01 Eylül 2020

İstemediğimiz kavgadır, savaştır; atışarak konuşmaya izin var

Bu, çok çok zararlı fosil yakıtları çıkarmak ve/ya kullanmakla iştigal etmek biraz eski, bayat kafalı olmaktır

İşte kanıt: Metropoll şirketinin yaptığı son araştırmayı ve sonuçlarını siyaset bilimci-akademisyen/gazeteci Sezin Öney'in pazar sabahı attığı bir tweet'ten öğrendim: Türkiye'de, ülkenin, Yunanistan ile olan sorunlarını müzakere ve diplomasi yolu ile çözümlenmesini isteyenlerin oranı yüzde 60. "Gerekirse askeri güç kullanılır" diye yanıtlayanlar ise yüzde 32'lik bir grubu oluşturuyormuş. Yunanistan'dan KAPA Research'ün Türkiye'de yaptığı araştırma da Metropoll'ün sonuçları ile uyumlu imiş Sezin Öney'e göre. Metropoll Araştırma Genel Müdürü Özer Sencar, "halkımız barışçı çözümden yana" demiş.

Yazımı, bir okurumuz Türker Oktay'ın yolladığı e-postanın iki farklı konusu ile sürdüreceğim. İki nedeni var. Birisi geçen haftaki yazım, Ethnologue 2020 ve Kürtçe hakkında; bilmediğim önemli bilgiler vermiş. Bunu az sonra, ikinci bölümde ele alacağım, çünkü verdiği diğer, önceliği olan bir özel "haber" beni uçurdu. Birinci bölümde bunun hakkında konuşmak kaçınılmaz oldu.

Türker Bey'in mektubundaki haber, bugün asıl değinmeye niyetli olduğum ama çoğu yazıyı gelecek haftaya taşacak bambaşka bir konuya getirdi: Anlamayacağım, anlayamayacağım, anlamak istemediğim Yunanistan ile Türkiye'nin ters kardeşler olarak bir kere daha karşı karşıya gelmesi, birbirine meydan okuması ve sonu nereye varacağı belli olmayan, benim kaba, hatta belki uygunsuz bulacağınız tabirimle, koca denizlerin "paylaşımı" meselesi. Ama önce Türker Bey'in notunu paylaşıyorum:

"'Stelyo'ya mektup' başlıklı yazınızı ve Diken'de kendisinin yazdığı yazıyı okuduktan sonra, sayın Berberakis'e, ben de şahsen bir mail attım. Diken sitesi yetkilileri mailimi ona iletmişler. Kendisiyle çok güzel bir mail sohbetimiz devam ediyor. Kendimi çok değerli bir dost kazanmış hissediyorum."

İşte uçuş nedenim. İnsan hayatta daha ne isteyebilir? İki insanı birbirine ulaştırmak. Tanımak isteyenleri karşılaştırmak. İki düşmanı barıştırmak. Küsleri konuşturmak, dargınları buluşturmak. Hasret kaldıklarına kavuşturmak. Özlediklerinle bir araya gelmek, getirilmek. Hayat böyle olabilir, olmalıdır da; değilse, her şey yeniden düzenlene!

* * *

Türker Oktay'ın mektubundaki ağırlıklı konu ise, diller. Öyle ki kendisini dilbilimci sandım; oysa ABD'deki saygın eğitim kurumu MIT doktoralı bir mühendismiş! Orada okurken, Noam Chomsky'nin konferanslarına dadanmış; dinleye dinleye, dillere merak salmış. Arap alfabesini biliyor ve yeni nesil Osmanlı ve Türkiye tarihçileri gibi Osmanlıca metinleri okuyabiliyor. Anlayacağınız, Türker Oktay Bey, dünyada ender bulunan insanlardan, bilginin çok meraklı bir turşucusu (Umarım "meraklı turşucu" bu bağlamda kaba bir benzetme olarak algılanmaz). Bana yolladığı e-postada da epey aydınlatıcı, şunları yazmış:

1) "Altay dil ailesi dışında, gerçekten, Altayca diye bir dil var. Rusya Federasyonu'na bağlı Rusya'nın güneyinde Kazakistan ve Moğolistan'la komşu Türki bir cumhuriyet. Dillerine de Altayca deniyor. Ethnologue'un Altay dilleri ailesini kabul etmemesi genel olarak Türkiye dışındaki tüm dil bilimcilerinin eğilimi.

