23 Ekim 2016

Çağrılmayan Yakup’a çağıran İpek Taşdan’la oyunculuk üzerine...

İpek Taşdan Çağrılmayan Yakup oyunuyla izleyenleri büyülemeye ve şaşırtmaya devam ediyor

İpek Taşdan Çağrılmayan Yakup oyunuyla izleyenleri büyülemeye ve şaşırtmaya devam ediyor. Dikkat çeken performansı vesilesiyle kendisine oyunculuk, beden ve performans içerikli zor sorular sorduk, buyurunuz! (İlk üç sorudan sonra söyleşi açılıyor, rahatlıyor, hemen bırakmayınız lütfen.)

Oyuncunun bedenini, esnekliğe ve estetiğe ulaştırma zorunluluğu faşizm değil midir? (Hay bismillah böyle de başlanmaz ama…)

Tam da başlanması gereken yerden başlamışsın bence! Bedenin sınırlarına yürümek özgürlüktür. Bedenimle zamanda ve mekanda konforumu-alışılmışımı korumaya çalışırken nasıl yaratıcı bir oluş haline geçebilirim ki... Bence faşizm bedeninin sınırlarıyla karşılaşmamış hatta ellerini nereye  koyacağını bilmeyen bir oyuncu adayına Lady Macbeth, 3. Richard gibi karakterler oynatmaya çalışmaktır. Üstelik çalıştırıcı ya da yönetmenin kafasında bunun bir doğrusu vardır; evde oynatıp gelmiştir zaten; o biliyordur, uslu bir çocuk olup tarifi alırsa az sonra oyuncu da bilecektir... Sevgili sevdiceğim Grotowski "bir oyuncuya ancak yaratıcı etkinliğe tüm benliğiyle bağlanmış biri yol gösterebilir ve esin verebilir. Yönetmen oyuncuya esin verirken ve yol gösterirken oyuncunun da kendisine esin vermesine ve yol göstermesine izin vermelidir" demiş.
Birinin özerkliğine saygı duymak en yüksek düzeyde çaba beklentisi ve en kişisel düzeyde açığa-çıkma anlamına gelir. Ortada eksikli bir yol gösterici varsa konuşur, konuşur, konuşur... bu da dayatmayı, diktatörlüğü, yüzeysel oyunculuk eğitimini dolayısıyla yüzeysel tiyatroyu beraberinde getirir.

'Beden' ‘performans’ ve 'hareket' gibi kavramlar üzerine yapılan disiplinler arası çalışmalar oyunculuğun içeriğini zedeliyor mu? Oyunculuk eğitiminin ana odak noktası neresidir? İlla ki beden mi?

Disiplinler arası araştırmalar, meselesi hayat olan; sürekli yaratıcılığın peşinde olması gereken oyunculuğun içeriğine nasıl zarar verebilir... Böyle bir endişe mi var? (Güldüm)
Oyunculuğu zedeleyen şey bu kavramları oyunculuktan ayrı düşünmek. İlk tanımına dönelim lütfen; "korodan bağımsız dans edebilen, şarkı söyleyebilen, söz söyleyebilen kimse". Öyle katı akıllarla ayırıyoruz ki öz olanı... Ben şöyle acayip bir cümle duymuştum bir tiyatrocudan; 60 lı yıllarda tiyatroya ritüel girdi. Ritüel tiyatroya girmiş!!! Hemen çıkartın şu münasebetsizi dışarı! :) Aklıma bunu getirdi bu soru... Evet, oyunculuk eğitiminin ana odak noktası bedendir çünkü onunla var olur; şimdi ve burada olarak...

Bedenin sosyal, tarihsel ve kültürel bir yapı olduğuna katılıyor musunuz? Siz kendinizi nasıl inşa ettiniz? (Yoksa saldım çayıra ve Allah ne verdiyse mi ve Allah ne güzel vermiş vallahi…)

Beden fiziksel bir süreç olmaktan öte toplumsal bir süreçtir elbette. İçinden geçtiğimiz zamanda acımasız bir hızla beden aracılığıyla yeni tüketim kalıpları, yeni iktidar tipleri, yeni imajlar inşa ediliyor. Hele kadın bedeni bir talan alanı; kestikleri ağaçlar ve yaptıkları inşaatlar gibi... Bereket ki bedenimde yankılanan şiirler, müzikler, muazzam güzellikte deneyimler de var; çoğu da tiyatro sayesinde... Benim inşam aşk ve mücadele ile.
(O da senin gözünün seçtiği güzellik)

Bedene mahkumiyetin çıkışı var mı? Mümkün mü? Kimlik, fiziksel özellikler, cinsiyet ve kişilik bedenin nesneleri midir? Kim özne, kim nesne ve İpek Taşdan kaça ayrılır? (Allah size sabır bana da müstehakımı versin.)

