16 Aralık 2016

Demir gibi Demir

Oyun sert içeriğine rağmen yumuşak bir akış ve dil kullanıyor

Bu ülkede tüm zorluklara hatta imkansızlıklara karşın tiyatro yapmakta kararlı muhteşem yürekli, çalışkan ve inatçı insanlar var. Bunların başında gelen Özyağcılar ailesine en azından yürek dolusu bir teşekkür herkesin borcu olmalı! Çünkü televizyonla yetinmeyip Martı adında kurdukları tiyatro ile seyirciyi farklı oyunlarla buluşturmak için tüm fertleriyle harıl harıl çalışıyorlar…

Gelelim bu sezon seyirciyle buluşan ‘Demir’ adlı oyuna; İskoç yazar Runo Munro’nun dünyanın pek çok sahnesinde oynanan bol ödüllü oyunlarından biri. Munro’nun tertemiz ve minimalist tarzda yazdığı metin içerik olarak insanoğlunun en karanlık tarafında dahi iyiliğe olan inancıyla sahnede yumuşak, sıcak ve sevgi dolu bir dünya yaratılmasına sebep oluyor. Bambaşka bir anne kız ilişkisi üzerinden sistemin tüm kirinin, suçunun ve haksızlığının kadına nasıl yakıştırıldığı ve yapıştırıldığını anlatması açısından da son derece ilgi çekici. Müebbete mahkum olan bir kadının belki de hapishanede dışardakinden daha fazla özgürlük bulmasının yarattığı ironik acı yürek burkuyor. Bir avuç gökyüzüne duyulan sonsuz özlem üzerinden kadının doğaya ve kendi doğasına kavuşamamasını ana meselesi edinen oyun sert içeriğine rağmen yumuşak bir akış ve dil kullanıyor.

Hapishane duvarının dokusundan dışarıda uçan martıları hissetmeye çalışan anne kızına ne yediğini, sevişip sevişmediğini ve hangi sokaklarda dolaştığını soruyor. Kadına alenen söylemesi yakıştırılmayan bedensel hazlar, yemesi yasak meyveler ve girmesinin tehlikeli olduğu ima edilen alan ve sokaklar hücreye kapatılan bir kadın üzerinden dile getiriliyor. Üstelik kadının özgürlük hasreti erkeğe ait olduğu var sayılan küfürlü bir dille dışa vuruluyor ancak kullanılan argo biraz çeviri kokan plastik bir duygu yarattığı için eğreti kalıyor ve sırıtıyor. Yani küfreden kadın olduğu için değil yeterince iyi küfür etmediği için kulağa inandırıcı gelmiyor. Ancak yine de erkeğe ait bölgeler sayılan şiddet, küfür ve haz kadında vücut bulduğu için normları temposuyla yavaşça kırarak anlamlı ve değerli mesajlar veriyor.

Dahası erkeğe ait eylem ve söylemlerine karşın öldürdüğü kocasına duyduğu aşk ve özlem sistemin katil ve kurbanı olan kadının yine de ve iyi ki de kadın kaldığının altını çiziyor. En kötü ve tehlikeli ilan edilen bile dişil doğasının gereği sevgiye yakın duruyor ve üretkenliğin getirdiği iyiliğe yani sevgiye tutunuyor.

Gerçekte ve oyunda da anne kız olan Zeynep ve Güzin Özyağcılar oyunculuk adına çok zor bir işin altından kendilerini tamamen yok ederek çıkmayı başarıyorlar. Gerçekte anne kız olmaları ve oyundaki anne kızın çok uçlarda bambaşka bir kültüre ait bireyler olması oyunculuk adına bir meydan okuma olmalı.

Mutlaka her iki oyuncu için de oyundaki gibi anne kız bağı olmayan herhangi bir oyuncuyla oynamak çok daha kolay olacaktır ancak bu durumda kendi ilişkilerini ve bağlarını sıfırlayıp yenisini metnin istediği yerden tekrar kuruyorlar. Aynı ‘anne’ ve ‘kız’ ilişkisini başkaları olarak kurmaya kalkmak oyunculuktan öte bir sınav aslında. İki oyuncu içinde ilişkilerini, performanslarını, kimliklerini ve toplumsal rollerini denemek, zorlamak ve sorguya çekmek olarak değerlendirilebilir. Toplumsal cinsiyetin erkek egemen gücünü temsil eden gardiyanlar ve kadının kurban ya da katil olma çıkışsızlığını temsil eden anne ve kız feminist mesajlarını metnin dokusuna yedirerek zarifçe empoze ediyor.

Ne var ki olması gerektiği gibi metne hizmet eden iddiasız ve dengeli dekor, yalın ve doğru ışık ve inandırıcı performanslara karşın oyunun finalde aniden bitivermesi sanki metni yere düşürüyor. Oyun boyunca sona doğru yükseltilen temponun hazırladığı sorulara cevap vermeden veya yeterince cevap veremeden bitmesi hayal kırıklığı ve boşluk yaratıyor. Elbette oyunun seyirciye sürprizli bir final vermesi gerekmiyor ancak özellikle yarattığı beklentiden vazgeçmesi en azından önemli bir eksiklik duygusu yaratarak oyunun tüm diğer öğelerine haksızlık ediyor. Yönetmenin tercihi eğer bu yöndeyse tüm metnin işleyişi ve temposu sanki başka türlü ilerlemeliydi gibi… Tam da bu yüzden Demir finalde demir gibi sert düşerek kendisine ihanet ediyor!

 

Yazarın Diğer Yazıları

Storytel'den yurt dışına taşan bir romanın hikâyesi

Hikâye anlatıcısını, bir dert yorumcusu olarak da görüyorum. Ruh İkizim özelinde de bu, sık rastlanan ve güncel dertler olarak ortaya çıkıyor. Yani bu şekliyle Ruh İkizim'i bir tür kişisel gelişim metni olarak da okumak mümkün. Klasik metinlerle ayrıştığı yerlerden birisi de bu

Kişiye özel butik taciz yöntemleri

Çok normal sayılan "bazı sanatsal" çalışmalar madem o kadar normaldir de neden o yöntemler saklanır?

Oyuncusuz tiyatro seyircisiz olursa; Terk Edilmiş Kıyılar

Ortaya çıkış kavramı aslında biçim ve içerik düzleminde buluşamama halini ele almaktı. Oyunun "oynandığı" mekânda seyircinin olmaması, seyircinin ziyarete geldiği mekânda ise oyuncunun bulunmaması...