2) "Maalesef Türkiye'de, Türkçe'nin bağlantısı olduğu dillerin sayısını arttırma arzusu ağır basıyor ve bilimsellik feda ediliyor. Dillerin aynı dil ailesinin üyesi olabilmesi için sadece gramerlerinin benzer olması yetmiyor. Hatta aynı kelimelere sahip olmaları bile yetmiyor. Eş asıllı kelimelerin (kognat) bulunması gerekiyor. Bir dile sonradan başka bir dilden girmiş kelimeler bu iki dili aynı dil ailesine sokmuyor. O zaman Türkçe, Farsça veya Arapça'yla aynı aileye girerdi.

3) "Aynı dil ailesindeki dillerde bulunan benzer kelimelerin başından beri aynı kökten gelmesi gerekiyor. İşte bu standart uygulanınca Ural-Altay diye bir dil ailesinden bahsedemiyorsunuz çünkü Macarca'da, eğer Türkçe'ye benzer kelimeler varsa, bunlar hep Osmanlı döneminde girmiş. Aynı şekilde Ural ailesi de şüpheli. Bırakın Korece ve Japonca'yı, Moğolca ve Tungusça'daki Türkçe'ye benzer kelimelerin bile aynı kökenden geldiği kanıtlanamıyor. Mesela Moğolca ve Türkçe'deki benzer kelimelerin çok eskiden (Millattan önce) değil, çok daha yeni zamanlarda 600-1200 yıllar civarı bir dilden diğer bir dile geçtiği düşünülüyor. Ne yazık ki hem Türkçe, hem de Moğolca çok geç yazıya geçmiş diller. O yüzden de sizin de belirttiğiniz gibi bu görüşün zamanla değişmesi mümkün. Ancak şu an dünyada ana akım dilbilimciler Altay dil grubu diye bir şey kabul etmiyor.

4) "Ethnologue (SIL) konusundaki endişelerinize bir nebze katılıyorum ve sizin de belirttiğiniz gibi her ne kadar dindar bir kurum olsalar da, dilbilim konusundaki ilgileri İncil'in mümkün olduğunca çok sayıda dile çevrilmesi olsa da konuya bilimsel yaklaştıklarını gözlemliyorum. Yani herhangi bir art niyet sezmiyorum.

5) "(Ethnologue'un) Kürtçe konusunda cahil olduklarına katılmıyorum. Dikkat ederseniz Kuzey Kürtçesi derken yanına parantez olarak Kurmancı diye yazmışlar. Sorani için de benzer bir durum söz konusu. Merkez Kürtçe'nin yanında parantez içinde belirtilmiş. Bu kurum gerçekten çok bilgili bir kurum. Cahilce hareket ettikleri bir konu pek mevcut değil. Nitekim Kuzey Kürtçe, gerçekten, Kurmancı ile eş anlamlı olarak başka yerlerde de kullanılıyor. Sanırım bunun bir nedeni var ama nedir bilmiyorum. Nedeni kesinlikle cahillik değil. Dikkat ederseniz bu dillerin uluslararası dil kodları bile belirtilmiş: ISO 639-3 kmr veya ckb gibi..."

Türker Oktay'ın verdiği bu ilginç ve önemli bilgileri, meraklı okuyuculardan sakınmak istemedim... Ayrıca, diller ile uğraşan Necmiye Alpay gibi, dilbilimci Talat Tekin'in (1927-2015) çevresinden ve benzer yaklaşımı paylaşan Nurettin Demir ve Emine Yılmaz'ın yanısıra isimlerini bilemediğim başka kişiler de kendisi ile iletişim kurmak isteyebilir.

* * *

Evet şimdilerde Covid-19 aramıza mesafe koydu; sadece ulusları, Yunanistan ve Türkiye'yi değil, her bir kişiyi diğerlerinden uzaklaştırdı. Özellikle virüsün başlangıcında doktorlar, hemşireler, hatta tüm sağlık çalışanlarının yanısıra yaşlılar da, sokakta, parkta, oturdukları banklarda kötü muameleye maruz kaldı.