Bedene mahkum değiliz. Biz bedenimiziz. Kendimizi yapay olarak ruh ve beden olarak ayırmaya  çalışıyoruz sonra da çıldırıyoruz. Bir bankacı gibi ağlamak, bir öğretmen gibi sevişmek, bir milletvekili gibi kusmak diye bir şey var mı? Yok. Ama toplumsal kodlara sıkışmak, bir maskenin ardında yaşamak; devletin bireyin kimliği ve tercihleri üzerinden biçtiği tabutlar var… Zihnimizde yaşatmayacağız o kodları-ki delirip bedeni hapishane sanmayalım. (Çokça sevişme, kahkaha ve dans öneririm.) Nesneler parçaların birbirinin dışında bir varoluştur. Bir nesne yok burada bir öz var; bu yolda parçalarımı toplayarak yürüyorum işte...

Bedenin bilmediğini zihin, zihnin bilmediğini beden sezer, hisseder hatta bilebilir mi? Yoksa bunlar oyuncu efsaneleri mi?

"Beden büyük bir akıldır, tekleşmiş bir çokluktur..." diye buyurmuş Zerdüşt. Bilir hem de neler... Milyar yıllık akıl...

Oyuncunun teslim olması gereken kaynak yazar mı, yönetmen mi, salt karakter mi olmalıdır? Yönetmene teslimiyetin sorumluluğu kime aittir? İyi olursa oyuncunun kötü olursa yönetmenin suçu mudur yani?

Bu sorunun cevabını nasıl bir tiyatro eyleyişini baz alarak cevaplayayım ben şimdi... Yazar-yönetmen-oyuncu diye katı sınırlarla ayrılan tiyatrodan hoşlanmıyorum. Bu hiyerarşik aklın ürettiği eleştiriyi  sahi bulmuyorum. Hep birlikte yaratıcı bir şey yapıyorsak kimse o işin asıl sahibi olmamalı diye düşünüyorum.

Oyuncu, sahip olduğu görsel artı ve eksilere göre metne davet ediliyor ya da ret ediliyorsa oyunculuğun ne kıymeti var? Var mı?

Bu ilizyon sevdası ve basmakalıp aklı beslemek çok anlamsız geliyor bana. Varoluş  enerjidir, davranıştır ve bu değişimlerle aynı beden bambaşka şeyler söyleyebilir. Oyuncunun bir karakterle arasındaki mesafe ne çok açı katabilir hikayeye; bu mesafeyi sahiplenmek şartıyla tabii...

İçinde yaşadığımız dönemde star oyuncuların ve karakter oyuncularının sterotipik özellikleri iç içe mi artık? Yoksa aynen devam ediyor mu artist ve oyuncu karşılaştırması?

Ne star oyuncuyum ne de karakter oyuncusu... Bir garip Yakup'um ben (güldüm) Bilmiyorum...

Metin oyuncular tarafından yeniden oluşturulabilecek hatta bazen değiştirilecek dokunuşlarla büyür, değişir, küçülür ama mutlaka etkilenir. Örneğin Çağrılmayan Yakup’taki performansınıza etkiniz, katkınız ya da eksilterek çoğalttığınız alandan bahseder misiniz?

Ben Çağrılmayan Yakup'un bana etkisini ve bu etkinin bedenimdeki tepkisini ortaya koymaya çalıştım. Şiirde tek bir değişikliğe gitmedik. Şiiri sahneye yazmaya gayret ettik. Hem görünmez hem de çakıl taşlarından  partnerlerimle oynadığım tek kişilik bir var olmayı hayal etme oyunu. Şiir okunacak değil olunacak bir şeydir zannımca; yoksa seslemeye hacet yok; gayretim bu...

Sahnedeki veya ekrandaki oyuncunun tüm varlığını sunduğu karakterlerden sonra seyircinin salt kendisini tanıması mümkün müdür? Açıkçası sizi canlandırdığınız karakterlerden arındırarak tanıdığını sananlar sizi tanıyorlar mı? Ya da sizce biz sizi tanıyor muyuz?

