklam çekimine dönüşüyor. Ya da başka bir filmin fragmanı ve konuya biraz sonra girilecek zannı yaratıyor. O yine de gülüyor ve artık kahkahası bir dünya markasına dönüşüyor, dahası başlı başına asıl konuyu teşkil ediyor. Kısacası dizinin konusu olaylar karşısında Özcan Deniz’in nasıl pozlar vereceği olduğundan o pozlar öyle pek de boşu boşuna verilmiyor. Böylece foto romanlı, klipli, fotoğraflı dizi kültüründe zirveye erişiliyor. Yani kimse durup dururken bağırıp çağırıp, ağlayıp, gülüp uzaklara dalmıyor. Artık duygunun ispatlanması için teşhir zaruri görülüyor.

Popülerleşen teşhircilik de teşhir edilecek bir şey kalmayınca sonuç ne yazık ki Özcan Deniz’in canlandırdığı gibi televizyon karakterlerinin durup dururken bağırması, yırtınması, çırpınması oluyor. Burada teşhir edilen kahkaha aracılığıyla zengin, yakışıklı, güçlü ve iyi kalpli bir erkeğe yakışan ve hak edilen mutluluk resmi idealize ediliyor. (Kim bilir belki de pek çok kişinin sempatisini kazanan kahraman aslında belki de varoluşsal çığlıklarla kasılıyor, sarsılıyor veya sadece gerçekten bol bol gülüyor.) Ve ne gülmesi ne de çok derin düşüncelere dalması için asla çok önemli bir durum gelişmesine gerek duyulmuyor. Örneğin halasının sözde gizli acılarını karısı kendisine anlatıyor, kendisi kardeşine anlatıyor, kardeşi annesine anlatıyor, annesi sevgilisine anlatıyor, yetmiyor halası gelip kendisi anlatıyor, kesmiyor ki halası sonra basına anlatıyor… (Sonra sen bana, ben sana, o bana, ben yana, o sağa, şu sola herkes birbirine en az bir kere anlatıyor. Tabii haliyle seyirci halanın hikayesini 3.5 saat izlemeye alışıyor ve belki başka bir şey anlatsalar sinirlenecek kıvama geliyor… ) Mühim olan anlatıcıların her birinin sırayla nasıl, nerede, üzerlerine ne giyerek üzülecekleri ve Özcan Deniz’in ne kadar olgun güleceğine veya uzaklara dalacağına dönüşüyor. En iyi, en doğru, en dolu dolu, en heyecanlı, en fazla üzülen, sevinen, gülen şampiyon oluyor. Tabii realitede böyle yaşanmadığı için her karakter kendi fantastik gerçekliğini yaratıyor. Öyle fantastik anlar oluyor ki en iddialı uzay filmi bu kadar şaşırtamıyor. Gelin İstanbullu, dizi uzaylı olunca başarı da kaçınılmaz oluyor haliyle! 

Dizinin neredeyse geri kalanının tümü birbirinden değerli tiyatro oyuncularından oluşuyor ve tek boyutlu sığ karakterlere derinlik vermeye çalışırken her biri bir duygunun teşhircisine dönüşüyor. Tabii ortada doğru dürüst bir konu olmayınca olanı olduğundan fazlasıyla vermek hedef oluyor. Bu yüzden durup dururken çığlık atıyorlar (cidden uzun uzun ve sık sık çığlık atıyorlar), sadece Özcan Deniz değil diğerleri de geniş geniş, yayıla dağıla kahkahalar atıyor, her birinin mutlaka sırayla gözleri doluyor… Ama oynamayı oynamanın en mükemmelini Özcan Deniz gerçekleştiriyor. Bu durumda ‘Oyunculuk göstermek değil, gizlemektir’ diyen Nuri Bilge Ceylan gizlemek için gizlenecek bir fikrin olması gerektiğini bilmiyor.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Teessür

"Pek çok açıdan titiz, temiz ve cesur bir çalışma Teessür ve Kültüral Performing Arts’ın yaratıcı tiyatroya epeyi sürprizler vaat ettiğini müjdeliyor"

Gündüz Kuşağı’nın faydaları ve zararları

Gündüz karanlığının şakası olmaz

Dikkat! Pose dizisinin retro havaları fena çarpıyor!

Pose egemen politikaların bireyler üzerindeki tezahürünü yani bedenin politika üretme ve pratik etme merkezine dönüşümünü 1980’ler New York atmosferinde anlatıyor