Ama bu münasebetsiz, laf anlamaz, ilaç tanımaz, aşılara da nazlanacağını anladığımız beter virüs, sadece insanların da değil, tüm canlıların kıymetinin daha da bilincine varıp, uzun vadede bakarsınız, kalpleri yaklaştırmış. Neden olmasın?

İnsanlığın bir kısmı mesafelerin çaresini buldu sanki; pencerelerden tanımadıklarına eşarp, el, kol, havlu sallıyor, balkonuna çıkıp, tanımadığı diğer balkondakiler ile birlikte Napoliten şarkılar söylüyor (Ah İtalyanlar, nasıl sevmem sizi!), gençler, yalnız yaşlıların alışverişini yapıyor, Cihangir muhtarlarımız, mahallelerindeki tüm ailelerin ve yalnız yaşayanların sorunları ile ilgileniyor, hastalara-yaşlılara, ilaç taşımazsa, hastaneye taşıyor. Bizler de, ister postane-telefon, isterse elektronik, uzaklardan birbirimize değiyoruz.

* * *

İstemediğim kavgadır. Tartışmanın, atışmanın ötesine geçmek, birbirinin karşısına kötü niyetle dikilivermektir. İstemediğim çatışmadır. İsterse gazeteci Cemal Kaşıkçıyı öldürdüğü için Suudi Arabistan ile olsun, ister Suriye ve Libya'da farklı kesimleri destekleyen hükümetler ile olsun, isterse Akdeniz'de "kim nerede ne arayabilir?" diye en yakın komşumuz Yunanistan ile olsun. Karşılıklı hesap sorabilirler, efendice mahkemeye gidebilirler.

Mesela gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın ölümünden sorumlu Suudi Arabistan ve Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman'ı cinayeti aydınlatmak için gerektiği kadar sorgulayabilir, hatta cinayeti onun tarafı işledi ise eğer, yargıladıktan sonra hapse bile mahkum edebilirler.

Bakın ona iznim var. Ama bir lokma, üstelik dünyayı mahvedici enerjinin, doğal gaz-petrol-metan-kömür, her ne türü olursa olsun, canlıları yavaş yavaş öldüren beter yer-altı, su-altı, kaya-arası kaynakları için, kavga, atışma, tüm deniz üstü ve deniz altı seferler YASSAK! Madem henüz yasak değil, o zaman YASSAK OLSUN.

Kaldı ki bu, çok çok zararlı fosil yakıtları çıkarmak ve/ya kullanmakla iştigal etmek biraz eski, bayat kafalı, daha da beteri, dünyadaki bilim insanlarının yeni bulgularından, keşiflerinden tamamen bihaber birer geri zekalı olmaktır. İlla "yapıp zengin olacağız" diye ısrar etmek ise cahil ihtirasının ta kendisidir. İşte bakın dünyanın petrol zengini Nijerya'nın hal-i pür melaline!

Oysa halklara öncülük edecek siyasetçilerin, sadece "okumuş" değil, aslında sürekli okuyan, yeniliklerden haberdar kişiler olması istenir. Eğer siyasetçi iseniz, okumuş-cahillerin yanında fazla kalmayın. Her gün yeni bilgilerile donanıp öğrendiklerinizi yönetmeye çabaladığınız halklar ile paylaşarak onların da kalplerini, beyinlerini, dünyalarını zenginleştirin!

Yazarın Diğer Yazıları

Cezalandırmamak

Şu an benim için en acil, en dehşet, üzerinde durulması, asla peşinin bırakılmaması gereken, geçmiş ve bugünün pek az bilinen tarihi bağlamında yakın gelecek: Bir siyasi partinin yeniden kapatılacak, dokunulmaması gerekenlere yeniden dokunulacak olması

Evin için: Sevgili cin dostum, Gültan

O günlerden aklımda kalan: Hazırcevaplığı. Yüzünden eksik etmediği, her an kahkahaya dönüşebilecek gülümsemesi

Ahmet Altan, Can Dündar ve Osman Kavala'ya Özgürlük

Canlardan üç canımızdan ikisi içeride, birisi dışarıda "hapis", bizlerde başka türlü bir tür dışarıda, kavuşmayı bekliyoruz