Oyuncu tüm varlığını sunmuşsa, varlığını sunuş hali de kendi olan şeye dahildir artık diye düşünüyorum. Ben Yakup'tan ve onu eyleyişimden gayrı değilim artık.

Bu sezon sizi hangi işlerde görme şansımız var? Neden yapılıyor, niye seçiliyor bu işler?

Bu sezon Yakup devam ediyor, 27 Ekim'de Ankara Farabi Sahnesi'nde ilk turnesi olacak. 1 yıldır Alessandra Paoletti ile geliştirmekte olduğumuz 'oh my goddess' var; Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından hareketle oluşturduğum bir fiziksel tiyatro yapısı bizi büyük bir araştırmanın peşine düşürdü; İtalya'dan İnteatro'nun sağladığı rezidansla yazın başında bir araya geldik, şimdi burada malzeme üretip oraya gönderiyorum; uzun bir süreç... Ayşıl Akşehirli tek kişilik bir oyun yazıyor ben oynayacağım, sezonun ikinci yarısına yetişeceğini düşünüyoruz. Bir de iki sezon önce Yeni Metin'de yazdığım Sahibinin Acısı bu sezon izlenebilecek umuyorum. Niye yapılıyor bu işler... Öğrenilmiş hep'ler, çaresizce hiç'ler uzak dursun diye yaşamımızdan.

Kişinin habitusu tek başına inşa edilmeyen ve yaşadığı toplumun özelliklerini taşıyan özellikler taşıdığına göre sizinkini kısırlaştıran ve zenginleştiren kökler neler olabilir? (Gerçekten böyle ağır, derin ama çözümsüz bir soru sorduğum için kendimi lanetliyorum ama merak işte! )

Aile kökü çok hoş; anne sünni, baba alevi, abi KatolikJ, cidden! Çocukluğum abimle kilisede, ananemle sübhaneke, babaannemle alevi türküleri arasında geçti. Din boyutunu çok güzel atladım dolayısıyla! İçimdeki acı ve öfke için bir Türk solu tarihi özeti geçmeyeyim…

Ve dün, bugün neler oldu, oluyor, olacak da... Bir an bunlardan sıyrılıp dünya tarihini düşünmek soluk aldırıyor insana; tüm insanlık tarihinin bir parçasıyız kökümüz  derinlerde... Böyle düşününce kısırlığım zenginliğe yürüyecek yolum. Yolumuz oldukça az kaldı sanıyorum bu realitede. Sonuçta gökyüzünden başka bayrak tanımıyorum. Dini inancım denizatı. Siyasi görüşüm heiner müller/ hamlet makinesi... Neyse, herkes Alikev'e bir baksın neler yapılıyor; biz neler yapabiliriz Ali İsmail Korkmaz'ın güzelim hayalleri için... Sarılırım herkese! Bırakmayın.

BİZ DE TÜM ÇAĞRILMAYAN YAKUP ÇAĞIRICILARINA VE KENDİSİNE SARILIYORUZ…

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Sıfır Noktasındaki Kadın’ın sıfır olma çabası

Firdevs ölüme giderken toplumun yüzleşmesi gereken derslerle dolu hikâyesini yazar Neval El Seddavi'ye emanet ediyor ve İpek Taşdan metni sahneye taşıyarak sıfır noktasından kalkması gereken kadın meselesine ayna tutuyor ve metni Türkiye seyircisine emanet ediyor

Delilik tek kişilik azınlıktır

Entelektüel meseleleri bir delinin sistemle çatışması üzerinden anlatmak zorlu bir teşebbüstür elbette ancak kusursuz bir oyunculuk ve sembolizmin işlevsel kullanımıyla tüm dertler sahnede anlaşılır bir netlik kazanıyor

'Hayal Satıcı'sının eril dilli feminizmi

Kadına hazmettirilen edilgen dilden ve dişil çağrışımlardan uzak buyurgan bir 'ben' yaratıyor. Serpil 'özne' olunca 'eylemi gerçekleştiren' bir güce erişiyor ve ataerkil sistemin erklerinden biri gibi davranması gerektiğini asla unutmuyor, duyulmak istenenin içine mesajlarını sızdırıyor